• 24.11.2014 00:00
  • (3126)

 Başbakan Davutoğlu bugün Dersim’e gidiyor. Bazı haberlere göre ‘Tunceli’ye giden son Başbakan Davutoğlu olabilir. Dersim Katliamı’na “Modern Kerbela” diyen bir Başbakan’ın, sonu katliamla biten bir toplum mühendisliği projesinin ismi olan Tunceli adını değiştirmesi kimseyi çok şaşırtmaz.

Peki neden şimdi? Neden 75 yıl beklendi? Neden otoriter, milliyetçi, İslamcı olduğu söylenen muhafazakâr bir iktidara kadar bu yüzleşme yaşanamadı?

İki yıl önce Dersim Katliamı’nın arka fonunda yer aldığı ilk yüzleşme romanlarından birini yazan ünlü bir sosyalist-aktivist yazar bir röportajında “peki siz ne zaman öğrendiniz” sorusuna şöyle cevap vermişti:

“Son 8-10 yıl içinde oldu. Şunu biliriz; 'Kürtler zulüm görmüş', 'Dersim'de isyan bastıracağız derken halka zulüm edilmiştir, ölümler kalımlar vardır...' Ama, aslında ne olmuş? sorusunun cevabına ancak yürek ve vicdan gözüyle işin ıcığına cıcığına baktığın zaman ulaşabiliyorsun. Hatırlarsanız 'Dersim'in Kayıp Kızları' gibi cesur çalışmalar, birtakım ipuçları son yıllarda ortaya çıkmaya başladı...”

Halbuki aynı röportajda "yeni ortaya çıktı" denen "ipuçlarının” da aslında 70 yıldır gözümüzün önüne durduğunun iyi bir örneği var:

“Tesadüf işte... O günlerde ev taşıyacaktım ve evdeki her şeyi topluyordum. Annemin boşaltmamış olduğum bir çekmecesinin içinden bu madalya çıktı. Madalya beni değil ama bir bakıma romanı kurtardı. Simgesel bir anlam kazandı. Madalyada '3. Ordu Manevrası Hatırası. Tunceli' yazıyordu, ortasında da Kemal Atatürk imzası vardı. Kırımın en yoğun olduğu dönemin sonu, 26 Ağustos 1938 tarihini taşıyordu. O sıralarda romanı yazabilmek için Dersim olaylarıyla haşır neşir olduğum, çok etkilendiğim için bu madalyayı bulunca kendimi çok kötü hissettim. Böyle durumlarda insanın ilk tepkisi 'Bu olamaz, bu benim babama ait değil, tesadüfen gelmiş olmalı, belki bir arkadaşınındı' demek oluyor. Sonra 'Babam acaba o tarihlerde oralarda mıydı' sorusu kurt gibi düşüyor insanın içine. Gerçeği öğrenmek istiyorsunuz, araştırıyorsunuz. Sonunda babamın o tarihlerde Trabzon'da, umumi müfettişlik askerî danışmanı olduğunu öğrendim. Başka fotoğraflara, notlara baktım. Annemin o dönemki mektupları hep Trabzon'dan. Bu tabii beni biraz rahatlattı. Ama rahatlatması babamın orada kurmay subay olarak, harekâtın yönetiminde katkısı olmadığını göstermiyor. Yine de, açıkçası ben öyle olmadığına inanmak istiyorum...”

Subay babasının, Atatürk’ün, birinci Dersim operasyonu sırasında (Haziran 1937) geldiği ve operasyonu yönettiği (kaldığı köşkte hâlâ sergilenen üzerinde kendi el yazılarının olduğu operasyonun askerî haritası bulunan) Trabzon’da, 1936’ya kadar Dersim’in içinde olduğu 3. Müfettişlik’te askerî danışmanlık yapmasına, 1938’deki ikinci Dersim operasyonundan madalyası olmasına rağmen, katliama bir katkısı olmadığına inanmaya çalışan iyi bir evladın ki en masumu…

Suça ortak günahlar içinse 70 yıldır entelektüellerin, tarihçilerin, siyasetçilerin önlerinde duran binlerce, onbinlerce ipucuyu, katliam izini görünmez kılan perdeyi biraz aralamak gerek…

Bu Türkiye solunun da karanlık bir hikayesi aynı zamanda.

