• 5.12.2014 00:00
  • (3149)

 Tan gazetesine baskının üzerinden 69 yıl geçti. Baskının bu yıl dönümünde 69 yıl önce İstanbul Üniversitesi’nden CHP’li öğrencilerin yakıp yıktıkları Cağaloğlu yokuşunun başındaki Tan Matbaası’nın yerine yapılan Halil Lütfü Dördüncü İşhanı’nda Tarih Vakfı “Yokuşun Başı: Demokrasi Mücadelesinde Tan Gazetesi" adlı bir sergi açtı.

Tan Gazetesi’nin İkinci Dünya Savaşı yıllarında anti-faşist, demokrasiye geçiş yıllarında hürriyetçi, çok partili hayatı savunan bir yayın çizgisi olduğu  tartışılmaz.

Ama Tan’ın arşivine yakından bakınca yine de karşınızda gurur duyulacak bir entelektüel ve gazetecilik hikâyesi çıkmaz.

Dersim isyanındaki en aşağılayıcı başlıkları atan, dindarlara kara cahil, Ortaçağ zihniyeti diye saldırmanın en lümpen örneklerini veren buz gibi Kemalist bir gazeteydi de aynı zamanda Tan.

Ama herhâlde Tan gazetesini basan gençlik grubunun liderlerinden birini önce Basın Konseyi’nin başına ardından da Gazetecilere Özgürlük Platformu sözcülüğüne seçen bir gazetecilik geleneği içinde o kusurlar fazla göze batmaz.

Aynı baskında bulunmuş, sonra önüne gelen her darbeyi destekleyip, ömrünün geri kalanını da başka bir darbe için paşaları ikna turunda geçirmiş “meslek büyükleri” olan bir gazetecilik geleneğidir bu.

Cumhuriyet rejiminin ölümüne yandaş gazeteciliği olarak doğmuş, doğdurulmuş, parası verilmiş, yoksa binası verilmiş, kâğıdı bitince kâğıt verilmiş, darbelerden sonra devrim meclislerine aza yapılmış, hiç olmadı 9  Mart’ta darbe örgütlemiş, kongrelerden genel başkan, Başbakan seçmiş, değişmez iktidarlara sırtını dayayıp siyaseti, halkı, Kürtleri, dindarları, Ermenileri dövmüş bir gazetecilik ekolü bu…

Birinci Cumhuriyet gazeteciliği diyebileceğimiz bu ekolün karşısına, 80’lerin ortasında yeni ve genç kuşak Cumhuriyet gazeteciliği çıktı. “Çok büyük” fikri itirazlarla…

1986’da Cumhuriyet 10 Kasım yazısını yazan Hasan Cemal, Atatürk’ün çağdaş uygarlığı ve özgürlükçü demokrasiyi hedeflediğini yazınca, İlhan Selçuk “Hayır, Atatürk hiçbir zaman özgürlükçü demokrasi demedi, sadece çağdaş uygarlık dedi” diye itiraz etmişti mesela.

Sonra bu ‘büyük’ çelişkiler sürdürülemez oldu, Cumhuriyet okulu dağıldı. Bugün merkez medyanın çekirdeğini oluşturan tüm meşhur isimler bu okulun öğrencileridir hâlâ.  Ucu Atatürk’e çıkan, İttihatçıların eski merkez binasından o ekolün…

Türkiye'de medya her zaman iktidar yandaşı oldu. Önce rejimin gerçek sahiplerinin yandaşı, askerlerin yandaşı, büyük holdinglerin yandaşı, sonra da meşrebine siyasi partilerin yandaşı en son hatta polislerin, savcıların, cemaatlerin yandaşı…

Demirelci, Ecevitçi gazeteciler yok muydu? Evren’in tablolarını satın almak için medya patronları yarışmıyor muydu? Özal düşmanlığı gazetecilik miydi? 90’lar boyunca medya Mesut Yılmazcı, Çillerci diye bölünmemiş miydi?

Bu sırada hangi büyük mevzulardan bahsetti gazeteler?

Kocatepe zırhlısını Türk jetlerinin batırdığı bile yıllar sonra yazılabildi. Askerlerle ilgili ilk eleştirel haber 1986’da çıkabildi, ilk Kürt sorunu lafı 1987’de kullanıldı.

Ne tesadüf ki üçünün de birden altında bu ekolden yetişmemiş Mehmet Ali Birand’ın imzası vardı.

80’ler 90’lar boyunca Kürt meselesinde olan biteni bu medya örtbas etti. 90-95 arasındaki faili meçhulleri, köy yakmaları, köylerin bombalanmalarını bu medya görmedi. İstanbul’un ortasında gazete bombalandı, üçüncü sayfa haberi olarak verildi. Askerî vesayet diye bir kavram bile ortalıkta yoktu. Gazetecilerin, patronların paşalarla karargâhlarda buluşup hükümete karşı iş birliği imkânlarını araştırması üzerinden 10 yıldan az geçti.

