• 21.08.2014 00:00
  • (3326)

 Bundesnachrichtendienst. Bu yüzden kısa bir adı var; BND. Federal İstihbarat Servisi. Almanların CIA’si. CIA kadar meşhur değil. Halbuki atası Hitler’in yanı başından savaş sonunda ABD'ye sığınan General Gehlen‘in kontrgerilla örgütlenmelerinin atası kabul edilen kendi adıyla kurduğu Gehlen  Örgütü.

2. Dünya Savaşı’nda teslim alınmış, orduları lağvedilmiş, tershanelerine girilmiş eski bir imparatorluğun kursağında kalmış emperyal hevesleri bu sivil kurumda yaşatılıyor dense komploculuğa girmez herhalde.

O yüzden Almanya, BND’yi Münih yakınlarındaki Pollack’taki eski binasından alıp, 2. Dünya Savaşı’ndan beri en pahalı inşaat projesiyle, 1.3 milyar harcayıp 35 futbol sahası büyüklüğündeki Berlin’deki yeni binasına taşıdı geçen mart ayında.

Yine Spiegel’in geçen yılki haberiyle, Amerikan’ın kulağı NSA’nin Merkel’i dinlediğinin ortaya çıkmasıyla karizması epey çizilen kurum, bugünlerde rövanşı yine Spiegel’le almış görünüyor. Çünkü Alman yetkililerin açıklamalarına bakılırsa, BND, 2009’dan beri Türkiye’yi, tabii John Kerry ile Hillary Clinton’ı dinlettiğinin ortaya çıkmasından öyle çok mahcup olmuş değil.

Tuhaf olanı BND’nin 2009’da Türkiye’yi dinlemeye başlamasına gösterilen gerekçeler. Bild gazetesine sızdırılan 'makul' gerekçeler şöyle: “Al­man­ya, Tür­ki­ye­’nin Ba­tı­’y­la sı­kı iliş­ki için­de ol­du­ğu­na inan­mı­yor. Tür­ki­ye­’nin Su­ri­ye ve Irak po­li­ti­ka­sın­da iki­li oy­nuyor. Tür­ki­ye MİT ka­na­lıy­la ra­di­kal İs­lam­cı grup­la­ra si­lah ve lo­jis­tik des­tek ve­ri­yo­r.”

Türkiye dış politikası çok ileri görüşlü olmalı. Demek, daha Muhammed Bouazizi, Sidi Bouzid de kendini yakıp 'Arap Baharı’nın ateşini yakmadan bir yıl önce Suriye’deki cihatçılara destek olmaya başlamış Türkiye.

Şimdi biraz ciddiyet.

BND 2009’dan beri Türkiye’yi dinliyor. 2009… Peki, 2009’da Türkiye’de ne olmuştu? Bingo; Kürt açılımı, Oslo, Habur…

Biraz daha arşivleri karıştırınca Almanya’nın “barışa kulak vermek” için Türkiye’yi dinlemeye başlamadığını anlamak güç olmayacak.

Ama Almanya’nın Kürt meselesindeki arşivini biraz daha eskiden itibaren açmamız gerek.

90’ların başındaki Leopar tankları krizine kadar gitmeyeceğiz. 1999’a. Öcalan’ın yakalanışına.

Önce Öcalan’ın Paris Suikastı’ndan sonraki sözünü tekrar hatırlayalım: “Halkımız şunu bilsin; kim beni buraya getirdiyse, Paris katliamını da onlar yaptı..."

Peki Öcalan’ı İmralı’ya kim getirmişti? Leyleklerin getirdiğine inanan çocuklar dışında kimse Engin Alan’ın, TSK’nın ya da MİT’in getirdiğine inanmıyor artık. Evet, CIA-MOSSAD yakalayıp Türkiye’ye teslim etmişti, Ecevit’in dürüst bir itirafından biliyoruz bunu. Peki ya Öcalan’ı Kenya’da onların kucağına kim atmıştı?

Şuradan başlayalım; Öcalan neden İtalya’da tutuklanmıştı? Çünkü, 1990 yılından itibaren Almanya’da Öcalan hakkında tutuklama kararı vardı. Ve İtalya Schengen anlaşması gereği Öcalan’ı tutuklamak zorundaydı. Peki, İtalya o dönemde defalarca teklif etmesine rağmen neden Öcalan’ı Almanya’ya iade edemedi ve serbest bırakmak zorunda kaldı? Çünkü tam Öcalan İtalya’dayken, bir gecede Alman Karlsruhe Federal Mahkemesi bir karar verdi ve Öcalan’ın tutuklama kararından iade edilme şartını kaldırdı. Yani Almanya, Öcalan’ı İtalya’dan istemekten vazgeçti. Bunun sonucunda Öcalan, ortada kaldı, önce Afrika’ya sonra da oradan Türkiye’ye getirildi. Eğer kaldırmasa Öcalan Almanya’da tutuklanacak, muhtemelen serbest bırakılacak ve belki PKK daha o tarihlerde merkezi AB’de olan siyasi bir örgüte dönüşecekti.