Roman yazarına o kutuyu şimdi açtıran geldiği Türkiye Komünist Partisi geleneğinin en önemli isimlerinden Şefik Hüsnü, Şeyh Said isyanı için şöyle yazmıştı: “1925 yılı başında Kürtlerin büyük dinci, gerici ayaklanması, milliyetçi burjuvaziye Anadolu'nun doğu vilayetlerindeki feodal düzenin kalıntılarını tasfiye etmek için iyi bir fırsat oldu...”

1928’de Komünist Enternasyonale sunulan raporda ise isyanın bastırılması yetersiz bulunuyordu:

“Kemalist iktidar, Kürdistan'daki ünlü karşı-devrimi (1925) bile bu bölgede feodal toprak ağalığını tasfiye için kullanamadı. Sadece Kemalist hükümete düşman birkaç feodali cezalandırmakla yetindi.”

O yüzden 27 Haziran 1937’de Komintern’e Dersim İsyanı başlıklı rapor sunan Marat’ın (73-83 yılları arasında TKP’nin genel sekreteri İsmail Bilen) rapor “Dersim’de yeni bir irtica hareketi oldu. Yeni bir Kürt isyanı koptu” diye başlamakta ve şöyle devam etmekteydi:

“Yani mürteci, Dersim beylerinin kaldırdıkları irtica isyanında Kürt köylülerinin, Dersimli fakir emekçi halkının, asker Türk köylülerinin ve halkının kanları akmıştır.”

İki gün sonra bu kez Rasim Davaz (Ki onun da İsmail Bilen olduğu düşünülmektedir) imzasıyla Komintern’in yayın organı Rundschau'da çıkan “Yeni Bir Kürt Ayaklanması” başlıklı yazıda da “Bugün Kemalist hükümetin enerjik reformları yüzünden kendi iktidarlarını tehdit altında hisseden feodal unsurların ümitsiz bir direnişiyle karşı kaşıya bulunuyoruz” deniyor, Naşit Hakkı’dan şu cümlelere ‘doğrudur’ diyerek yer veriliyordu:

“Bugün on binlerce vatandaşımızın, sayıları birkaç yüzü geçmeyen reislerin, seyitlerin ve bunların akrabalarının kuşaktan kuşağa, elden ele geçen oyuncağı olma bahtsızlığına uğramış durumdadır. Bu vatandaşlara uygarca yaşamanın, onların şimdiki yaşayışlarından tamamen farklı bir şey olduğunu anlatabilmek için, her şeyden önce onları, bu bir avuç eşkıyanın kölesi olma durumundan ve egemenliğinden kurtarmak ve bu vatandaşlara özgür olma hakkını ve hayatlarını kazanma hakkını vermek gerekir.”

‘Merkez’ böyle deyincei uyduların aksini söylemesi beklenemez. Dersim harekâtına Sertellerin solcu-muhalif Tan gazetesi en az CHP medyası kadar hararetle destek vermiş, haberlerinde operasyondan “Dersim belasından kurtuluyoruz, çapulcular hesap veriyor” cümleleriyle bahsetmişti.

Dersim Katliamı olurken büyükler böyle buyurunca Sovyetlere bağlı TKP geleneğinde Dersim diye bir mevzu hiç olmadı. Bunun için özür de dilenmedi, bir hesaplaşma da yaşanmadı.

Sadece bu gelenek mi? Hayır Hindistan’ın Arnavutluk’un Kolombiya’nın köylerinde olan bitenle ilgilenen Türk solu, Dersim’de ne olduğuyla hiç ilgilenmedi.

Mihri Belli milli devrim yolunda ordunun faziletlerinden bahsederken, Mahir Çayan, feodalizm, ağalar, gericiliği döverken Dersim’den bahsetmedi bile. Doğan Avcıoğlu ise Türkiye’nin Düzeni’nde Dersim isyanından “Ağalığı tasfiye” bahsinde “Kürt isyanları üzerine birtakım beylerin sürülmesi bile, durumu değiştirmemiş, köylü, beylerin yerinde kalan nazır ve akrabalarına vergisini vermiştir. Dersim’de Seyyid Rıza, 230 köye hükmetmektedir” (cilt: 1, s. 481) ‘kaçırılan bir fırsat’ gibi bahsetti.

