• 25.11.2013 00:00
  • (3839)

 Taif’te 16 yaşında, okuma yazma bilmeyen esmer tenli bir cariyenin oğlu olarak dünyaya geldi. Önce sadece annesi ve teyzesi vardı. Sonra prens babası ve kraliçe babaannesi geldi. Sekiz yaşındayken 20’li yaşlarındaki babası Sultan bin Abdülaziz’le tanıştı. 11 yaşındayken ise Suudi Arabistan’ın kurucusu Kral Abdülaziz’in 22 eşinden en sevdiği olan babaannesi Hassa El Sudeyri onu ve annesini saraya aldırdı.

 

Artık o bir kölenin oğlu değil Prens Bandar bin Sultan’dı.

Sultan bin Abdülaziz, Hassa El Sudeyri’nin (Vehhabi mezhebinin çıktığı, babaannesinin de mensup olduğu kabilesinin adından hareketle) Sudeyri Yedilisi adı verilen yedi oğlundan ikincisiydi. Bandar geniş Suud ailesindeki taht kavgalarında adları sık sık geçen Sudeyri Yedilisi’nin yeni jenerasyonundandı ve öyle yetiştirilmeliydi.

Önce askerî eğitim aldı. İyi bir savaş pilotu oldu, sonra John Hopkins Üniversitesi’nde master yaptı, diplomatik heyetlere girdi. ABD Kongresi’nde Suudi Arabistan’a F-15 uçaklarının satışını onaylatmayı başardığında sadece 29 yaşındaydı. Bu sırada Başkan Carter ve Vali Ronald Reagan’la tanıştı.

1983’te bir yıl önce tahta çıkan Sudeyri Yedilisi’nden amcası Kral Fahd onu Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçisi yaptığında ise sadece 34 yaşındaydı. 22 yıl bu koltukta oturdu. Altı başkan gördü.

1973’te üvey amcasının petrol tehdidinden sonra en büyük petrol tüketicisi ülkeyle en büyük petrol üreticisi ülke arasındaki dengeyi buldu. Adı İran-contra skandalına karıştı. Nikaragua’da, Angola’da ve tabii Afganistan’da anti-komünist grupların paralarını o ödedi. Baba-oğul Bush hanedanlığına o kadar yakındı ki adı 'Bandar Bush’a çıktı. İleri İngilizcesi, purosu konyağı, partileri, esprileri, lüks evleriyle medyadan siyaset dünyasına geniş bir çevre edindi. Ama en çok baba-oğul Bushlarla ahbap oldu. Onu 11 Eylül’den sonra oğul Bush’la Bushların Texas’taki evinde bir koltuğun koluna jeaniyle oturup Orta Doğu’yu konuştuğu samimi pozundan hatırlarsınız.

İlk Körfez savaşının arkasındaki isimlerden biriydi, 2003 Irak işgaline ise Irak, İran’ın eline düşer diye karşı çıkmıştı. Ama Bush’un işgal haberini ilk verdiği isimlerden biri yine de oldu. 2005’te aniden Washington’daki görevinden ayrılıp ülkesine döndü. Amcası Kral Fahd ölmüştü. Babası Sultan bin Abdülaziz ise Veliaht Prens ilan edilmişti. Kraliyet koltuğuna ise üvey amcası Abdullah oturmuştu. Sudeyri Yedilisi tahttan düşmüştü. 2009’a kadar onun istihdamı için kurulan Ulusal Güvenlik Konseyi sekreteri olarak diplomatik faaliyetlerini sürdürdü. Bushlar Yeni  Orta Doğu’yu dizayn ederken hâlâ ona soruyordu... İsrail’in 2006’daki Hizbullah saldırısının akıl hocalarından biri olduğu söylendi. 2009’da bir rivayete göre adı bir darbe girişimine karışınca iki yıl ortalıklardan kayboldu. 2011’de  Arap Baharı’yla yeniden ortaya çıktı. Suudilerin Bahreyn’deki Şii bahar ayaklanmasını tankla bastırmasının arkasında yine o vardı. 2011’de babası öldü. 2012’de Suudi istihbaratının başına geçti. Pek çok gözlemciye göre 90 yaşına gelmiş, hasta ve okuma yazma bile bilmediği söylenen amcası Kral Abdulaziz ve 80’ine dayanmış öz amcası Veliaht Prens Salman’ın yerine Suudi Arabistan’ın ipleri onun elinde.

