• 11.05.2014 00:00
  • (5004)

 1879’da Çarlık Rusya’sına bağlı Kazan’da doğar Sadri Maksudi. Türk” kelimesinin yasak olduğu, “Ben kimim?” sorusunu soran Müslüman Tatarların ise önce İsmail Gaspıralı’nın Kırım’da, İstanbul Türkçesiyle çıkardığı Tercüman gazetesini, sonra da Türklüğü keşfettiği yıllardır.

Kırım’dan yükselen bu Türklük aşkı, İstanbul’daki Jön Türkleri de etkileyecek, Türk milliyetçiliğinin ateşi İstanbul’a Kuzey’in bu soğuk ülkesinde Rus baskısı altında yaşayan Tatarlar üzerinden ulaşacaktır.

Önce hayranı olduğu Tolstoy’u ziyaret edip, oradan İstanbul’a sonra okumak için Paris’e gider. Fransızca ve Latince öğrenir. Sorbonne Üniversitesi’nin Hukuk Fakültesi’nden kabul alır. Hocaları arasında Tarde, Durkheim de vardır.

Paris’te hemşerisi Yusuf Akçura’yla tanışmıştır. 1904’te patlak veren Japon-Rus Savaşı Avrupa’da yakından izlenince, Rusçası sayesinde Fransız gazetelerinde iş bulır Fransız siyaset ve diplomasi çevresine girer.

Savaşı 1905’te Japonlar kazanır. Uzun asırlar sonra ilk kez bir Doğulu devlet bir Avrupalı devleti yenmesi Jön Türkleri bile heyecanlandırmıştır. (Bu heyecanla Halide Edip oğluna meşhur Japon komutan Togo’nun adını vermiştir). Yenilgi Çarlık Rusya’sı da derinden sarsar.

1905 liberal devrimi meydana gelir. Duma açılmıştır. Genç Maksudi, Rusya’ya döner ve 1907 seçimlerinde Rus liberal parti Kadet listelerinden Duma’ya girer. Artık parlamenterdir.

Bu arada Petersburg’da ünlü Rus Türkolog Radloff’un rahle-i tedrisinde Türkçe üzerinde çalışmaya da başlamıştır. Beş yıl Duma’da görev yapar. Parti toplantılarında takındığı “Rusya Türkiye’ye saldırırsa Türkiye’nin yanında yer alırız.” tavrı ona ikinci kez Duma yolunu kapatmıştır.

Rusya devrime gitmektedir. Rus Müslümanlar kendilerine çıkış yolu aramaktadırlar. Bu sırada Kazanlı Tatarlar başkenti Ufa olan Milli-Medeni İç Rusya ve Sibirya Müslüman Türk-Tatarları Muhtariyeti’ni ilan ederler. Muhtariyetin anayasasını hazırlayan Maksudi, muhtariyetin ilk Cumhurbaşkanı seçilir.

Menşevikler tarafında  kaldığı 1917 Ekim Devrimi’nden sonra Finlandiya’ya kaçar. Sonra Berlin ve en son tekrar Paris. Sorbonne’da ders vermeye başlar. Le Temps gazetesinde düzenli yazılar da yazmaktadır. Ama bir gözü Ankara’da kurulan yeni cumhuriyettedir.

1923’te Yusuf Akçura’nın girişimiyle Türk Ocağı konferans için onu Ankara’ya çağırır. Hayranı olduğu Mustafa Kemal Paşa’dan randevu alır. Paşa hayatını değiştirecek teklifi yapar: “Yeni bir devlet kuruyoruz. Sizin gibi adamlara ihtiyacımız olacak.” Maksudi ancak “Emredersiniz Paşam” diyebilir.

Ailesini alıp bir milliyetçi olarak hayallerini süsleyen özgür Türk cumhuriyetinin başkentine taşınır.

Yeni cumhuriyetin ilk yüksek öğretim kurumu olan Hukuk Mektebi’nde Umumi Hukuk Dersleri ona verilir. Türk Hukuk Tarihi’ni yazar. Türkçe’de reform için Milliyet’te yazdığı yazılardan etkilenen Atatürk’ün sofrasına çağırdığı bir isimdir artık. Daha sonra Türk Tarih Kurumu’na dönüşecek Türk Tarih Heyeti’nin kurulmasına öncülük eder.

Heyetin en çalışkan üyesi Atatürk’tür. Masada onun Türk Tarih Tezi vardır. İspat edilmeye çalışılan şudur: Bütün tarihi beyaz ve Brekisafal kafalı Türkler başlatmıştır, büyük medeniyetlerin hepsi de esasen Türk’tür.

Sadri Maksudi’nin iyi bir entelektüel ve profesör olan tarafının aklı bu tezlere yatmaz; ama inanmış bir milliyetçi ve Kemalist olan tarafı bu tezleri tümüyle reddetmemesi gerektiğini söylemektedir. Nihayet bir an gelir, heyetin Atatürk’ün teşvikiyle girdiği bu beyhude uğraşa daha fazla dayanamaz. “Paşa Hazretleri” diye başlayan “Sümerler, Hititler, Hintliler Türk’tü denilemez, makbul fikirlerden ayrıldık, Avrupa’ya bunu kabul ettiremeyiz.” diye devam eden kibar ama uyarıcı bir mektup yazar. Türk Tarih Tezi’ne koyduğu şerh Atatürk’ü üzmüştür. Türk Tarih Kongrelerinde aynı itirazlarını sürdürür.

