• 9.12.2014 00:00
  • (3333)

 Havaalanı’nda bavulunu beklerken bavulların döndüğü bantın kenarına oturmuş gazetesini okuyan yalnız bir adam. Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldığının açıklanmasından sonra New York’tan İstanbul’a dönen Orhan Pamuk’a ertesi gün Hürriyet gazetesi bu fotoğrafla hoş geldin demişti.


Nobelli ilk Türkiyeli Pamuk’u havaalanında yayıncısı ve gazeteciler dışında kimse karşılamaya gelmediği gibi bir de havaalanının 1 saatlik bavul bekletme eziyetiyle karşılaşmıştı.

8-9 yıl öncesi Orhan Pamuk için ekstra ağır havası düşünüldüğünde bunun kasten yapılmış bir eziyet olma ihtimali bile akla geliyor.

Nobelli yazarını protesto edip kutlamayan Cumhurbaşkanı’ndan,  Hürriyet’in başını çektiği linç medyasına,  “o sözleri söyledi diye verdiler yoksa Yaşar Kemal’in hakkıydı” diye dövünen entelektüellerinden, mahkemesini basıp arabasını yumruklayan, yumurtalayan ‘sivil toplum’una kadar kimse rahat bırakmayınca Orhan Pamuk da daha fazla dayanamayıp ABD’ye kaçmıştı.

Sekiz yıl sonra Hürriyet gazetesinde Pamuk’u İstanbul sokaklarında, hatta Beyşehir’de bir kahvehanede not alırken gösteren fotoğrafları görünce aştığımız o günler geliyor akla.
“Düşünce özgürlüğünün yerlerde süründüğü” günlerdi.

8 yıl sonra Pamuk,  aynı cümleyi yeni kitabı Kafamda Bir Tuhaflık’ın tanıtımı için sekiz yıl önce onun düşünce özgürlüğünü yerlerde sürükleten mecralarının başında gelen Hürriyet’e verdiği bir röportajda bugünkü Türkiye için kullandı.

Röportajın bir yerinde Nobelli bir edebiyatçıya şöyle bir siyasi komiservari sorgu sorusu sorulduğunu görünce insan bir an için hak veriyor Pamuk’a:

“Kitap pek çok toplumsal olaya değiniyor. 6-7 Eylül, askeri darbeler, Madımak... Ama Gezi yok. Hikâyenin önüne geçmesinden mi çekindiniz?  

Pamuk: Böyle bir soru bekliyordum.”

“Buradan hesaba çekileceğimi bekliyordum” diyor yani. Ne de olsa  “Gezi’ye sessiz kaldı” diye linç edilmişliği var. “Tabii Esad gitsin, muhalifler silahlandırılsın” diyen bir bildiriye imza attığı için linç edilmesinden sonraki tabii.

“Gezi’yi benim için saygın ve cazip kılan, laik orta sınıfların sokağa çıkıp..” diye başlayan cevabı sırasında, herhalde aklından mahkemesinin önünde “sokağa çıkan” Bedri Baykam’ın Yurtsever Hareketi’nin Rockçısından tiyatrocusuna, prodüktöründen, yazarına  hepsi sonra sıkı Gezici olan laik orta sınıfı gelmiş olmalı ki “Gezi’de hayatının anlamını buldum”a kadar çıkan çıtanın epey altında övgülerle sürdürmüş cümleyi…

Röportajdaki sorgu sual Erdoğan’ın Nobel ödülü için söylediği cümleler hakkında ne düşündüğü sorusuyla devam etmiş. “Bence Sayın Başbakan benim Nobel aldığımı duymuş olmalı! Çünkü kendisi telefon edip beni çok nazik şekilde tebrik etmişti o zaman. Başbakan diyorum, Cumhurbaşkanı! (Gülüyor)” Sanki bu cevap sadece Erdoğan’a değil, düşünce özgürlüğü yerlerde sürünürken Başbakan Erdoğan’dan gelen tebrik telefonunun yeniden hatırlatılması gereken epey insan var. Mesela Orhan Pamuk’un kendisi…

(Bu arada Pamuk’un atıf yaptığı Türkiye’de düşünce özgürlüğü Kuveyt’ten kötü gösteren Freedom House raporunu da, aynı kanaate varmasında etkili olduğu anlaşılan “arkadaşların”dan birinin yazma ihtimali çok yüksek. Referanslarını biraz çeşitlendirmekte fayda var.)

Tabii ki Pamuk’un romanın esas hedef kitlesi olan kentli insanlara ulaşmak için Hürriyet’e röportaj vermesi çok anlaşılır. Röportajın altına sayfalarca yazılmış ihanet, unutmayacağız temalı okur görüşlerine bakılırsa, Pamuk Hürriyet’e daha çok Erdoğan’lı Gezili röportaj vermeli. Yoksa şahsi düşünce özgürlüğü bu fikirlerin ilk iktidarında yine yerlerde sürünebilir.

