• 14.06.2014 00:00
  • (3518)

 O buna değer miydi?” Time dergisi son sayısında kapaktan bu soruyu soruyor. Afganistan’da Taliban tarafından beş yıl esir tutulan Amerikalı çavuş Bergdahl için Obama yönetiminin Guantanamo’daki beş Taliban militanını serbest bırakmasını kastediyor dergi. Obama yönetimi bu takas yüzünden ateş altında.

Yine de 2012’de Libya’daki elçiliğin basılıp Büyükelçi Christopher Stevens ve iki elçilik çalışanının cihatçılar tarafından öldürüldüğü günler kadar ateş altında değil Obama yönetimi. Düşünün, Kaddafi’nin devrilmesinde büyük rol oynamış, silahlı gruplarla birlikte çalışmış, ABD dışişlerinin en iyi Arabistlerinden biri olan bir büyükelçi, devrimden sonra o devrimciler tarafından öldürülüyor…

Baskın, Obama yönetiminde önemli koltukları değiştirmiş, ABD’ye Orta Doğu’dan elini ayağını çektirip, %97’lerle seçilen tanıdık, güvenilir diktatörlerle iş tutma politikasına, eski statükoya geri döndürmüştü. Bizdekinin tam aksine bu pasif, dünyadan kopuk Obama politikası ABD’de yerden yere vuruluyor her gün…

Ama ABD’nin yaşayan en önemli dış politika stratejistlerinden Zbigniew Brzezinski’ye bakılırsa bu kaçış nafile.

Musul’u IŞİD’in aldığı haberleri üzerine Twitter hesabından şöyle yazdı Brzezinski: 2003 Irak Savaşı, Birinci Dünya Savaşı sonrası Orta Doğu haritasının çözülüşünün zincirlerini boşalttı. Irak’ta aşırıların başarısı en son çalkantılardan (nöbetlerden, çırpınışlardan) biri...

Çalkalanan, çırpınan, nöbet geçiren Birinci Dünya Savaşı sonrası Orta Doğu’da kurulan Sykes Picot düzeni. 1916’da bizde epey popüler olan cetvelle çizilmiş sınırlar…

Hemen yanı başımızdan geçen o sınırlar. ABD’nin Şiilere emanet edip çıktığı Irak’ta önceki gün Musul’da gördüğümüz şey IŞİD adlı hayaletin bir şehri ele geçirişinden çok Irak’taki Sünnilerin isyanı, ruhen zaten en az üç parçaya bölünmüş Irak’ın fiziken de üçe bölünüşünün başlangıcıydı. Suriye dediğimizde yine Sykes Picot’taki bir Suriye’den bahsedemeyiz artık.

Tarihin bu büyük altüst oluşunun adı pek çoğuna göre “Orta Doğu bataklığı.” Orada yaşayanlar da muhtemelen sinek kadar kıymetli.

Ama  “Orta Doğu bataklığından uzak durmalıyız” diyenlere kötü bir haberim var. Maalesef atalarımız Orta Asya’dan atlarıyla o kadar yolu gelip, o bataklığın kenarında kurmuşlar kıl çadırlarını. Yaşadığınız ülkeyi yıllarca Atlantik Okyanusunda bir ada devleti zannetmiş olmanız anlaşılır. Malum, dış politikası NATO’ya bağlı bir muz cumhuriyetinden halliceydi.

Ama üzgünüm oturduğumuz apartman leb-i derya “bataklık” manzaralı.

Önümüzde iki seçenek var.

Ya daha önce olduğu gibi balkonu, camı kapattırıp, salonun duvarındaki  Paris manzarasına bakacağız. Cumhuriyet öyle yapmayı tercih etti uzun yıllar. Haklı nedenleri yok değildi. Epey maceralara girmiş zayıf bir imparatorluğun kursakta kalmış emperyal heveslerinin bastırılması gerekiyordu.

Dış politikamızın şiarı olan “Yurtta Sulh Cihanda Sulh”un esas tarifini Yaprak Dökümü’ndeki Hayriye Hanım meşhur repliğiyle yapmıştı: Aman Ali Rıza Bey, ağzımızın tadı kaçmasın!

Kafalarına varil bombaları düşen ama çocuk felci mikrobu taşıyan Suriyeli mülteciler gelmesin, Kürtlere fazla yüz ve taviz vermeyelim. Araplar etrafta dolaşmasın, Musul’daki tek konsolosluğu açmayalım ve ağzımızın tadı kaçmasın.

Ya Aksaray’daki Ciğeristan kebapçısının uzun sakallı tarikat ehli sahiplerini IŞİD’çi zanneden, IŞİD’i Türkiye’nin kurduğunu ve her şeyin aslında laiklikten uzaklaşmakla başladığını düşünen eski, kirli, içe kapanmacı, mülteci düşmanı bir akıl ya da bölgedeki altüst oluş sırasında ağzımızın tadının bazen kaçması riskini de alan stratejik derinliği olan bir akıl.

O akıl sayesinde ağzımızın tadı bazen kaçıyor ama bazen de geri geliyor. Hatta damak tadımız değişiyor.

İçeride ve dışarıdaki Kürtlerle barışmanın, Kürdistan kırmızı çizgilerini pembeleştirmenin bugün ne kadar kıymetli bir stratejik adım olduğu daha net görülüyor. Arap ve Fars komşularımızla yakınlaşmanın pratik faydalarını görmek isteyenlerin ise bir akşam İstiklal Caddesi’ne çıkması yeterli. Ya da bir finansçı veya emlakçıyla konuşması...

Neyse ki Sykes Picot düzeninin çırpındığını söyleyen Brzezinski için Enverist ya da Neo-Osmanlıcı demek zor.

Ve neyse ki o Sykes Picot düzeninin yıkılmakta olduğunu yıllar önceden görmüş biri Türkiye’nin dış politikasını yönetiyor.

Ahmet Davutoğlu değil, Demet Sağıroğlu da yönetebilirdi…