Maksudi’nin aklı Güneş Dil Teorisi’ni ise hiç almamaktadır. Teori ile ilgili ne düşündüğünü soran Atatürk’e verdiği cevap, Gazi’yi bu kez kızdıracaktır:  “Benim fikri melekelerim bu teoriyi anlamağa gayri-müsaittir.”

Ve kaçınılmaz çarpışma anı bir gün gelir...

1928’den beri yüz beş kez sofrasına çağırdığı ve Profesör diye hitap ettiği Maksudi ile Atatürk’ün arasındaki ipler bir rivayete göre önce Çankaya’daki sofrada kopar. Atatürk’ün uşağı Cemal Granda anlatıyor: “Köşkte bir akşam sofrasında Hukuk Fakültesi profesörü Sadri Maksudi de konuk olarak bulunuyordu. Çeşitli konular üzerinde görüşüldükten sonra söz sırası Denizyollarına geldi. Türk Dil Kurumu’nun deyimleri üzerinde duruluyordu. Adının Denizcilik Bankası mı, yoksa Denizbank mı olarak kalması tartışıldı. Sadri Maksudi Denizbank’ın gramer kurallarına aykırı olduğunu savunuyor ve bu düşüncesinden bir adım bile geri gitmiyordu. O konu orada kapandı. Aradan bir iki saat kadar geçmişti. Atatürk bir ara, bir şeye sinirlenmiş olacak ki Sadri Maksudi’ye dönüp ‘Siz profesör değilsiniz!’ dedi. Bu beklenmedik sesleniş, herkesi şaşırtmış, profesörü de can evinden vurmuştu. Hepimiz put gibi yerimizde dona kalmıştık. Bir an süren şaşkınlığından kurtulan Sadri Maksudi’nin şu karşılığı verdiği görüldü: ‘Hâşâ, ben profesörüm. Hem de Türkiye’de değil, İsviçre’de bana kürsü vermişler. Olmazsa gider orada dersimi veririm. Şimdi ben kalkıp burada bir kumandana ‘siz kumandan değilsiniz’ dersem ne olur? Kumandanlığı elinden alınır mı? Yalnız böyle bir söz o kumandanın nasıl gücüne giderse, bu söz de benim gücüme gider. Ama kumandanlara kürsü vermediler daha.’ Sadri Maksudi’nin elinde şarap kadehiyle söylediği bu sözlere Atatürk karşılık vermedi. Az sonra da sofra dağıldı. Maksudi’yi de bir daha sofrada görmedim.”

24 Aralık 1937. Aynı zamanda CHP milletvekili olan Maksudi Meclis’e gitmiştir o gün. Denizcilik üzerine bir yasa konuşulmaktadır. Yasanın birinci maddesi şöyledir: “Hükmü şahsiyeti haiz ve İktisat Vekaletine merbut olmak ve merkezi Ankara’da bulunmak üzere Denizbank adlı bir banka kurulmuştur.” Maksudi, daha maddenin görüşülmesine geçilmeden söz alıp kürsüye çıkar. “Denizbank adı Türk grameri bakımından bir garibedir. Bank diye Türkçe ’de bir kelime yoktur. Denizbank yerine, Deniz Bankası’nı teklif ediyorum.” der ve teklifini yazılı olarak Meclis Başkanlığı’na sunar. Profesöre kimse itiraz etmez. Teklif oylanır ve oy çokluğuyla kabul edilir, madde yeniden görüşülmek üzere komisyona geri gönderilir.

O anda bir vekil kulağına eğilip “Sadri Bey, ne yaptın, Denizbank adını Atatürk koymuş.” dediği Maksudi’nin cevabı kısa ve nettir: “Ne çıkar? Hakikat değişmez ki...”

Ama hakikat zorla değiştirilecektir. Haber hemen o akşam Çankaya’da kurulan sofraya ulaşır.

Atatürk sinirlenmiştir; sofradakilere öfkeyle emreder:

“Öyle ise şimdi Sadri Maksudi’ye cevap vereceksiniz, hem de radyodan!”

Akşamın geç bir saatidir. Sofradan, aralarında profesör ve vekillerin bulunduğu yedi kişi seçilir, arabalara bindirilir ve Tuna Caddesi’ndeki radyoevine taşınır. Radyonun bütün yayın akışı iptal edilir. O akşam sabahın ikisine kadar, o yedi kişi, radyoda Denizbank’ın Türkçe, Sadri Maksudi’nin cahil olduğunu anlatır.

Radyoda konuşan isimlerden biri o akşam Çankaya’da olmamasına rağmen evinden apar topar radyoya getirilen Falih Rıfkı’dır. Üslubu serttir: “Türkçe, dünyaya kültür götürmüş, yaymış, saçmış Türk’ün dilidir. Buna bütün dünyada itiraz etmeği düşünen aklı başında hiçbir adam çıkmamıştır ve çıkamaz. Sadri Maksudi gibi muarızlar elbette aydınlık dışında kalacaktır.”

