• 14.07.2014 00:00
  • (4611)

 “Nasıl devlet, din üzerinde tahakküm kuramazsa, dinî topluluklar da devlet ve diğer dinî gruplar üzerinde tahakküm kuramaz. Dini istismar eden örgütlerin devlet içinde yapılanmasına, paralel devlet yapıları kurmasına, devletin gücünü kendi çıkarları için kullanmasına elbette izin verilemez. Demokratik devlet bunun güvencesidir. Devletin görevi, dinlerin ve inançların kurduğu yaşattığı kurumların sivil toplum örgütlerinin serbestiyetini güvence altına almaktır. Dolayısıyla devlet-din ilişkisini belirleyen unsur sivilliktir. Toplum kendi dinî yaşamını, kendi yorumunu kendisi gerçekleştirmelidir.”

Bu satırlar bundan 20 yıl önce 40 yaşında İstanbul’a Belediye Başkanı seçildiğinde “otobüsler haremlik selamlık diye ayrılacak, içkili mekanlar kapatılacak” diye korku nöbetleri geçirilen, sokaklarda “şeriat istemiyoruz”, “Türkiye Cezayir olmayacak” yürüyüşleri yapılan Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı vizyon belgesinden.

Devletteki 90 yıllık Kemalist vesayetin, seçimlerle yıkılmayacak İslami bir versiyonunu kurmayı teklif eden Gülen cemaatiyle yaşanan kötü tecrübeden hareketle “dinî topluluklar da devlet ve diğer dinî gruplar üzerinde tahakküm kuramaz” diyen bir laiklik anlayışı, dinin devlet tahakkümünden kurtarılıp sivilleşmesi teklifinin de yer aldığı Din-Devlet İlişkisi başlığı altındaki paragraflar Haliç’te açıklanan Yeni Türkiye Yolunda başlıklı cumhurbaşkanlığı vizyon belgesinin en dikkat çekici kısımlarıydı.

20 yılda AK Parti’yi kuran kadrolar, “şeriatçılık, dincilik” ithamları arasından gelip, darbeden kısa bir süre önce Mısır’da Müslüman Kardeşler’e laiklik tavsiye eden, Türkiye’de ise devleti dinî bir cemaatin tahakkümüne karşı koruma görevini kendinde gören bir yere geldi…

Ama diğer kesimler bu 20 yılda oldukları yerde çakılıp kaldılar.

Halbuki 90’ların ortasından itibaren Türkiye’nin en sihirli sözcüğü, yenilik ve değişimdi. İkinci Cumhuriyet tezleri bu zamanda ortaya çıkmıştı. Yeni Osmanlıcılık tezleri de. Özal’ın, vefat etmeseydi Köşk’ten inip kuracağı partinin adı Yeni Parti’ydi. O tarihlerde içinde yeni, değişim geçen başka pek çok parti kurulmuştu. Hasan Celal Güzel’in Yeniden Doğuş Partisi, Aydın Menderes’in Büyük Değişim Partisi ve tabii Cem Boyner’in Yeni Demokrasi  Hareketi.

1994’ün sonunda kurulan Yeni Demokrasi Hareketi’nin parti programının girişindeki slogan epey tanıdık: Yeni bir Türkiye kurmalıyız.

Türkiye’nin hâlâ siyasette medyada olan laik liberal, sol entelektüellerinin tam kadro kurucusu olduğu YDH’nın programındaki hedeflerin, iki yıl sonra 1996’da solun neredeyse tüm entelektüellerinin kurucusu olduğu ÖDP’nin vizyonunun, savundukları ve biraz da ürkek ifade ettikleri en radikal taleplerinin pek çoğu AK Parti’nin yapılmış işler listesinde duruyor.

