• 4.08.2014 00:00
  • (3970)

 Ve aleyküm selam diyerek başlamıştık. Dosyanın içine doğru girerek devam ediyoruz. Önce Selam Tevhid soruşturmasını başlatan Savcı’nın ancak Twitter’a yazmak nasip olan 140 karakterlik iddianamesi ve mütalaası: “Anlaşılan soruşturma sürecinde Osmanlının son döneminden itibaren Devlete sızan Acem Ergenekonu suçüstü yakalanmış.”

Bu da gözaltına alınıp bırakılan eski İstanbul Terörle Mücadele Müdürü’nün dosyaya olan büyük inancından: “İhanet dosyası er geç tekrar yargılanacak. Tarihe bizler değil onlar hain olarak geçecek.”

Ve eğer 17 Aralık olmasaydı, Selam Tevhid dosyasının önüne gelmesi muhtemel (özel yetkili hakim olarak Başbuğ, Poyrazköy gibi pek çok kritik davada kararı vermiş, bir ara İstanbul’daki hakimlerin en başına atanmış) hakimin daha dosyayı bile görmeden Twitter’da kalemini kırdığı anlar:  “Tevhid-Selam örgütü çözüldüğünde, Pers yayılmacılığının derin kökleri de sökülmüş olacaktır.”

Ve filmin sonuna sarıp Selam-Tevhid soruşturmasına kovuşturamaya gerek yoktur kararı veren hakimin kararından okuyalım:

“Dosyada mevcut bulunan iletişim tespit tutanakları, fiziki takip, tespit tutanakları ve tüm belgelerin incelenmesi  sonucunda, şüphelilerin yaptıkları telefon görüşmelerinde, lokanta, kafe, kültür merkezi gibi yerlerde yaptıkları toplantılarda, katıldıkları cenaze töreninde suç teşkil eden herhangi bir söz veya eylemlerine rastlanmadığı, şüphelilerin yasa dışı Selam Kudüs Terör Örgütüne üye olduklarına ve bu terör örgütünün faaliyetleri doğrultusunda herhangi bir suç işlediklerine sair, soyut iddia dışında kamu davası açmaya yeterli delil elde edilemediği anlaşılmakla…”

Adalet tanrıçası Themis de Olympos’a sızmış bir Pers ajanı, Acem uşağı değilse bu işte bu tuhaflık olduğu açık.

En iyisi soruşturma dosyasını açıp kendimiz bakalım.

Selam/Tevhid soruşturması 10 yıllık uykusundan 2010’da Nureddin Şirin’in İsrail’i tehdit ettiği konuşmasıyla açılmıştı. Selam gazetesinin kurucularından, memlekette İrancılık deyince akla ilk gelen ismi olan, eğer etrafımız Acem ajanlarıyla çevrildiyse muhakkak bir tarafında parmak izi bulunması beklenen Şirin, tam 3 yıl 7 ay 5 gün süreyle izlenmiş. Sadece kendisi değil, çevresi, İran’daki bağlantıları da. Hatta İrancı Şirin hakkında El Kaide örgütü kapsamında bile fiziki takip kararları çıkarılmış. Peki sonuç ne? 2011, 2012 yıllarında “nerede ön fezleke” uyarılarına rağmen ancak 2013’de bir ön fezleke çıkmış. O fezleke de 2011/762 daha kapsamlı bir soruşturmayla birleştirilmiş ve kapatılmış. Peki nedir o 2011/762 sayılı daha kapsamlı soruşturma?

Kamile Yazıcıoğlu’nun ifadesiyle başlayan soruşturma. Kamile Hanım’ı hatırladınız. 2010’da Bursa’da bir karakola gidip, tartıştığı eşi Hüseyin Avni Yazıcıoğlu’nu İran ajanı olarak ihbar eden “Hakan Fidan’la da tanışıyor” diyen hanımefendi. Ama yetmemiş Kamile Hanım 04.03.2011 2011’de bu kez  İstanbul Emniyeti’ne gidip daha tafsilatlı bir ifade daha vermiş. (Şu anda bütün ifadelerini reddettiğini, devlet korumasında yaşadığını hatırlatalım) Boş da gitmemiş bir sürü belgeyle gitmiş.