Biraz daha yakın zamana gelelim.

2010 yılı. BND’nin Türkiye’yi dinlediği tarihler. Kandil, Öcalan’ın seçime kadar ateşkes mesajına rağmen ateşkesi bir ay uzatıyor. (Karayılan Radikal’in daha sonra yalanlanan “Türkiye Irak’ta tampon bölge kuracak” haberini gerekçe göstermişti) tartışmalar, görüşmeler ve  sonunda 2011 seçimlerine kadar ateşkes kararı çıkıyor. Tam o günlerde Taraf’ın manşetinde AK Parti Diyarbakır Milletvekili Abdurrahman Kurt vardı. Başına gelen çok ilginç bir olayla:

"Bir davete katıldım. Diyarbakır milletvekili olduğumu öğrenen AB üyesi bir ülkenin siyasi misyon şefiyle çok ilginç bir konuşma geçti aramızda. Siyasi misyon şefi ya ağzından kaçırdı ya da beni başka birileriyle karıştırdı. PKK'nın ateşkesi seçim dönemine kadar uzatmasından birkaç gün sonraydı. Bu kişi bana 'PKK ateşkesi neden seçimlere kadar uzattı. Ateşkesi niye bu kadar uzun tuttular. Bu süre çok uzun. Ateşkesin bu kadar uzaması AK Parti'nin işine yarar' dedi.”

Ateşkesin uzatılmasından rahatsız olan siyasi misyon şefi Almanya büyükelçiliğindendi. Alman diplomat, Kurt’u da DTP’li zannedince rahat rahat konuşmuştu.

Bu kadar da değil. 2012 yılında Öcalan’ın avukatlarına yönelik KCK soruşturmasında polis Öcalan’ın görüşme notlarının çeşitli emailler üzerinden gönderildiği adresleri tespit etmişti. Gazeteci Önder Deligöz’ün KCK kitabında yer alan bir bilgiye göre Öcalan’ın avukatlarıyla yaptığı görüşme notlarının tam versiyonunun Haziran 2010’da sıcağı sıcağına emaillendiği adreslerden biri Ankara'nın Çankaya ilçesindeki Mebusevleri Mahallesi'nde bulunan bir apartmanın 8. katındaki bir evdeki ADSL hattını kullanmıştı. Polis, Haziran 2010-Kasım 2011 arasında o evde Alman Büyükelçiliği’nde insan hakları ve Kürt konusunda çalışan K.B.’nin oturduğunu tespit etti. Operasyondan üç ay önce elçilik görevlisi evi boşaltmıştı. Evin sahibi Pers değil, Alman çıkınca herhalde işin peşini bırakmış polis. Dertleri de bu değildi zaten… Belki de hiç alakası da yoktu. Kadın elçilik görevlisi şimdilerde Almanya’da bir think tank'de çalışıyor gözüküyor.

Almanların Kürt meselesinin çözümüne yönelik tuhaf halleri listesine Öcalan’la diyaloğun ortaya çıkmasından sonra Mart 2013’te Türkiye’ye gelen Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin genel başkanı Sigmar Gabriel’in “Neden siyasetçilerle değil de yasaklı bir siyasi örgütün hapisteki lideri Öcalan ile görüşüldüğünü anlayamadım" açıklaması da eklenebilir. Almanların sosyal demokratları böylesine ‘ilerici’yken Yeşilleri aşağıda kalır mı?

BND’nin Türkiye’yi dinlemesine en çok sevinen eski hippi Yeşiller Partisi olmuş anlaşılan. Eş başkan Cem Özdemir “Suriye ve Irak düşünülürse BND’nin Türkiye’yi dinlememesi sorumsuzluk olurdu” diyerek derin Ortadoğu bilgisini konuşturmakla kalmamış, Bismarck’ın, Weber’in gözlerini yaşartıp, self-haterlıkta da yeni bir çığır açmış.

Tabii Cem Bey ve Alman yetkililer Suriye meselesinde, ille de katillerle iş birliği yapan, ikili oynayan bir ülkeyi yakından tanımak isterlerse, Batı dünyası Esad rejimini gayrimeşru ilan etmişken Şam’ı ziyaret edip Esad’la görüştüğü ortaya çıkan (yine Alman basınının haberleriyle) BND Başkanı Schindler’e danışabilirler.

Bu kadar istihbarat bana fazla diyenlere BND’nin Türkiye’ye ilgisini anlamak için İlber Ortaylı’nın Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu’ndan başlayıp, Cemil Koçak’ın Türk-Alman İlişkileri (1923-1939)’a geçiş yapıp en son da Enver Altaylı’nın yazdığı Nazi ordusundan CIA’nin kuruluşuna katılıp Türkiye’de ve Bonn’da CIA masa şefi olarak görev yapmış Ruzi Nazar hakkındaki kitabına kadar uzanan bir okuma listesi tavsiye edilir.

Bu yakın tarihi düşününce, 2009 yılında Almanların Türkiye’yi dinlemek zorunda kalması son yüzyıldaki ikili ilişkilerde gelinen en ileri aşama olabilir…