• 11.01.2014 00:00
  • (4052)

 80’lerin entelektüel dünyasının kâbusu, adının “dönek” ya da “liboş”a çıkmasıydı. Gizli bir Engizisyon gibi zihinlerin, öz eleştirinin, yüzleşmenin, iç muhasebenin, aklın üzerinde dolaştı durdu bu entelektüel sürek avı. O yüzden 80 sonrası fikirleri değişen solcuların bir kısmı içlerinden gizli gizli sevdiler Özal’ı. O yüzden Berlin Duvarı yıkılırken altında kalanlar, yara bere izlerini "merdivenden düştüm" diye açıkladı yıllarca.

“40 yıldır aynı fikirde” olmanın, duruşundan ve fikirlerinden bir gram bile taviz vermemenin meziyet kabul edildiği bir ülkede entelektüel dürüstlük, entelektüel tutarlılığa tercih edildi. O yüzden müzik değişti, hatta kaset gitti, MP3 geldi ama dans bir türlü değişemedi. Mahallesinin dönek avcısı Emin Çölaşanlarının radarına takılmama pahasına, mahallenin kanalizasyon çukurlarının üstünde beyaz kıyafetlerle golf oynuyormuş gibi yapmak tercih edildi.

"Düşünmeye cesaret et” Sapere Aude! diye seslenen Kant’ın sesini, “karışma sen, onlar barışır sen kötü olursun” diyen annelerin sesi, "bize bilgi değil faydalı bilgi lazımdır" diyen Abdullah Cevdet’in sesi böyle böyle bastırdı. Herhalde bir Boğaziçili akademisyenin içinden bir CHP amigosu çıkaran entelektüel kara delik böyle böyle ortaya çıktı.

Sürüden ayrılanı kurt kapar, diyenler haklıymış. Bu bilgiyi teyit edebilirim. En azından kurtlar peşine düşüyormuş. Peşimdeki kurtlardan biri bu aralar güncel yazılarımdan daha çok okunan geçmiş yazılarımdaki cümlelerle vurmuş beni. “Ahh deyip, şöyle yalancıktan yere yıkılayım” da o kadar emek boşa gitmemiş olsun. Yazısının başlığı Murathan Mungan’dan apartma. “Türkiye’de her şey olabilirsiniz ama rezil olamazsınız.”

Ne tesadüf aynı başlıkla bir yazı yazmıştım iki yıl önce. Kenan Evren yargılanmaya başladığı günlerde. Ne kadar güzel ve doğru bir sözdür. Mesela o yazıda bahsettiğim 2010 referandumundan önce “Anayasa değişikliğine ‘Evet’ dersek...12 Eylül’ü yapanlara yargı yolu açılacakmış. Bunu söyleyenlere sadece şunu demek isterim: Siz kimi kandırıyorsunuz? 12 Eylül’ü yapanları köşklerinde ağırlayanların, işin bu ‘zaman aşımı’na zerre kadar dikkat kesilmediklerini sanacak kadar enayi miyiz biz” diye yazmış biri bayağı popüler bir yazar olmuştu ama rezil olamamıştı.

Asker 27 Nisan’da AKP’ye muhtıra verdiğinde “Muhtıraya karşıyız diyeceğiz ama gerisini söylemeyeceğiz öyle mi? Ben ötesini de söylerim arkadaş” diye efelenip, sonra askerin sivil iktidara yaklaştığı günlerde yayınladığı bildiriye ise “Buradan herkese ama herkese açık çağrıda bulunuyorum: Gelin, Genelkurmay Başkanlığı’nın yayınladığı şu son bildiriye en küçük bir değer bile atfetmeyelim” dediğinde bile rezil olamıyorsun. Ne memleket!