Hayır daha doğrusu anlaşılan Kamile Hanım  eşinin belgelerini düzenli aralıklarla  Emniyet’e taşımış. Soruşturma dosyasında pek çok sanık için cümleler böyle başlıyor:

“Kamile YAZICIOĞLU isimli şahıs tarafından 13.05.2011 tarihinde Müdürlüğümüz görevlilerine teslim edilen”

“Kamile YAZICIOĞLU tarafından 18.05.2011 günü teslim edilen belgeler arasında”

“Kamile YAZICIOĞLU tarafından 27.10.2011 günü teslim edilen belgeler arasında”

“Kamile YAZICIOĞLU 13.12.2011 günü müdürlüğümüze gelerek konu ile ilgili birtakım yeni dokümanlar getirmiştir.”

Peki nedir bu belgeler? Biri eş Yazıcıoğlu’na ait bir kontörlü kart. Oradan konuştuğu isimler bulunmuş, hepsi dosyaya eklenmiş, dinlenmiş, sanık olmuş.

İçinden en çok sanık, dinleme kararı çıkan bereketli doküman ise 2 GB kapasiteli bir flash bellek. Cemaat emniyet kadrosunun çok şey borçlu oldukları dijital belgelerinden biri daha…

İşte Başbakan’ın danışmanlarından, TİKA Başkanı’na AA Genel Müdürü’nden, gazetecilere, sivil toplum aktivistlerine kadar yüzlerce isim hakkında çıkarılan dinleme ve fiziki takip kararlarının sebebi bu flash disk içinden isimlerinin ya da biyografilerinin çıkması. O kadar.

Flash bellekten çıkan bir liste ise davanın en mühim belgelerinden biri polisler için. Güvenilir bir kaynaktan, Nazlı Ilıcak’tan okuyalım: “Bunlardan biri, bir liste. İsimler alt alta sıralanmış. Adların bazılarının yanına (+), bazılarının yanına (-) konulmuş. Meselâ Mehmet Şimşek (-), Hakan Fidan (+), Musa Kulaklıkaya (Türkiye İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanı) (+), Hayrettin Demircan (Hazine Dış Ticaret Müsteşarlığı Genel Müdür yardımcısı) (+), Mehmet Avcı (Ulaştırma Bakanı Basın Danışmanı) (+) vs…”

Herhalde listeyi mühim yapan şeyi gördünüz. Tabii ki Hakan Fidan’ın karşısındaki artı işareti (Mehmet Şimşek'te olmayan) Hakan Fidan’ın İran ajanlığına bir delil daha. Koskocaman dijital bir artı işareti…

(Tabii O delil kaybolmasaydı. Evet, onlarca insanı sanık yapan, yıllarca telefonlarının dinlenmesine, fiziken takip edilmelerine neden olan flash belleğin dosyada bulunamadığını yazıyor müfettiş raporu.)

Kamile Yazıcıoğlu’nun bizzat İstanbul Emniyeti’ne verip, ilk ifadesini upgrade ettiği ikinci ifadesinde (bizzat isimler verdiği üçüncü bir ifadesi daha var) eşiyle Hakan Fidan arasındaki ilişkiyi “sık sık görüşür”den, “4 ay önce makamında ziyaret etti”ye taşımış olması da davanın esasına uygun. Şöyle demiş:

“MİT müsteşarı Hakan FİDAN ile irtibatının bulunduğunu, son olarak yaklaşık 4 ay önce MİT müsteşarı olduğunda makamına ziyaret ettiğini, samimiyetini ilerletmek amacıyla Bilkent Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümü okuyan oğlu Seccad YAZICIOGLU’nu aynı üniversitede okuyan Hakan FİDAN’ın oğlu ile sık sık görüşmesi için yönlendirdiğini...”

Zaten aynı ülkenin ajanı olacak, sık sık görüşecek kadar samimilerse aynı üniversitede okuyan oğlunu samimiyet ilerletmek için seferber etmesini anlayan beri gelsin.

Yine de bu ifadelerle ilgili 50 yaşında ilkokul mezunu bir ev hanımı olan Kamile Hanım’a bir şey demek haksızlık. Mesela şurasını okuyunca:

“Eşime ait laptopta İstanbul Levent’te bulunan İsrail Konsolosluğu’nun uydudan çekilmiş yakın plan krokileri bulunmaktaydı. Bu krokilerde konsolosluğun sokakları, giriş kapıları ve ulaşılabilme güzergâhları hakkında detaylı bilgiler bulunuyordu. Ama yaklaşık bir ay önce bilgisayar çantasının içerisinde çıktısı alınmış şekilde birisine teslim edildi. Ama ben kime teslim edildiğini bilmiyorum.”