İşte bu medyanın parçası olmuş, bu medyada çalışmış, 80’lerde, 90’larda, 2000’lerde gazetecilik yapmış, bu suçlara isteyerek istemeyerek ortak olmuş, son dönemde cemaat operasyonlarına alet olmuş insanların, ortalıkta gazetecilik raconu kesmeye çalışması en hafif tabirle küstahlıktır.

Bu ülkede karşıt fikirdeki gazetecileri yandaşlıkla suçlayıp, gazetecilik dersleri verecek, hatta bir de utanmadan meslekten aforoz edecek durumda, statüde gazeteci yoktur. Herkesin karanlık tarihi oturup işini bu kez daha iyi yapmaktan daha fazlasına yetmez.

Mustafa Karaalioğlu, Yusuf Ziya Cömert ve Mehmet Ocaktan’ın görevden alınması üzerine yazılıp çizilenlerden bahsediyorum.

Oh olsunlar, siz zaten gazeteci değildiniz ki diye racon kesenler bu karanlık medya tarihinin bir parçası değil miydiler?

Onların ortak olduğu, içinde olduğu o eski medyanın yaptıklarından daha kötü ne yapmıştı ki bu üç isim?

Her gelen darbeye manşetten selam mı göndermişlerdi?

Kenan Evren’le dünya seyahatlerine çıkıp, onu Atatürk’ün meşhur tren pozunda çekebilmek için koşarken ayakları kayıp düşmüş müydü?

Kürt köyleri yakılırken, uçaklarla bombalanırken, devlet fail-i meçhul cinayetler işlerken sayfalarında Televolecilere göbek mi attırmışlardı?

Ansiklopedi kavgasında patrona yalakalık için arkadaşların sesini gizlice çekip manşet mi yapmışlardı?

Yoksa askerlere Genelkurmay başkanlarından siyasi demeç almak için basın toplantılarında yalvararak sorular mı sormuşlardı?

İlk Nobel ödüllü yazarlarını protesto edip, Kürtçe klip çekmek isteyen sanatçılarını şerefsiz diyen manşetten sürgüne ölüme mi gönderdiler?

Partilere kongrelerde genel başkan seçtirip, leydi, Gandi falan mı ilan ettiler?

Başörtülü milletvekilini devletle beraber linç etmek için boşanma hikâyelerini mi araştırdılar? Başörtülü kızların okula gitmemesi için kampanya mı yaptılar?

Ne yapmışlardı meslekten aforoz edilecek kadar?

Bir siyasi partiyi destekleyen gazeteci hiç mi görmediniz? Genel yayın yönetmenlerini genel başkan yardımcısı yapmadılar ya?

Suçları 28 Şubat’a kısıtlı imkanlarla çıkardıkları gazetelerinde direnmek miydi? Yıllardır gazeteleri olmayan toplumun yarısının hissiyatını yansıtmaya çalıştılar, 90 yıldır halkın çoğuna düşman bir medya geleneğine karşı yeni bir medya oluşturmak için kısıtlı imkânlarla uğraştılar, belki hatalar da yaptılar, aşırıya kaçtılar, zaman zaman tecrübesizliklerinin, siyasi öfkelerinin kurbanı oldular ama samimiyetle ve merkez medyanın yarısı imkânlarla inandıkları bir siyasetin, fikriyatın medyasını oluşturmaya çalıştılar.

Sizin 90 yıldır yaptığınızı son 12 yılda yapmaya çalıştılar. Bir farkla. Darbecilik yapmayarak, siyaseti savunarak, demokratikleşme adımlarını alkışlayarak, Kürt meselesinde çözümü savunarak, Alevilere, Ermenilere düşmanlık etmeyerek…

Merkez medyada barındırılmayan liberallere, solculara, demokratlara kapılarını açarak. Kutuplaşmaya, tahammül eşiklerinin düşmesine rağmen, hâlâ bugün en farklı sesler bu isimlerin çıkardığı gazetelerde yazabiliyor o yüzden…

Bırakın aforozu, sizin Birinci Cumhuriyet gazetecilik ekolünüzün performansının yanında Pulitzerlik bir performans sayılır bu.

Türkiye’de yüzde 30’un gazeteleri olduğu gibi, her zaman en az yüzde 50’nin hissiyatını yansıtan gazeteler de olacak. Hakareti, aforozu, bunlar da gazeteci mi ukalalıklarını bırakıp farklı seslerle saygı duymayı öğrenin, itibarsızlaşan, tembelce, özensizce yapılan mesleğinizi daha iyi nasıl yapabileceğiniz üzerine kafa yorun.

Toparlanın, gitmiyorlar...