Hatta şöyle şeyler yaşandı:

“İstanbul Sultanahmet’teki FKF binasında bir toplantı oldu. Toplantıda Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan da vardı. Benim yazdığım bir yazıda, Cumhuriyet tarihindeki gerici hareketler sayılırken Şeyh Said’in de adı anılıyordu. Bazı Güneydoğulu arkadaşlar eleştirdiler. Hararetli tartışma oldu. Deniz Gezmiş arkadaşımız, Şeyh Said’in feodal bir şeyh olduğunu, yönettiği hareketin gerici karakterde olduğunu anlattı. Bir aralık şu sıra Özgür Gündem’de yazan bir arkadaşa öfkelendi ve tahta dolaba yumruk attı.” (Doğu Perinçek, Aydınlık, 07-05-2013)

Daha da fenası Türk solculuğunun evladı, aklı Komintern’de, Mao’da kalmış Kürt solu da Şeyh Said ve Seyyid Rıza hakkında uzun süre feodalite, gericilik, ağalık, emperyalist işbirlikçilik diskuru dışında bir şey diyemedi.

Sol’un Dersim sicili böyle de “özgür dünya”nın, Batı’nın Dersim Katliamı sicili çok mu parlak?

Onlar da aynı modernist paradigmadan Dersim’e ve katliama baktılar, modernleşmeye direnen geri, feodal unsurlar gördüler.

ABD İstanbul Büyükelçiliği maslahatgüzarı G. Howland Shaw’ın 25 Haziran 1937’de ABD Dışişlerine gönderdiği Dersim raporundaki tespitlerin Komintern’e sunulan rapordan çok farkı yoktu:

"Dağlık olan coğrafi yapısından ötürü bölgenin erişilmesi geri bir konumda bulunması ve bölge halkının geri kalmışlığı problemin temel hatlarını oluşturmakta. Hırsızlık ve eşkıyalık yörede oldukça yaygın ve yalnız yöre insanları değil komşu vilayetlerde ikamet edenler de bundan etkileniyor. Toplumun sosyal yapısı tipik feodal özellikler taşıyor ve geniş halk yığınlarının hükümetle tek irtibatını aşiret reisleri temin ediyor. En son ayaklanma, hükümetin, bölgenin sosyal ve ekonomik koşullarını ıslah etmek üzere geliştirdiği reform programını daha önce elde edilmiş haklara tecavüz şeklinde gören liderleri tarafından başlatıldı.” (Suat Akgül- Amerikan ve İngiliz Raporları Işığında Dersim, s. 52-55)

ABD medyası da hükümetinden farklı düşünmüyordu. New York Times, Haziran 1937 yılında Dersim haberlerinde köprü yapılmasına, askerliğe, eğitime karşı çıkan Kürt aşiret reislerinin isyanından ama daha çok isyanı isabetli atışlarla bastıran ilk kadın pilot Sabiha Gökçen’den bahsediyordu.

Kemalist medyanın, isyanın arkasında olduğunu iddia ettiği İngiltere ve İngiliz medyasının bakışı da farklı değildi.

19 Mayıs 1938’de İngiltere Deniz Kuvvetleri’nden Binbaşı Blackburn’ün İngiliz Dışişleri’ne yazdığı Türkiye Hakkındaki İstihbarat raporunda “Türkiye’nin son yıllarda karşılaştığı en önemli içişleri sorunu, ülke barışını tehdit eden Tunceli’deki isyancıların yarattığı huzursuzluktur. Bölgedeki isyancılar yenilik hareketlerinden, kıyafet değişikliğinden ve hükümetin hürriyetlerini kısıtlamasından memnun olmadılar” deniyordu. 1938 yılının Mayıs ayında Ankara’nın Londra’dan silah için altı milyon sterlin aldığı da eklenerek. 1938 yılınıTürkiye konulu, övgü dolu ekler veren The Times’a göre de “Eğitime karşı çıkan aşiretlerin” isyanıydı bu.

