• 10.11.2014 00:00
  • (3407)

 Atatürk, Hacı Bektaş, Hz. Ali, Mahsuni Şerif, Che Guevera, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya, Hz. Hüseyin…

Sırasıyla bütün bu isimlerin fotoğraflarının meydanında yan yana asılı olduğu bir Anadolu kasabası.

Halı üzerine işlenmiş o fotoğrafların bulunduğu hediyelik eşya tezgâhına bakan meydana doğru Başbakan ilerlerken bürokratlar tedirgin.

Geçen yıl bakan Bekir Bozdağ’ın saldırıya uğradığı meydan burası. Alevilerin şiddetle karşısında durduğu Suriye politikalarının mimarı olan Davutoğlu’nun Başbakan olarak ilk Hacı Bektaş tecrübesi bu.

Ama beklenen olmuyor. Meydanda bekleyen kalabalığın alkışları arasında Hacı Bektaş-ı Veli dergâhına giriyor Davutoğlu.

Dergahın girişindeki kapıdan koruma ve bürokrat kalabalığının arasından hızlıca geçerken, kapının içine yapılmış Atatürk’ü 1919’da geldiği Hacıbektaş’ta bir masada kahve içerken gösteren kabartma heykeli ve yanında “Atatürk burada dinlenmiştir” yazısını ve tabii “bu büyük eseri” bu tarihi dergaha kazandırmanın gururuyla adını levhaya kazdıran eski Kültür Bakanı’nın adını görmüyor.

Aslanlı Çeşme’den su içiyor. Çeşmenin suyunun, kaynağına kondurulan TOKİ yüzünden birkaç yıl önce kesildiğini, suyun başka bir yerden getirildiğini öğrenmemiş de olabilir.

Kısa bir süre önce tören için Ankara Belediyesi’nden ekipler gelip çevre düzenlemesini yapmışlar. Davutoğlu, geçen yıl Aşura Gününü geçirdiği Necef’in Valisi Zurufi'yle birlikte, onun getirdiği Kerbela toprağıyla dergaha bir ağaç dikti.

Sonra aralarında ortamın ruhuna pek de uymayan bir husumet olan organizasyonu yapan derneğin başkanı eski belediye başkanı ve emekli general olan belediye başkanıyla birlikte salona geçiliyor.

İşte ondan sonra sahneye Hacı Bektaşlıların önce kısık “eyvallah” sesleri, sonra hararetli alkışlar ve amin sesleriyle eşlik ettikleri Hoca çıkıyor.

 “Selam olsun piri evvel Hazreti Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli'ye. Selam olsun, onun erkanını asırlarca sürdüren dedelere, babalara, zahitlere. Selam olsun abidlere, aşıklara. Selam olsun bu yolun yolcusu dostlara, canlara” diye başlayan gülbanklarla, Makalat’tan, Nurhak Semahı’ndan “El ele el hakka’yla, Kul Himmet’le, Aşık Mahsuni Şerif’le süren, ham ervahın pişmesi”nden, musahibliğe, mihmandan, ikrar verip, nasip almaya, tek tek adlarını saydığı 12 İmam’dan, Kerbela mersiyelerine uzanan konuşma bir Alevi-Bektaşi kültürüne saygı duruşu kuşağı gibi akıyor…

“Ben buraya bir siyasi konuşma için gelmedim, destur almaya geldim, ikrar vermeye geldim” diyen Başbakan, tek tipçi modernist politikaları başlattığı 2. Mahmud’un Bektaşi Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmasından, yani resmî tarihin  ‘Vakay-ı Hayriyye’sinden hiç de hayırla bahsetmiyor. Bu belki de 1826'dan bu yana Yeniçerilerin halli için Sadrazam/Başbakanlık düzeyinde bir ismin ağzından dökülen en net eleştirel cümleler.

Dersim, modern Kerbela'ydı diyerek, özrü tekrarlıyor. CHP'nin de aynı özrü dilemesi gerektiğini söylüyor. Ama ne mümkün. Hacıbektaş’ın CHP’li, sıkı Kemalist emekli tuğgeneral belediye başkanı, konuşmanın ardındaki ödül kısmına geçilince, bir elinde Davutoğlu’nun hediye ettiği Zülfikar, bir elinde de mikrofon  “Dersim’i bırakın, kapatın artık” deyiveriyor.

Salondan gelen homurtu seslerini ağzından dökülen “Dersim varsa Suriye de var” cümleleri gidermiyor. Salondaki homurtuyu “Bunu Tuncelililere sormak lazım” diyen muhafazakar Başbakan’ın sözlerine gelen destek alkışları bitiriyor.

Tuhaf bir an.

Ama daha tuhafı, Başbakan’ın Kültür Bakanlığı’na bağlı müze statüsündeki Hacı Bektaş türbesine girişin Konya’daki  Mevlana Müzesi’yle birlikte artık paralı olmayacağını ilan etmesi…

Tuhaf olan tarafı, türbeyi ve dergahı devlete bağlı parayla girilen bir müze yapanın da bu müzenin her yerinde resimleri, heykelleri olan Atatürk’ün devrim kanunları olması…

Alevi sorunları denilen paketteki diğer pek çok mesele gibi demek daha doğru.

Diyanet o devrimlerle açıldı çünkü.

 

Yine o kanunlara göre Davutoğlu’nun konuşmasının başında selam verdiği dede, baba, zahit, abid de yok, yasak.

Altında DP’nin kurucularından Refik Koraltan’ın imzası olan 30 Kasım 1925  tarihli ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanuna göre de burada etrafında toplanılan yer de ne dergah ne de türbe.

Şaşırmayın. 1948’den sonra CHP kurultayında Atatürk’ün etnoğrafya müzesindeki kabrini, inşa halindeki Anıtkabir’i ziyaret etmenin bile bu kanuna muhalefete girebileceğini tartışmış bir ülkeden bahsediyoruz (Bu konuyla ilgili Mehmet Ö. Alkan’ın Toplumsal Tarih dergisinin son sayısındaki makalesi)

Devrim kanunları o kadar dokunulmaz ki, partiler, Siyasi Partiler Kanunu’na sokulmuş bu kanunların “Hükümlerine aykırı amaç güdemezler ve faaliyette bulunmazlar”. Yani eğer Hacı Bektaş Belediye Başkanı kafasında bir Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın canı çekerse, “Hacı Bektaş Müzesi’ni türbeleştirmek, dergahlaştırmaktan” AK Parti’ye kapatma davası bile açılabilir.

Pirlerkondu olan doğduğu kasabanın adını devrimlere aykırı bulup Taşkent yapan tek tipçi anlayışı eleştiren Başbakan’ın bu Hacıbektaş ziyaretiyle yeniden kapağını açtığı Alevi açılımının önündeki tek engel Kemalist tek tipçilik de değil. Sünnilerin hassasiyetleri, kaygıları, Alevilerin güvensizlikleri, parçalanmışlıkları, 1400 yıllık tarihinin yükü bu açılımın ayağına dolanıp duracağa benziyor. Tabii sınırların bir adım ilerisinde olan bitenlerin sancıları da…

O yüzden Davutoğlu ''önce hukuki adım değil, iletişim ve güven” diyor. Bir sonraki durak da bu yüzden muhtemelen bir cemevi olacak…