Yıllarca kitaplarda ismi Ermeni olduğu için A. Dilaçar olarak gizlenmiş, Atatürk soyadının da fikir babası ünlü dilbilimci Agop Dilaçar da o gece Türk milliyetçisi Maksudi’ye radyodan Türklük dersi verir:

“Denizbank ifadesi tertemiz Türkçe mürekkeb bir ünvandır. Bunun yanlış olduğunu bilhassa Türküm diyen ve Türk dili ile az çok alakası bulunan muhterem bir zattan işitmemeliydik. Fakat Bay Sadri Maksudi’yi mazur görmeyi yüksek Türkiye Türklüğünden rica ederim. Çünkü Bay Sadri Maksudi gerçi bir Türktür, fakat Türk dilini Türk muhitinde öğrenmemiştir.

O gece Atatürk’ün radyoevine gönderdiği herkes dil uzmanı da değildir. Eski komutan, Kırşehir mebusu Müfid Özdeş de Profesör Maksudi üzerine konuşanlardan biridir:

“Belki şimdiye kadar benim sesimi işitmediniz. Ama Atatürk’ün bir asker kumandan arkadaşı olarak söylüyorum ben Türküm ve Türklüğe âşığım… Türk dilinin ihyası yolunda çalışanların barikatı gibi kendini göstermeye utanmayan adamlara, Türk gençliğinin herhangi bir ilim branşında mürekkepliği, profesörlüğü vazifesi verilebilir mi?”

Sıra Meclis’e gelmiştir. 27 Aralık günü toplanan Meclis’te Denizbank meselesi öne alınır, yeniden görüşülür ve önceden alınmış karar iptal edilir. Meclis’teki görüşmeler sırasında hedefteki isim yine Sadri Maksudi’dir.

Ertesi günkü gazetelerde linç sürer. Neredeyse tüm gazetelerin manşetlerinde Deniz Bank tartışması ve Sadri Maksudi vardır. Bu da yetmemiş, gazeteler dört gün önce radyodaki konuşmaları ve Meclis’teki görüşmelerin dökümlerini tam sayfa olarak yayınlamışlardır. “Deniz Bank Türkçedir” manşetiyle çıkan Cumhuriyet gazetesine konuşan isimlerden, o gece radyoda da konuşan Kütahya milletvekili Vedid Uzgören’in sözleri linçin boyutlarını göstermekte:

“Ben Bay Sadri Maksudi’yi bir şeyler bilir zannederdim. Deniz Bank sözüne itiraz eden beyanatında anladım ki bu zat hiçbir şey bilmiyormuş… Eğer senelerden beri seni Türkiye Türkleri, Türk gençliği sakat Türkçenle verdiğin dersleri dinliyorsa, bunu kendin için lütf-u mahsus ve Türklüğün taşkın nezaketinin yüksek eseri telakki etmelisin. Yoksa sen, Türkiye’de Türkçe konuşmağa Türkçe ders vermeğe cesaret edememek mevkiinde bir adamsın. Fakat beşeriyette senin gibi cehlini bilmeyen kendini âlim sanan gafiller az değildir.”

Önce radyodan sonra gazete manşetlerinden cahil ilan edilen Maksudi yıkılır. Atatürk’ün bizzat Sorbonne’dan Türkiye’ye çağırdığı, yüzlerce kez sofrasında ağırladığı, profesör diye hitap ettiği, kitabına önsöz yazdığı, vekil yaptığı, dil ve tarih çalışmalarında danıştığı ordinaryüs profesör Maksudi artık rejimin istenmeyen adam ilan edilmiştir. Bir daha Meclis çalışmalarına katılmaz. Atatürk’ün ölümünün ardından İnönü, 1939’daki yeni Meclis’e onu almaz.

Ve 1950 seçimlerinde bu kez Demokrat Parti’den Ankara milletvekili olarak yeniden kovulduğu Meclis’e döner.

Ve 10 Ağustos 1951 günü... İnönü döneminde lağvedilen Denizbank’ın yeniden kurulması için Meclis’te bir yasa tasarısı görüşülmektedir. Hükümet tasarıyı Denizbank adıyla hazırlamıştır. Bunu öğrenen Sadri Maksudi o gün Meclis’e gitmez. Ama kürsüye çıkan bütün vekiller Sadri Maksudi’nin itirazını hatırlatıp Denizbank adına karşı çıkarlar. Verilen bir önergeyle bankanın adı Denizcilik Bankası olarak değiştirilir. Sadri Maksudi rövanşı almıştır.

İlerlemiş yaşına rağmen hala milliyetçilik üzerine kitap yazacak kadar iyi bir entelektüel ve inanmış bir Türk milliyetçisi olarak geçen hayatını, 20 Şubat 1958’de ilerleyen kanser hastalığı yüzünden yattığı Gureba Hastanesi’nde tamamlar.

Liderler sinirlendiğinde olabilecekler bahsine katkı olarak küçük bir hatırlatma olsun diye…