İnşallah Pamuk bir daha hiçbir zaman New York’a girmek zorunda kalmaz, dünyanın başkenti dediği İstanbul sokaklarında özgürce dolaşıp, romanlarını yazar…

Peki Orhan Pamuk neden ABD’ye gitmek zorunda kalmıştı?

Röportaj kılığındaki siyasi komiser sorgusunun esas bu yazıya ilham olan  diyaloğuna göre Pamuk da hâlâ tam olarak bu sorunun cevabını bilmiyor:

“Soru: Yolsuzluklara nasıl bakıyorsunuz?

Pamuk: 17 Aralık’tan sonra YouTube’da ve başka yerlerde gördüklerim beni rahatsız etti.”
İyi bir okuru olarak biraz yardımcı olabilirsem ne kadar mutlu olurum…

Orhan Pamuk’un Türkiye’den uzaklaşmak zorunda kalmasının nedenlerinin başında mahkemeler, linç atmosferi ama en başta Ergenekon’un suikast planı gelmiş olmalı.
Ergenekon’un Orhan Pamuk’a suikast planı yaptığını Türkiye, Ergenekon soruşturmasının 2008’in Ocak ayındaki dalgasından sonra öğrendi.

Pamuk ise daha sonra verdiği bir röportajda kendisinden bundan çok daha önce suikast planından haberi olduğunu açıkladı: “Ergenekon olayı çıkmadan 8 ay önce Ergenekoncuların beni öldüreceği ile ilgili bilgiler bana ulaştırıldı. Benimle ilgili öldürme planlarını gördüm, telefon konuşmalarını dinledim”

İddianameye göre suikast planlarının arkasında Kuvvayi Milliye Derneği başkanı olan emekli albay Fikri Karadağ  (şu meşhur yemin törenini yapan dernek) ve onun suikast timi (Muhammed Yüce, Selim Akkurt, Ayhan Çelik ve Coşkun Çalık) vardı.

Suikast planlarından bahsediyoruz çünkü savcıya göre Ergenekon’un hedefindeki isimler; Fehmi Koru, Osman Baydemir, Ahmet Türk, Sabahat Tuncel ve Orhan Pamuk’tu.
Peki, kimdi bu suikast timi? Karadağ’dan bahsetmiştik.

Muhammed Yüce, ordudan ayrılmış bir uzman çavuştu, sonra güvenlik şirketinde çalışmış, sonra da Kuvvayi Milliye Derneği Bursa şubesinde gönüllü olmuş. Onun Erzurumlu hemşehrisi Selim Akkurt ise 18 yaşında Erzurum’da kanlısını öldürüp İstanbul’a kaçmış, 23 yaşında İstanbul’da da bir cinayete daha karışmış ama yakalanamamış bir kaçaktı ve  işçi olarak çalışıyor. Diğer ikisi ise daha daha düşük profilli rolleri olan Erzurumlu akrabalarıydı.
İddianameye Muhammed Yüce ile Fikri Karadağ arasında 1 Ocak 2007’den itibaren görüşmeler başlamıştı. Şöyle görüşmeler: Yüce: DTP’yi bombalayacağım. Karadağ: Yok, sakın yapma.

Tapelere göre Yüce sürekli Karadağ’a, şunu indirelim, şunu vuralım diye tekliflerde bulunuyor. Karadağ da “çıkar bunları aklından, biz yapacağımız yaptık” türü engelleyici cevaplar veriyordu.
Esas konuşmalar ise Muhammed Yüce ve Selim Akkurt arasındaydı. İkili tuhaf bir şekilde “acaba kimi vursak” diye telefonda isimler vererek defalarca konuşmuşlardı. 

50 sayfanın üstünde tutan bu tapelerden 15 Eylül 2007’deki konuşma mesela şöyle:

Yüce: Albayla da görüştüm ben yine az önce.

Akkurt: Ne diyor o a.k.

Yüce: A.k onun da, "ben şu an tatildeyim" diyor. Komutan diyorum "olursa olsun" diyorum, "Biz her türlü varız, indirilecek adam varsa indirelim, her türlü arkasındayım" dedim. Bu Yeni Şafak gazetesinde Fehmi Koru mu ne var ya, bir tane gazeteci, o kafayı takmış, "tamam" dedim, "o bizde" dedim. "Sen sadece yeri ayarla" dedim, "sen bizi başkasına yönlendir" dedim. "Yani yapacağımız varsa yapalım bize destek olun" dedim. "Sebahat Tuncel'i biz indirelim" dedim. "Senin için indirelim" dedim. "Sen de bize yap" dedim.

Akkurt: Gazeteci kolay ya gazeteci erkek değil mi?

Yüce: Erkek, Fehmi Koru var ya a.k.

Akkurt: Osman Baydemir de o olabilir.

Yüce: Sebahat Tuncel'i dedim, mekân lazım bize, para lazım.