Hatta 20 yıl önce bir parti çıkıp; iktidara gelirsek Kürt sorununu Öcalan’la konuşarak çözeceğiz, 1915 için taziye yayınlayacağız, Dersim için özür dileyeceğiz, kamuda başörtüsü özgür olacak, Andımız, 19 Mayıs kutlamaları kalkacak, deseydi ÖDP, YDH o partinin yanında epey sağda, statükocu kalırlardı. Tabii o parti bir hafta sonra kapatılıp, yöneticileri tutuklanmazsa…

Bu son 20 yılı Erdoğan ve AK Parti’yi kuran siyasetçiler sürekli alıcıları açık, öğrenerek, değişerek geçirdi. Erdoğan, gençlik yıllarından beri içinde olduğu, sadece bir parti değil bir hayat görüşü olan Milli Görüş’ün gömleğini çıkardığını söyleyecek kadar cesur davrandı.

Bunun mesela CHP için muadili ancak bir CHP liderinin çıkıp Kemalizm gömleğini üzerimizden çıkardık demesiydi. Ya da daha çok sayıda sosyalistin çıkıp, vurdulu kırdılı, Kemalizme yamaklık yapmış Türk solunun geçmişini reddediyoruz diyebilmesiydi.

Hiçbiri bunu yapmaya cesaret edemedi.

Dün Erdoğan için “Kenan Evreni geçti. Ama kendi doğru bellediklerine karşı, böyle bir mesafe koyarak bakması mümkün değil. En azından, bugünkü tavırlarıyla, mümkün görünmüyor. Bu da, hepimiz için, tehlikeli bir durum” diye yazan Murat Belge’nin son 20 yılda kendi doğru bellediklerine aldığı mesafeyle, Erdoğan’ın son 20 yılda doğru bellediklerine mesafesi arasındaki mesafe buradan Ankara’ya duble yol olur.

Tam tersine laik demokratlar AK Parti değişirken Türkiye’nin laik demokratları yerlerinde saydılar. Daha kötüsü de son 20 yılda dindarlarla kurdukları bütün bağları tek tek koparmaya, üzerlerinden çıkardıkları, eski gömlekleri yeniden giymeye, eski “yobazlar”, “gericiler” jargonuna dönmeye başladılar.

Son 20 yılda neredeyse aynı nakaratı ve nihai çözümü dayatmaktan vazgeçmediler. O kadar çok düşünmeye, konuşmaya tartışmaya gerek yoktu onlar için. Çözüm belliydi. Yapılmışı Batı’da vardı. Onları copy-psate edince iş bitecekti. Avrupa Birliği’ne girip yırtacaktık. Norveç’e bakıp aynısını yapacaktık.

Otoriter bir özgürlük, demokrasi, reform vizyonuydu bu. O yüzden Kemalistti. AK Parti’nin seçmenlerine “oynamasına” bile tahammülleri yoktu. Aceleleri vardı. Yoruma, demokratik olgunlaşmaya, her türlü tarihselci yaklaşıma kapalıydı bir selefi demokratlıktı bu.

AK Parti’nin ağır çekim, demokratik meşruiyet zemini kura kura yürüttüğü değişimi, bu 12 yılda kaç kez Kemalist olmakla, Ankaralılaşmakla, milliyetçileşmekle, Milli Görüş’e dönmekle tekfir ettiler, belirsiz.

Sonunda halkı sevmeyen, tercihlerine saygı duymayan, demokrasi oyunundan hoşlanmayan Kemalistlere döndüler. İktidar nefretiyle kendilerini devlete göz koymuş dinî cemaatlerin, arkaik solun, ulusalcıların, CHP’nin, silahlı örgütlerin, Suudilerin, İranlıların Orta Doğu vizyonunun kollarında buldular.

Erdoğan ise 20 yıl sonra laiklik vadederek bir numaralı koltuğa da aday. Böylece 20 yıl sonra dişine göre bir "İslamcı" aday gösteren CHP’ye de bir tur bindirmiş oldu.

Son 20 yılın karınca ve ağustos böceği hikâyesiydi bu…