“Ulaşılabilme güzergâhı” herhalde ancak emniyet eğitimlerinde geçen teknik bir tabir olsa gerek. O krokiler de var dosyada. Ama o uydu krokileri için İran’ın Türk bir ajana değil, akıllı bir cep telefonuna ihtiyacı var. Google Earth ya da Yandex’e bağlanabilen. Ayrıca Levent’teki İsrail Başkonsolosluğu gizli bir bina değil. En işlek anayolun kenarında meşhur bir gökdelenin içinde kiracı konsolosluk. Oraya giden sokakları gösteren krokinin (ki Google’da beş saniyede bulunuyor) kimin işine, nasıl yarayacağı da meçhul.

Kaybolan deliller, çelişkiler sanmayın ki polislerin, savcıların ve hakimlerin ve gazetecilerin ve tabii ki onlara bakıp kanaat oluşturan koskoca bir cemaatin şu fikri sabitesini değiştirsin: “Türkiye Persler tarafından kuşatılmış durumda ve hükümet Acem uşakları tarafından yönlendiriliyor.”

Deli saçması demeyin, çünkü Selam Tevhid soruşturması esas olarak şu deli saçması iddianın etrafında  dönen bir dosya: (Rota Haber’in içerden profesyonel özetiyle)

“2011 yılında başlayan ve hassas bir şekilde sürdürülen Selam-Tevhid/Kudüs Ordusu soruşturmasında Faruk Koca'nın 1990'lı yıllardan beri Hakkı Selçuk Şahin ve Hakan Fidan'la (O dönem Ankara-Keçiören'de oturuyordu) irtibatlı olduğu ve birlikte hareket ettiği ortaya çıktı. Hakan Fidan henüz 28 yaşındayken İran DMO-KG tarafından İran hesabına çalışmak üzere angaje edilmiş, 2011-2014 yılında istihbaratçı General Seyed Ali Akbar Mirkavali'ye bağlı olarak bu 3'lü çok gizli hücresel yapı içinde hareket etmiştir. Belli bir disiplin içinde İran menfaati için hareket eden bu hücrede Fidan ile Seyed Ali Akbar arasında Faruk Koca ve Selçuk Şanlı köprü görevi görüyorlar. Hücre içerisinde Faruk Koca 'Furkan', Hakan Fidan 'Emin', Seyed Ali ise 'Hamit ve Hüseyin' kod isimlerini kullanıyordu.”

Tabii bu iddiayı desteklemek için eldeki malzeme eğip bükülmüş. (Ya da eldeki malzemeye göre iddia hazırlanmış)

Faruk Koca eski AK Parti Ankara Milletvekili. Başbakan’ın ev sahibi, komşusu, onu balyozla baygın kapalı kaldığı arabadan kurtaran kişi. Çok yakını. İran, Suriye dostluk gruplarında bulunmuş. Üç çocuğu Samanyolu Koleji mezunu. SLO diye siyasetçilerin epey gittiği bir kafenin sahibi. Cemaate göre ise Hakan Fidan’ı kafalamış Furkan kod adlı bir İran ajanı. Buna delil olarak gösterdikleri dün Nazlı Ilıcak’ın da köşesinden anlattığı Acem Uşakları adlı bir cemaatçi hesabın yaydığı telefon kaydı. Kayıt sahih. Faruk Koca, İranlı, Azeri mühim bir diplamat olduğu anlaşılan cemaate göre Kudüs Gücü’nden bir general olan Seyed Ali Mirvekili’yle görüşüyor. İki sene önce Enerji Bakanı Taner Yıldız’a Erbil’e uçuş izni vermeyen Bağdat’ı ikna etmek için aracılık yapıyor. Diplomaside bütün görüşmeler resmî kanallarla yapılmıyor. Bunda tuhaf olan bir şey yok. Faruk Koca, Vekili ile milletvekili iken tanıştığını, ahbabı olduğunu söylüyor. (Bu görüşmeyi Emin kod adlı Hakan Fidan’ın isteğiyle yaptığını yazmış Ilıcak. Ses kaydında onun bir delili yok. Var denilen bir smsten bahsediliyor sadece.) Peki sonuç ne? Taner Yıldız’ın uçağı Bağdat’tan Erbil’e iniş iznini alıyor. Sonuç olarak bu görüşme kimin işine yarıyor? İran’ın mı Türkiye’nin mi? Yani Faruk Koca’nın İran ajanlığından çok Vekili’nin Türk ajanlığından şüphelenmek daha akıllıca olur.

