• 20.06.2014 00:00
  • (3278)

 Tarihin tekerrürü, belki de sadece bir tesadüf. Onun da babası müderristi. O da Orta Anadolu’da doğmuştu. O da "İslamcı" Sebilürreşad dergisi çevresindendi. O da Mehmet Akif’in çok yakın bir dostuydu. O kadar ki Zulmetten Nur’a adlı kitabına önsöz yazan Akif, ondan “Benim Şemseddinim” diye bahsetmişti. Şemseddin, “Dinin güneşi” demekti.  Medrese eğitimi aldı, Darülfunun’da müderrislik yaptı, o da İslam tarihi üzerine kitaplar yazdı, dersler verdi. Ordinaryüs profesör oldu. Arapça, Farsça ve Fransızca biliyordu.

Tesadüfler zinciri burada bitmiyor.

1949 yılı. Seçimlere bir yıl vardı. Demokrat Parti, iktidara doğru yürüyordu. İsmet Paşa, ön almak için bir İslam açılımı yapmaya karar verdi. İlk İlahiyat Fakültesi, ilk İmam Hatip böylece açıldı. Daha fazlası gerekiyordu. 16 Ocak 1949’da babası müderris olan, üç dil bilen İlahiyat profesörü, Akif’in arkadaşı Şemseddin Günaltay böylece Başbakanlığa getirildi.

CHP 1950 seçimlerine müderris Şemseddin Günaltay Başbakanlığında girdi. Sonuç Demokrat Parti yüzde 52 ile tek başına iktidar oldu. 27 yıldır ülkeyi yöneten CHP yüzde 39’da kaldı.

Halk, ordinaryüs profesör bir İlahiyatçıyı değil, ittihatçı bir ekonomisti, beyaz Türk bir toprak ağasını seçmişti.

Yani CHP’ye kim “bu dindar halk oy verdiği liderin dini bütün olup olmadığına bakar” dediyse yalan söylemiş. Öyle olsaydı, adı “Dinin yıldızı” demek olan Necmeddin Erbakan’ın yerine halk gidip oylarını Süleyman Demirel ve Turgut Özal’a vermez, Millî Görüş’ün tarihinde aldığı en yüksek oy yüzde 21.38 olmazdı...

O yüzden günlerdir, cumhurbaşkanı değil de fakülteye profesör seçecekmişiz gibi Ekmeleddin İhsanoğlu’nun üstün akademik, entelektüel cv’sini görgüsüzce gözümüze sokanlar siyasette ehliyetin, akademik titrlerin şişkinliği, dil bilgisiyle ölçülmediğini bilmiyorlar herhalde.

Belki de Platon-Aristo arasındaki bütün felsefe tarihinin haşiyeleri olarak sürdüğü kadim tartışmada, devlet yönetimi iyi eğitilmiş elitlerin işidir deyip neredeyse bütün totaliter ideolojilere esin kaynağı olmuş Platon’dan yana saf tutmuşlardır.

O kadar derinliği bile yok bu epey tanıdık kaba elitizmin. “İhsanoğlu’nun Doğu-Batı dillerine ve iki kültüre vukufiyeti ile Türkçeyi en kaba ve argo haliyle bilmekten gayri herhangi bir dile ve kültüre hakimiyeti olmayan ‘belagat ustası’ bir cumhurbaşkanı tipinden daha uygun olabileceğinden” bahsedenlerin, 60’ların Türk filmlerindeki meşhur o tekne partisi sırasında taşralı baş karakterle kahkahalarla dalga geçen zengin züppe tiplerinden pek farkları yok.

Tam da Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığını kalabalık dindar kitleler için Yılmaz Büyükerşen’in adaylığından farksız kılan da bu elitizm, bu hesaplanmışlıklar ve siyaset mühendislikleridir.

Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adı, Cumhuriyetin ilk yıllarında kızıp ülkeyi terk eden babasını saymazsak,  oylarına göz dikilmiş AK Parti seçmenleri için dinî kimliği yüzünden mağdur edilmiş, bu açıdan temsiliyet hissi uyandırabilecek bir isim değildir.

