• 8.11.2013 00:00
  • (4340)

 ABD’deki valilik seçimlerinde gözler en çok çıkardığı üçü ”kurucu baba”, sekiz başkan yüzünden Başkanların Anası diye bilinen ABD’nin Virginia eyaleti üzerindeydi. George Washington, Thomas Jefferson, James Madison’un memleketi, Washington’un yanı başında CIA’ye, Pentagon’a ev sahipliği yapan eyaletteki seçimlerde ibre Newsroom’da Willi McAvoy’un tabiriyle “Amerikan Taliban”ı Tea Party’nin adayını gösteriyordu çünkü.

Telaşın sebebini anlamak için Amerikan değerlerinin, insan hakları bildirgesinin mimarı Jefferson’un da bir zamanlar oturduğu valilik koltuğuna talip olan Tea Party kökenli Cumhuriyetçi Cuccinelli’nin vaatlerinden birkaçına bakmak yeterli; Doğum kontrol merkezlerini kapatmak, kadınların doğum kontrol haplarına ulaşmasını zorlaştırmak, vajinal yoldan yapılan ultrason tedavileri yasaklamak, anti-sodomy diye bilinen yasayı çıkarıp oral, anal seksi cinsel suç saymak, okullarda cinselliği sadece evlilik içinde anlatan eğitimi vermek, tabii ki eşcinsellere ve göçmenlere karşı yasalar çıkarmak.

İlk açılan sandıklar yüzünden saatlerce eyalette Cumhuriyetçi aday önde gitti, yürekler ağza geldi. Günün sonunda kazanan ise çok az farkla (Yüzde 48’e, yüzde 46) Obama’nın bizzat gidip kampanyasını desteklediği Demokrat aday oldu da Amerikan değerleri şimdilik kurtuldu.

Türkiye olarak şanslıyız. Böyle vaatlerin toplumda da siyasette de bir müşterisi yok. O yüzden Türkiye’de selefilik diğer Müslüman toplumlarda gördüğü ilgiyi görmüyor. Cemaatler, tarikatler modern hayatla uyumlu, demokratik sistemle uzun yıllardır barışık. Belki ülkenin en selefi grubu 1930’lardaki altın çağlarına dönmek isteyen Kemalistler.

1950’lerden bu yana merkez siyasetleri desteklemiş dindar kitlelerin bir partiden beklentisi iktidara gelip dini imanı ahlakı kurtarmaları değil, Müslümanların hayatını katı laik devlete karşı kolaylaştırmaları oldu.

Ahlaki kalkınma vadeden Milli Görüş çizgisi uzun yıllar bu yüzden marjinal kaldı. AK Parti 11 yıldır girdiği beş seçim, iki referandumu da muhafazakârlık vaadiyle değil, pragmatik bir liberal program, iyi yönetim, daha fazla demokrasi, değişim vaadiyle kazandı.

AK Parti’nin ‘muhafazakâr demokratlığı’ndaki muhafazakârlık, bu 11 yıl boyunca politikalarda aile değerlerini savunmak gibi genel sloganlar dışında AK Partilileri dindar kitlelere “bizden” hissi veren kimliklerini temsil ediyordu.

Bu, AK Parti’nin merkez siyaseti yeniden tarif etmesinin, yüzde 50’nin sırrıydı. AK Parti 11 yıl boyunca bunun farkında olarak siyaset üretti. 11 yıl boyunca beklenen "şeriat" gelmedi, Türkiye askerî vesayet düzeninden kurtuldu, darbeleri yargıladı, Kürt sorununu çözmeye başladı.

11 yıldır insanların özel hayatına müdahale eden, laikliğe aykırı, muhafazakârlaşma denecek hiçbir adım atılmadı. Zina yasası, kürtaj gibi kimi girişimlerde ise kamuoyundan gelen sesler dinlendi, sağduyu hakim geldi ve geri adım atıldı. AK Parti, seçmenlerini, en temel başörtüsüne özgürlük taleplerini karşılamak için bile 11 yıl bekletti.

Ama laik cephe kendilerinde olmayan her zaman konuşulabilir, geri adım atabilir hasletlerine sahip AK Parti’yi muhafazakâr, dinci, bağnaz, yobaz ilan etmek için hiçbir fırsatı kaçırmadı, sonucu görmek için beklemedi, konuşmak yerine itham etmeyi tercih etti. İnternete yasak gelmedi, zina AK Parti iktidarında suç olmaktan çıktı, alkol düzenlemesi hayatı felç etmedi, kürtaj yasaklanmadı.

Belki de arada Saadet Partilileri dinlemeliler. Orijinal Millî Görüş çizgisi, AK Parti’yi tam da tersten vuruyor çünkü: 2005’te zinayı serbest bıraktılar, Avrupa istedi diye kanun çıkararak domuz etini kasaplara soktular, 11 yılda içki kullanımı üç katı arttı, Patrikhane’ye, gayrimüslimlere tavizler verdiler.

Başbakan Erdoğan’ın kapalı bir toplantıda, Denizlili vekilin “zinalar binalar arttı” tadındaki şikayetlerine verdiği kabul edilmez cevabı düzeltmek için AK Partili politikacıların daha sonra onları zor durumda bırakan tevil tefsir çabaları, öneriye AK Parti’nin doğal tabanından çevresinden gelen tepkiler bile geldiğimiz ve geri döndürülmez noktayı anlatıyor.

Türkiye’nin hâlâ endişe edilecek Talibanları, selefileri varsa herhalde bu sosyolojik değişimi anlayacağına çiçekli dar pantolanlarla ormanlarda öpüşen başörtülü kızları dikizleyen Kemalistler olsa gerek.

Apartheid rejimi bittikten 1 hafta sonra Güney Afrika’daki beyazlar, siyahların ilk muktedir demecini gösterip “bak işte bu da siyahların Apartheid rejimi” demeye utanmışlardır herhalde. O yüzden 90 yıldır herkesin özel hayatına karışmış, bunun için yasalar çıkarmış, darbeler yapmış, partiler kapatmış bir rejimin tarafında olmuşlara düşen, Kemalist Apartheid rejiminin yıkıldığı bugünlerde somut karşılığı olmadığı açık bir sözün arkasına takılıp ilk fırsatta yağ gibi üzere çıkmak değil, mahcubiyet içinde nerede hata yaptık diye düşünmek olsa gerek.

AK Parti’ye düşen de enerjisini giremeyeceği kapıları zorlamak için değil, Ankara’da hâlâ açamadığı devlet kapılarını zorlamak için kullanması. Muhafazakâr kitlelerde bile “ne gereği var şimdi” hissi uyandıran “binalar, zinalar arttı” türü klasik bir muhafazakâr söylemi sevenler için Saadet Partisi, butik bir Millî Görüş partisi olarak orada duruyor.

Bu 11 yılda AK Parti politikalarıyla AK Parti tabanı da, dindarlar da değişti. Tanzimat’ın popüler Batı taklitçisi teması artık o kadar popüler değil. Felatun Bey ile Rakım Efendi artık o kadar farklı bir hayat yaşamıyor. AK Parti iktidarında sadece Üsküdar-Eminönü arası değil, Fatih-Harbiye arası da kısaldı. Bu tren o freni çekerek durdurulamaz artık...