• 13.09.2014 00:00
  • (3237)

 Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemin.” (Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.) Enbiya Suresi 107. ayetin muhatabı Hz. Muhammed.

Ama 1961 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları arasından çıkan “Allah Bizimle” adlı kitabın başka bir iddiası daha var.

Kitabın yazarı 27 Mayısçılar tarafından Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı koltuğuna oturtulan ehl-i tarik bir emekli general olan Sadettin Evrin.

Hurufi ebced hesaplarıyla şöyle diyor kitabın önsözünde:

“Hazret-i  Muhammed için Kur’an-ı Kerim’de söylenen: Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik âyetinin 27 Mayıs 1960 inkılabından bir ay sonra giren 1380 Hicri yılına tarih düşmesi içinde bulunduğumuz zamana ait bir işaret ve yukarıda belirtilen manevi rahmete bir beşaret addedilebilir.”

Kitap, Diyanet İşleri Başkanı Ömer Nasuhi Bilmen’den habersiz yayınlanınca, darbecilerin Türkçe ibadet taleplerine 9 ay direnen ünlü din adamı daha fazla dayanamaz ve kendisinin ve eşinin sağlık durumunu gerekçe göstererek emekliliğini ister.

Yerine gelen yine saygın bir hadisçi olan Hasan Hüsnü Erdem’in de Kocatepe Camii’nin temelini atmaya yeten 2.5 yıllık başkanlığının akıbeti benzer olacaktır. Diyanet’in general iki numarası Evrin bu kez Nurculuk aleyhinde bir broşür hazırlar ve Başkan Erdem buna itiraz edince bu kez re’sen emekliye sevk edilir.

Askerler bu kez işi sağlama almak ister. Bunun için medrese kökenli, Diyanet’te çalışmış, sonra hukuk bitirip Danıştay’a girmiş, Yassıada duruşmalarına bakan Yüksek Adalet Divanı üyeliğine seçilmiş idamlardan sonra divanın yerine kurulan Anayasa Mahkemesi’nin ilk başkan vekilliği görevinden emekli olmuş Tevfik Gerçeker’den uygun biri bulunamazdı.

Anayasa Mahkemesi’nden Diyanet’e gelen Gerçeker de koltukta 13 ay oturur.

Ardından gelen din adamı İbrahim Elmalı’nın görev süresi ise 11 ay sürecektir. Görevden alınma gerekçesi  vahimdir: Hz. Muhammed’in doğum kutlamaları için Tunus ve Libya’ya yaptığı ziyaret... Ziyaretin ortasında bağlı olduğu Devlet Bakanı Refet Sezgin tarafından nezaketsiz bir şekilde geri çağrılır. Gerekçeler arasında heyetinde şeriatçı isimler olması, Tunus’ta Müslüman Kardeşler’le görüşmesi vardır...

Devletin dinle meselesi bu altı yılda bitmez. Evrin gider Evren gelir. “Kur’an aslında öyle demiyor”cu general hevesinden bir şey değişmez. Diyanet laik devletle Müslüman halk arasında tampon bölge olarak kalır. Bazı başkanlar arada ezilir, bazısı enflasyonla mücadeleye kadar denileni yapar.

Diyanet için bundan sonra atılması gereken adım özerklik. 1952 yılında Başbakan Menderes’e, Ali Fuat Başgil’in sunduğu taslaktaki ifadeyle “muhtariyet”.

Ama bunu yaparken devletin el koyduğu, dinî işler için kullanılmak üzere vakfedilmiş vakfiyelerin de kendi ayakları üzerine duracak özerk Diyanet’e devri şart.

Zannedilenin aksine Diyanet gibi kurumlar Türkiye’ye özgü değil. Kurucu anayasasının ilk maddeleriyle din-devlet meselesini kesin olarak ayıran ABD örneği bir tarafa, Avrupa’da Diyanet benzeri devlet-din ilişkilerini düzenleyen, dinî hayatı, kiliseleri finanse eden yapılar var. Kilise bakanlıkları, kilise vergileri, bizzat devletin kilisesi olan ülke örnekleri sıralanabilir.

Özerk Diyanet, uzun süre dünyadaki bu örneklerden habersiz ve dinî hayatın sürebilmesi için pratik nedenlerden kopuk olarak yapılan laiklik-Diyanet tartışmaları için de bir orta yol anlamına gelecektir. Ama bundan daha önemlisi bu, dinî hayatın sivilleşmesine de katkı yapacaktır.

“Dinî hayatın sivilleşmesi” kavramı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Çankaya vizyon belgesinden. Başbakan Davutoğlu’nun attığı son adım da Diyanet’in özerkleşmesine doğru ilk adım olarak yorumlanabilir.

Önceki akşam TRT Haber’deki 3GÜN programına konuşan Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez bu özerkliğin gereğini yerine getirebilecek donanımda ve duruşta bir isim.

Programda Başkan Mehmet Görmez’in, IŞİD meselesini İslam dünyasının dördüncü buhranı olarak tarif edişini izlemeyenlere tavsiye ederim. Mesainin, komploculukla topu başka yere atmadan sivillere yönelik katliamlara Kur’an âyetlerinden fetvalar bulan örgütlerin itikadi dayanaklarına, tekfirciliğe İslam içinden itirazlar yükseltmeye yoğunlaştırılması vurgusu da çok kıymetli. Bunu da devletlerle iç içe geçmiş din adamları yapamaz. Suudi Ailesi’nin ikbali için konuşan, Mısır’daki Ezher Şeyhi gibi darbecilere yârenlik yapan, İran’da devletin günahlarının bir parçası olmuş, Türkiye’deki gibi bürokrasinin uzantısı dinî otoriteler bunu yapamazlar. Paris’ten çıkıp IŞİD için ölmeye giden bir Faslı genci bu ağır, sıkıcı, soğuk yapıların sözleri durduramaz...

Önceki gece dünyaya seslenen Obama bile IŞİD’in kendi için kullandığı İslam Devleti adına “ne İslami ne de devlet” diye itiraz etti.

Peygamberi dünyaya “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” diye gönderilmiş bir dinin mensuplarının Hüseyin Obama’dan fazlasını yapma zamanı…

Ve bunu yapabilmesi için Türkiye için de Diyanet’i zincirlerinden kurtarma zamanı…