• 20.11.2013 00:00
  • (4352)

 Burma deyince (hatta Myanmar da olur) insanın gözünün önüne turunculu Budist rahipler dışında Aung San Suu Kyi’nin yüzü geliyor artık. Demokrasi, insan hakları deyince de dünyada ilk akla gelen figürlerden biri o. Askerî diktatörlüğe karşı pasif direniş eylemleriyle 1991’de aldığı Nobel Barış Ödülü’nü daha geçen yıl 21 yıl sonra ev hapsi bitince alabildi. Çıktığı dünya turunda bütün Batılı başkentlerde “demokrasi kraliçesi” gibi ağırlandı. U2’nun ona ithaf ettiği Walk On diye şarkısı bile var. Peki o ne yaptı. Geçenlerde BBC Radyo 4’e çıktı ve en son Human Righst Watch’un “etnik temizlik”, “insanlığa karşı suç” dediği, ülkesinde vatandaş bile yapılmayan Müslüman azınlığa yönelik katliamlar için önce “karşılıklı çatışma” dedi, sonra kendisine "Budist bin Ladin” diyen Aşin Wirathu gibi Budist rahiplerin "Goebbelsvari" kışkırtmalarını “Budistler dünyada Müslümanların yükselen gücünden korkuyor tabii” diyerek akladı, kendisini katliamcı Budist çevrelerdeki İslamofobi’nin kanatlarına bıraktı. Dünya işte bu yüzden anlaşılması zor bir yer. Maksimalistler, zihniyet kazıcıları, samimiyet testçileri, tutarlılık avcıları için  pek tekin bir yer olduğu da söylenemez. İnsan hakları, demokrasi mücadelesinin Nobelli yıldızı olmak, ülkendeki katliama kılıf uydurmana engel olamayabiliyor.

Siyasette dün yok, yarın var. Belki de bir süre sonra yaptığı popülizmin farkına varıp tepki çekmeyi göze alarak söylemini yumuşatacak Suu Kyi. Üzgünüm ama hayallerinizdeki mükemmel demokrat siyasetçiye ulaşılamıyor. Taze bitti. Soykırımdan aranan El Beşir, Sudan’ı en demokrat yöntemle, referandumla kendi elleriyle bölmüştü. Demir Perde’yi yıkan Lech Walesa bayağı bildiğin homofobik. Elde zamanın ruhunu okuyan iyi siyasetçi var. Trendler var. Aman dikkat. Anla hüküm verilmez, söz uçar gider. Elimizde olan en sağlam veri istikamettir, trendlere bakmaktır. İyiye doğru mu gidiyor, kötüye doğru mu? Demokrasiye mi gidiyoruz, totalitarizme mi? Savaşa mı gidiyoruz, barışa mı?

Dün Başbakan’ın AK Parti Grubundaki konuşmasında tek bir eksik vardı. Bütün kurumlarıyla, anlayışla yerin dibine batırdığı Birinci Cumhuriyetin yerine 2. Cumhuriyeti ilan etmemiş olması...

Kürdistan’a neden Kürdistan dediğini birkaç ay sonra sandıkta oylarını isteyeceği milyonlara anlatırken, bugüne kadar bunu denemiş herkesten daha ikna ediciydi. Cezaevlerini boşaltmak için “hayalim” derken çözüm sürecinin kapılarını ardına kadar açmış oldu. (Söz konusu olan af olduğunda masaya gelmeden “yapacağız” demenin maliyetlerini herkes düşünüyordur herhalde.)

İşte böyle bir Türkiye’yi geçmişle kıyaslamak o yüzden hiç ikna edici, hiç adil, hiç dürüstçe değil. En çok da o geçmişin mağdurlarına saygısızlık.

28 Şubat’ta yazı yazmakta daha mı özgürdünüz, o halde sizi hemen Çevik Bir’in bastığı Milliyet’in yazı işleri toplantısına ışınlayalım. Ya da Genelkurmay’da Çetin Doğan’ın koridorlarda oturulan tıka basa irtica brifinglerinden birine. Siirt’te meydanda Ziya Gökalp’ten bir şiir okumaya ne dersiniz? İsterseniz sizi üniversitenizde Kürtçe seçmeli ders için dilekçe veren öğrencilerin arasına gönderelim?  Farklı bir medya deneyimi için Büyükanıt’ın, beni yol tutar diyorsanız Başbuğ’un her konuda açıklamalar yaptığı bir basın toplantısı da olabilir? Belki de Ankara’da bir orduevinde kuvvet komutanlarıyla darbe, hükümet nasıl gider diye fikir alışverişi yapan özgür medya patronlarının peşine takılmak istersiniz?

Bugünkü iktidarın yaptıklarını 28 Şubatçılar bile yapmadı mı? Onu bir de darbecilerin kaset operasyonuyla Türkiye’den gitmek zorunda bıraktığı Hocaefendi’ye sorun. Ahmet Kaya’nın eşine de sorabilirsiniz. Ya da bir teğmene herkesin önünde tokat attırılmakla tehdit edilen Erbakan’ın ailesine. Merve Kavakçı, Leyla Zana herkes size bir şeyler anlatır.

Bugünler 90’lardan daha mı kötü bir Kürt için? Emin misiniz? Bence gidip yerinde görün. Şivan Perwer’in, Barzani’nin konuştuğu meydandan Vedat Aydın’ın cenazesinde taranan meydana, insanların kurşunlar yüzünden atladığı surların üstüne mi yoksa korkudan ancak birkaç kişinin kaldırabildiği Musa Anter’in cenazesine mi? "Hapishanelerin boşalması hayalim" diyen Başbakanın yanından nereye gitmek istersiniz; PKKlıların kökünü kazıyacağız diyen bir Başbakan’ın yanına mı, yoksa "o teröristlerin leşlerini askerime toplatmam" diyen yıllar sonra Gezi Parkı’na çıkacak Pamukoğlu’nun yanına mı? 12 Eylül’de, Yassıada’da bile yaşanmadı mı bugün yaşananlar? Emin misiniz? Son kararınız mı? Gidip de dönmemek var. Bu böyle olmayacak. Işınla onları Scotty!