Tam tersine, basit bir gazete taramasında görüleceği üzere karşımızda başörtülü kızların üniversitelere dahi alınmadığı zamanlarda bile akademik kimliği yüzünden elitler ve merkez medya tarafından hep taltif edilmiş, övülmüş, Beyaz Türk muhitine, İslami cemaatten daha yakın durmuş bir salon dindarı profili durmaktadır. Geçen yıl Türkiye’ye taşınmış bir Yeni Zelandalı çiftçi için bile onun adaylığına karar verilirkenki kriterlerden birinin bile eşinin başörtülü olmaması olduğunu tahmin etmek güç değildir. Bu bile tek başına adaylığının dindarlar için tekabül ettiği şeyi anlamaya yeter.

Kitap tanıtımlarında, düğünlerinde boy gösteren, son dönemdeki eserlerini Kılıçdaroğlu ve Sarıgül örneklerinde gördüğümüz siyaset mühendisliği çetesiyle olan samimiyeti, Ertuğrul Özkök’ten aldığı “İslam’ın en barışçı yüzüne ödül” övgüsü bile yeterli negatif referanslardır.

Bütün bu negatif referansları değiştirebileceği, İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreterliği’ndeki performansı da bu politik elitizmin, “güçlülerle takılma” hâlinin Orta Doğu siyasetine taşınmasından ileri gidememiş, Türkiye’den çok örgüte ev sahipliği yapan Suud’un Orta Doğu okumasına yakın durmuş, son Mısır darbesindeki tutumu ise onu tanımayan dindar kitleler için kötü bir tanışma vesilesi olmuştur.

Daha da tuhafı CHP’nin bu adaylıkla sadece dindarların değil, Erdoğan karşıtlığından muhakemesini ve hafızasını yitirmemiş solcuların ve Alevilerin de desteğini riske atmış olmasıdır.

1977 gibi sağ-sol çatışmasının zirve yaptığı yıllarda MC iktidarında Türkeş’in (İslamcı Erbakan’ın bile değil) danışmanlığını yaptığını öğrendiğimiz İhsanoğlu’nun devlete epey yakın tarihi Nazım Hikmet çevirileriyle bile kapatılacak gibi görünmüyor. (Ayrıca Nazım Hikmet bir referanssa ona vatandaşlığını iade eden Erdoğan daha solda bir aday olarak görülebilir.)

İhsanoğlu’nun adını duyunca “Ben Atatürk’ün evladıyım bunu kabul edemem” diye Oidipus kompleksleri etrafa saçılan arkaik Kemalist tepkilerden bahsetmiyorum bile.

Şu ana kadar olan kısım bu adaylığın kötü bir siyasi mühendisliğin eseri olduğundan hareketle yazıldı.

Daha ilginci bu adaylığın arkasında daha büyük ve usta bir siyasi mühendisliğin olma ihtimalidir.

“İslam’ın en barışçı yüzü” başlığı bu velüd tarlaya girişin şifresidir âdeta. 10 yıldır AK Parti’yi ABD’nin Orta Doğu’daki ılımlı İslam projesinin parçası ilan edenlerin, AKP’yi Batı’nın yeni korkusu "radikal İslam"ın kollarına bırakma telaşesi, Orta Doğu’daki "ılımlı İslam" rolünü oynamaya heveslerini görmek için komplocu olmaya gerek yok. Son iki yıldır Orta Doğu’da ve Türkiye’de yaşananlarla bakmak yeterli.

Mısır darbesini,  Müslüman Kardeşler'i kendisine büyük bir risk olarak gören Körfez ülkelerinin (Suud-BAE) finanse ettiğini, Batı’nın buna göz yumduğunu, Libya’da da aynı koalisyonun Arap Baharı’nı bir darbeyle yeni bir laik diktatöre yedirdiğini, Sünni radikalizme karşı Batı’nın sufi Şiiliğe yakın durup, İran’la diyalog kapılarını zorladığını, Gülen hareketinin AKP karşısında sufi olarak kodlanmasının boşuna olmadığını gazete haberlerinden okumak mümkün artık.

Arap  Baharı’ndan sonra yükselen siyasal İslamcılığa karşı küresel iktidarın yeni hassasiyetleri, öncelikleri düşünüldüğünde muhalefetin çatı adayı tanımına bir salon dindarı profili olan Ekmeleddin İhsanoğlu’ndan çok Erdoğan’ın adının layık olduğunu söylemek mümkün. Yani küresel muhalefetin çatı adayı olarak Erdoğan...

Galiba tarih yine bir siyasi mühendislik karşısında yeniden tekerrür etmeye hazırlanıyor.

Halbuki ne demişti Akif: “Tarih'i tekerrür diye ta'rif ediyorlar; Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?"