Daha ilginci İstanbul’daki İngiliz askeri ateşe Yarbay Ross’un 5 Eylül 1938 günü Londra’ya gönderdiği rapordu. Raporda İngiliz subay;  “Genelkurmay Başkan Yardımcısına ve diğer Türk subaylarına göre, son derece güzel bir yer olan Tunceli bölgesinin ilerde 'ikinci bir İsviçre' haline getirilmesi amaçlanmaktadır” demekteydi.

Bu sahadan, Dersim’den yazılmış bir rapordu. Çünkü aralarında Amerikan, İngiliz, Rus askeri ateşelerinin de olduğu askeri diplomatlar Üçüncü Ordu Tunceli Askeri Manevraları adı verilen İkinci Dersim operasyonunu bizzat yerinde izlemiş, Elazığ’daki askeri geçit töreninde bulunmuştu. İkinci Dünya Savaşı yaklaşırken hem Sovyetlerin hem Batı’nın Türkiye'yi Dersim’deki birkaç aşiret için harcama lüksü yoktu.

Yani Dersim Katliamı için “Hepiniz oradaydınız be” diyen Demirtaş haklı. Ama eksik.

Peki, PKK ne diyordu Dersim İsyanı’na?

27 Kasım 1978'de Diyarbakır'ın Lice ilçesi Fis Köyü’nde yazılan kuruluş manifestosunda Kürt kelimesi 34, feodal kelimesi 49 kez geçen bir örgütün uzun yıllar Şeyh Said ve Seyyid Rıza için hiçbir şey dememesi, onların mirasına sahip çıkmaması normal.

Ama daha fazlasını da yapmıştı PKK.

PKK’nın resmî yayın organı Serxwebun dergisinin Ağustos 1987 tarihindeki özel sayısında geçen ay olan bitenler bahsinde  "Yenisöğüt köyünde Ali Rıza Polat adlı ajanın ölümle cezalandırıldığı" haber veriliyordu.

Peki, kimdi Ali Rıza Polat? Seyyid Rıza’nın torunuydu. Bava İbrahim'in oğlu olan Ali Rıza Polat, Seyyid Rıza’nın ailesinden katliamda kurtulabilen sayılı kişilerden biriydi... Uzun yıllar batıda sürgün yaşayan Ali Rıza Polat, daha sonra memleketine dönebilmişti. 1986’da PKK tarafından ajanlık suçlamasıyla infaz edildi. (Polat’ın oğlunun da PKK’ya katıldığı ve dağda öldüğü (bir rivayete göre öldürüldüğü) iddia ediliyor.)

PKK bu infazla ilgili özür diledi mi, bilmiyorum. Buna ilk cesaret edenin neden muhafazakâr bir iktidar olduğunu merak edenlerse, sol feodalizm-gericilik tezleriyle boğuşurken 1969’da Necip Fazıl’ın Son Devrin Din Mazlumları kitabına bakabilir. Kitapta Dersim katliamı bahsi şöyle başlıyor:

“En aşağı 50.000 müslümanın kanını ve canını ihtiva etmesi bakımından, kalın hatlarıyle bir harita gibi çizdiğimiz ve şu anda yalnız ana prensip ve mânasıyle tesbit ettiğimiz bu facianın, tarihte bir benzeri gösterilemez. Cesetleri değil, mânaları muhakeme ve idam eden tarih, bakalım bu 50.000, çocuk, genç, ihtiyar, kız, kadın, hasta, alil Müslüman cesedine karşılık kaç ferdin mânası üzerinde ebedî idam karari verecektir?”

Ama muhafazakarlar da bu erken uyarının hakkını uzun yıllar vermiş sayılmazlar. Dersim’le yüzleşmek için Türkiye’nin Kemalizmle ve modernist toplumsal mühendislikle hesaplaşmaya başlaması gerekti. Muhafazakarlar bu hesaplaşmayı önce yaptılar, o yüzden özür sırasının en önüne geçtiler. Ve bu yüzden Kürt meselesini çözmek için masaya oturdular.

Dersim’den özür sırasının daha uzun olacağını söylemeye gerek var mı?