Hakan Fidan’ın da dahil olduğu söylenen bu küçük ajan hücresinin ikinci ismi polislere göre Hakkı Selçuk Şanlı. Umut Davası’nda hapis yatmış bir isim. Onun da dava dosyasında İranlılarla görüşmeleri var.

Polislerin İran ajanlığını ispat için dosyaya koydukları görüşmelerinden biri ise şu:

“X BAYAN: 'Bizimle cuma günü gerçekleştirmiş olduğunuzu İstanbul tahran uçuşunuzla alakalı memnuniyetinizle alakalı aramıştım' SELÇUK: ‘Evet memnun oldum X BAYAN: 'Son olarak kampanya ve promosyonlardan haberdar olmak için mail adresini alabilir miyim' SELÇUK: 'Mali adresim, hak.sanliğigmail.com' X BAYAN: 'Peki bunun dışında eklemek istediğiniz farklı görüş ve önerileriniz var mıydı hakkı bey' SELÇUK: 'Şu anda aklıma gelen bir şey yok' X BAYAN: İyi günler diliyorum...”

Evet, Türkiye’de İrancılar var. 79 Devrimi’nden çok etkilenmişti Türkiye’nin İslamcıları. Ama bu hava Baba Esad’ın 1982’de Hama’daki katliamına İran ses çıkarmayınca epey dağıldı. İrancı avına çıkmak için 2010'da pek iyi bir zamanlama değil. Çünkü Suriye’deki kepaze İran politikasından sonra memlekette İrancılılar da parmakla gösterilmeye başlandı.

Ama yine de hâlâ İrancılar var. Amerikancılar, AB'ciler, bir zamanlar Sovyetlere bağlı komünistler olduğu gibi. O İrancılar İranlılarla görüşüyordur muhakkak, belki aralarında ajanlar da olabilir. Dosyada hiç de sürpriz olmayan İrancı isimlerin İranlı diplomatlarla görüştüğünün pek çok örneği var. Tamam da, örgüt üyeliği, ajanlık için “kafede oturdu, binaya girdi, çıktı, AVM’de buluştu, durakta konuştu” yeterli midir?

Türkiye’de Amerikalı, İngiliz diplomatlarla her gün görüşen, Türkiye’nin meselelerini konuşan onlarca gazeteci, bürokrat, siyasetçi, iş adamı var. Bir kısmını Wikileaks’te okuduk.

ABD’den bizzat gelen istihbaratçılar, Dışişleri yetkilileri burada yüzlerce görüşme yapıyor. Hükümeti çekiştiriyor, içeriden bilgi almaya çalışıyor. Amerikan vakıflarından, Alman vakıflarından, Hollanda Elçiliği’nden, İsveç elçiliğinden para alan sivil toplum kuruluşları, medya organları var. Muhtemelen CIA, BND’ye çalışan Türkler de vardır. Ama bu görüşmeler, temasları yapan herkese CIA, BND ajanı diyor muyuz? Bunlardan polis dava dosyası çıkarıyor mu?

Peki, ülkemizde bir Acem tehlikesi yok mu? İran’ın bölgemizdeki proxy örgütlerle yürüttüğü kirli politikaları, Kürt sorununun çözüme karşı direnişi evet büyük tehlikedir. Türkiye’de de İran’ın etkili olduğu çevreler var. Cemaatin birlikte cumhurbaşkanı adayı çıkardığı Haydar Baş mezhep bile değiştirdi. Cemaat medyasında sık sık görünüp polis operasyonlarına, cemaate baskılara karşı çıkan CHP’li vekiller, itiraflarına başvurulan Abdüllatif Şener, Saadet Partililer İran’da toplantılara katılıyor, sık sık İran ajanslarına konuşuyorlar. İran haber ajansları hükümete muhaliflikte bir Zaman gazetesini aratmıyor. Ama şu dosyayı okuyunca insan Türkiye’yle İran’ın 375 yıldır sınırları değişmeyen iki komşu ve rakip devlet olduğuna bile inanamaz.

Özellikle de soruşturmada 3 yıl dinlenen memleketin Suriye’de Esad’ı savunacak kadar gözünü karartmış İrancısı, polise göre Selam ve Tevhid örgütünün yöneticisi, dosyada sürpriz olmayan bir şekilde epey de bir İranlı yetkiliyle görüştüğü görülen Nureddin Şirin’in bir gösteri organizasyonu tapesini okuyunca:

Adem: İki tane bayrak alalım. Bir Amerikan, bir NATO bayrağı.