Baykal’ın kasedi çıkınca timsah gözyaşlarıyla istifasını isteyip, sonra da her tülü kasete karşıyız yazıları yazarak da, mikroskobik koşullarda bile mümkün olmamasına rağmen Gandi çıkarmaya çalıştığın Kılıçdaroğlu olmayınca, ondan bir buket Sarıgül çıkarmak gibi politik operasyonlarda arzı endam edip, sonra da onu bunu yandaşlıkla suçlayarak da, patronuna arada devre mülk olarak tahsis ettiğin köşenden gazetecilik dersleri vererek de, Ahmet Kaya’yı linç etmiş gazetede, Gözümlü yazı yazıp, gazetene tek kelime edemeyerek de, tepesinde Türkiye Türklerindir yazan gazetenden barış için müzakere yürüten hükümete milliyetçi diyerek de evet rezil olamıyorsun, bu memlekette.

Ama şunun için aynı garantiyi veremem.

Dün tu kaka olan, aleyhlerinde her gün haber yaptığınız savcıların bugün avukatlığına soyunursanız, dün linç bürosu gibi çalıştığın cemaatin bugün basın bürosuna dönersen, dün inanmadığın, sahte dediğin belgelerin bugün hepsini doğru kabul edersen, dün soruşturmanın gizliliği ihlal edildi diye etik gazeteci pozisyonlarını takılıp, bugün ihlal etmediğin soruşturmanın gizliliği kalmazsa, dün askerî vesayete karşı her yaptığına kulp taktığın savcının, bugün her yaptığında boncuk ararsan, dün her taşın altında aradığın cemaati, bugün hiçbir taşın altında bulamıyormuş numarası çekersen, dün o belgeler niye size sızdırıyorlar deyip, bugün o belgeler borusunun ucu senin gazetenden çıkarsa, evet yine rezil olamazsın belki yine. Ama bütün bunları bizzat kendin yaptığını unutup, başkalarını bunun tam tersini yaptığı için rezil olmakla suçlarsan, evet o zaman işte tam rezil olursun.

Yok yok olmazsın. Dün HSYK Türkiye yönetiyor’dan şikayet edip, bugün seçimde mümkün olsa HSYK’ya  oy verebilecek olanların, dün hasta değil numara yapıyor deyip hastane görüntülerinin yayınlandıkları Haberal’la yan yana Cuma namazı kılanların, dün mezardan, Kamboçya’dan oy vermek için adam çağırdığın partiyi bugün büyük bir tesadüf eseri aynı ana denk gelmiş operasyonlarla her gün başka bir şehirden, yerden, TIR'dan, İran’dan vuranların ülkesinde tutarlılık adına elde pek bir şey kalmadı. Elinde en azından bir istihbarat örgütünün bir kısmının kalmış olduğunu anladığımız hükümetin bile saflığımıza gelmiş dediği tehlikenin farkına tam varamamak da bizim günahımız olsun.

Zaten bu memlekette an itibarıyla iki tutarlı kesim kaldı. Sivil siyasete karşı dün askerî vesayeti, bugün polis-savcı vesayetini savunan Kemalist fırsatçılar ve dün askerlere bugün sivil siyasete karşı polisin savcının dosyasından çıkan her şeyi sorgusuz sualsiz öpüp başına koyan cemaat çevreleri ve sinir krizinin eşiğindeki bazı liberaller.

Gözünü kapatan perde inip, gerçeği gördüğün anda susmak kurnazca, susmamak risklidir, böyle dönek avcısı Emin Çölaşanların diline düşürür. Ama tutarsız olmak ahlaksız olmaktan, kullanışlı aptal olmak, kullanıldığının farkına varmasına rağmen aptala yatmaktan iyidir.

Neyse ne yazsam bu aralar arşivimden bulunup etrafta dolaşan her yerde cemaat görenleri eleştirdiğim “I see cemaat people” yazısı kadar okunmayacak. Bari yine o filmden bir spoiler vereyim. Filmin sonunda çocuğun hayal görmediği ortaya çıkmıştı. Hatta Bruce Willis bile...