Bandar bin Sultan’ın iki düşmanı var. Bir numara kadim düşman Şiiler, İran. Tabii ki Suriye’de Esad, Hizbullah ve Maliki. İkinci düşman ise bölgedeki kraliyet ailelerini tehdit eden Müslüman Kardeşler. Bu hedefler uğruna neredeyse her şey meşru. Suriye’de ve Irak’ta radikal silahlı Selefi grupları desteklemek. Mısır’da darbe organize etmek, ardından darbeci iktidarı ayakta tutmak için kesenin ağzını açmak. Arap Baharı ülkelerinde Selefi partileri finanse etmek. Ve İran’a ve Müslüman Kardeşler’e karşı  İsrail’le ittifak kurmak.

İşte ABD, önceki gün İran’la imzaladığı nükleer anlaşmayla bu 30 yıllık müttefikine sırt çevirmiş oldu. Referansına güvenip Mısır’daki darbeyi bile desteklediği eski kadim dostuyla ilişkilerin bozulmasının ilk sinyalleri Suriye’de ortaya çıkmıştı. Şam’daki kimyasal saldırıdan sonra ABD’nin müdahalesi için bastıran Bandar liderliğindeki Suudiler, hayal kırıklığını BM Güvenlik Konseyi üyeliğini reddederek ve Obama yönetimi aleyhine ulu orta açıkça konuşarak gösterdiler. Obama yönetimiyle Suudiler arasındaki uçurum açıldıkça ABD basınında Bandar bin Sultan’ın Suriye’deki El Kaide gruplarının finansörü olduğu haberler çıkmaya başladı.

Önceki günkü anlaşmayla ABD sadece 30 yıllık değil, 65 yıllık kadim dostu İsrail’e de sırt çevirmiş oldu. Netanyahu dünkü anlaşma için “tarihî bir hata” dedi.

Böylece Orta Doğu’da statükoyu temsil eden üç ülkeden İsrail ve Suudi Arabistan Cenevre-2 toplantısı öncesinde devre dışı kalmış oldular. Biriyle, İran’la ise anlaşıldı. Bu, ABD’nin Suudileri, İsrail’i bırakıp yola İran’la devam edeceği anlamına gelmiyor tabii ki. Ama İsrail ve Suudilerin Batı’nın Orta Doğu siyasetindeki etkileri, radikal pozisyonları artık “şer ekseni”nden çıkan İran’la dengelenecek bundan sonra.

Bu aynı zamanda büyük bir kırılma demek. Türkiye’nin bir anda Irak’la yakınlaşması, Barzani’yle verilen poz, Başbakan’ın Rusya, Davutoğlu’nun Katar, İran ziyaretlerinin art arada gelmesi boşuna değil.. Artık Suriye’de Türkiye Batı’nın da tercihi olan Esadsız ama Baaslı formüle yakın. Zaten Türkiye uzun süredir Suriye meselesinde Suudilerle karşı karşıya gelmiş durumdaydı. Suudi destekli adayın kazandığı Suriye Koalisyonu seçimlerinde bu ortaya çıkmıştı. Türkiyeli yetkililer son birkaç aylarını Suriye’deki El Kaide’ye yakın gruplarla bir ilişkimiz yok demekle geçirdi.

Suudilerin ve İsrail’in Batı siyasetindeki belirleyiciliğinin azalması Mısır’daki darbe yönetimini de zora sokabilir. Kürt bölgelerindeki Arapları zorunlu göçle göndermekten bahsetmeye başlayan Salih Müslim’in yeniden Türkiye ve Barzani’yle ilişkileri onarması da sürpriz olmaz. 1964’te İsmet Paşa, Johnson Mektubu’na kızıp “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır” demişti. Şimdi de yeni bir Orta Doğu kuruluyor ve Türkiye’de buradaki yerini alıyor.

Bandar bin Sultan için ise tarih artık tersine dönmeye başladı.