Nureddin: NATO bayrağı bulamayız.

Adem: Bayrakçılarda buluruz.

Nureddin: Abiciğim, NATO’nun bayrağı niçin olsun ya ülke bayrağı değil şey bayrağı değil. ...Oo bizim şey duruyor mu Amerikan yere serdiğimiz

Adem: Yok o durmuyor sadece İsrail var.

Nureddin: Ama en son şeyde onu kullanmadık mı?

Adem: İsrail'i kullandık ya abi hatırlıyorsan.

Nureddin: Tamam o zaman şöyle sen ne yap biliyor musun, Amerikan, İngiltere, İsrail Fransa… yok Fransa’yı katmayalım.  Yere koyup üzerine basalım.

Adem: Yakmak çok farklı olur bir şey olurdu abi ya o kadar tartışmasını yaptık… olmaz yani o kadar yakalım yakalım yakalım diye kendi dediğimiz…

Adem:  …Meşale mi?

Nureddin: Meşale o zaten o arkadaş akacaktı galiba.

Adem: Abi, 100 tane o arkadaş beni aradı 5 TL civarında abi ne yapacağız dedi alacağız dedim yapacak bir şey yok. 100 tane alacaktı yani o zaman gerek yok.

Nureddin: O zaman hiç buraya meşaleyi katmayalım….

Özetle “Acemler” Türkiye’yi kuşatmamış yani rahat olabilirsiniz.

Suriye’de, Irak’ta neredeyse İran’la soğuk savaş hâlindeki hükümeti, neredeyse her meselede karşısında İran istihbaratını bulan MİT Başkanı’nı Acem Uşağı ilan etmek bir takıntıdan fazlasına işaret etmez. İlle de memlekette “İrancı” aranıyorsa, Suriye’deki Türkmen muhaliflere giden MİT tırını durdurmuş, Davutoğlu’nu Suriye yüzünden her gün hedef tahtasına oturtan, IŞİD-Türkiye fasaryalarını her gün medyasına taşıyan cemaat o sıfata daha yakın bir yerde duruyor.

İnsanların özel hayatlarının muhtemelen bir operasyon sırasındaki linçte kullanılmak üzere özenle teşhir edildiği kepazeliklerle dolu bu dosya evet bir adet ajanı teşhir etmiş, haksızlık etmemek lazım.

Bizzat kendisi söylüyor. Bir eski Genel Yayın Yönetmeni.  Talihin böylesi, itirafın sahibi Selam-Tevhid operasyonunu yapan cemaatçi polislerin 17 Aralık/25 Aralık operasyonlarına en çok desteği vermiş gazetenin Genel Yayın Yönetmeni. Bir sinir krizi anında eşine itiraf edivermiş, belki de abartmış, gözdağı vermek için yalan söylemiş. Ama dosyadaki en somut delil işte bu:

“X: Sen benim yüzüme telefon mu kapattın” Y: "Sinirlenip pişman olacağın  şeyler söylüyorsun başını belaya sokacaksın” X: “Bir dakika ben bunu söyleyecem ve bunun bedelini de ödeyecem ben benim Orta Doğudaki istihbarat servisleriyle olan diyaloğumu bak açığa vurdurtma yeter artık. Benim telefonuma kimse dokunamaz kardeşim, ben burayı bırakamam ben burada bir savaştayım, benim görevlerim var, ben sana daha önce benim görevlerim var demedim mi? Ben sana diyorum ki ben İran'a gidecem heyet götürecem diyorum, ben turist rehberi miyim, kim kime heyet götürtür, ben niye heyet götüreyim.. Alman yaya geldiğimde bildiğim bazı bilgiler nedeniyle şöyle bir endişe yaratacak, bu adam bu bilgilerle fazla yaşamaması lazım çünkü yarın bizim aleyhimize kullanabilir ve bu yüzden benim canıma kastedecekler.. Babamın eşeği mi ödüyor … kirasını, kim ödüyor, yaptığımız işleri kim finanse ediyor manyak mısın sen hiç düşünmüyor musun bunları ya, eylem örgütlüyoruz be bunları kim organize ediyor, kim finanse ediyor on binlerce dolar demek bunlar be … aylık masrafı 5000 dolar deli misin?”

Evet haklı, deli misiniz?