“Kimi vursak da yırtsak” konulu bu konuşmaların bir noktasında ikili eğer Kürt siyasetçilerden birini vururlarsa PKK’nın ailelerinin peşini bırakmayacağına karar verip bu sefer başka bir isme geçiyorlar. İddianameden okuyalım:

Tarih: 29 Eylül 2007.

Yüce:… adam diyecek devletin askeri var polisi var size mi kamış a..na koyam" "He iyice bizi vatan haini ederler de",

Akkurt: "He Ağca gibi oluruz ha",

Yüce: "Başka bişey dediğin Orhan PAMUK'u diyek a..na koyam"  
(Selim'in isim söylememesi konusunda uyarıda bulunduğu)

Yüce: "Ogün'ün hesabında trilyon varmış.. Ya işte ben şeyden korkarım işte bu a..na koyduğum Ahmet Mehmet'leri onlardan korkarım çevre var ya"

Selim: "Ya onları da PKK şey yapar….



Yüce: "Ya a..na koyam bunlar DİNK'İ HALLETTİLER hiçbir si..m olmadı, ne akrabaları ne çevreleri hepsi kahraman oldu çıktı a..na koyam, Biz ona diyek ki gelin biz Orhan'ı dökek",
Selim: "Yo Orhan'ın da şu an hiç sesi soluğu çıkmıyor a..na koydum adam oldu biliyor musun şu an….”

Telefon tapesi olarak Orhan Pamuk kısmı bu kadar.

Esad planlar ise yine tuhaf bir şekilde smslerde doğrudan anlatılmış.

Bu konuşmadan bir gün sonra Muhammet Yüce herhalde bir günde karar verip planlayıp, akrabası Coşkun Çalık’a şu smsi atmış:

“Hala oğlu, gazeteci Orhan Pamuk'u halledeceğiz, ben, sen, Halil (Selim Akkurt), Fuci (Ayhan Çelik) var, toplam 2 trilyon alacağız var mısın? Kurban Bayramı'ndan sonra hazır ol.”
Suikast planlarını yazmak için smsden daha güvenli bir mecra herhalde yok ki devam etmiş smsler: İki gün sonra  (2 Ekim):

Yüce: Gazeteci Orhan Pamuk var, onu halledeceğiz, 2 trilyon alacağız, hazırlıkları yapacağız, Hrant Dink'i vuranlarla Halil (Selim Akkurt) görüşmüş, Sedat Peker, Alaattin Çakıcı arkamızdalar. Emniyet Müdürü ve savcıyla da bu hafta görüşeceğiz. Ben sen, Halil (Selim Akkurt), Fuci (Ayhan Çelik) hazırlıklı ol.

Çalık: Her türlü hazırım hala oğlu, yeter ki haber verin.

Yüce o gece başka smslerle gün ve saat vererek ayrıntılarıyla suikasti yazmış. Bir tanesi şöyle:
“Allah izin ederse, Orhan Pamuk'un Kurban Bayramı'ndan sonra İstanbul'da konferansı varmış. Gece 02.00 gibi toplantı çıkışı halledecez. İlk başta 2 trilyon alacağız, iş bittikten sonra da 5 trilyon, bir tane villa, bir tane de benzin istasyonu alacaz, bunlar İstanbul'da, ama sonuçta kesin yakalanacağız bunu bil, Hrant Dink'i vuranlar gibi tüm Türkiye bizim peşimizde olacak haberin olsun.”

Bu Telefon ve smslerden bir ay sonra 17 Kasım 2007’de Selim Akkurt 10 yıl önce Erzurum’da işlediği cinayetten dolayı tutuklanıp, Erzurum’a götürülmüş. 22 Ocak 2008’deki Ergenekon dalgasında ise Fikri Karadağ ve Muhammed Yüce tutuklanıyor. 

O tutuklamalardan sonra Pamuk’a suikast planının tapeleri günlerce manşetlerden inmedi.
Aylar sonra suikastın tetikçisi olduğu söylenen Selim Akkurt iddianame çıkınca avukatları aracılığıyla bir açıklama yapar ve iddiaları yalanlayarak şöyle der: “Ben bu durumu 6 ay tek kaldığım cezaevinden davanın görüleceği Silivri Cezaevi'ne sevkimin yapılmasından sonra, 9 Ekim 2008 günü, Ergenekon iddianamesinden öğrendim”

Akkurt iki yıl boyunca mahkemedeki verdiği ifadeler pek dikkat çekmemiş olacak ki gazetelerde pek yer almamış. En ilginci 2009’da çıkan şu haber: “Tahliye olmam için ne söylememi bekliyorsunuz? diye soran Akkurt, itirafçı olması için cezaevinde kendisine baskı yapıldığını iddia etti.”

27 Ocak 2010 tarihli Ergenekon duruşmasında söyledikleri ise geniş haber olmuş. Şöyle demiş Selim Akkurt:

İtirafçı olmadan Ergenekon'dan çıkılmıyor. Ben de itirafçı olmaya karar verdim. Ben kaçak yaşadığım yıllarda, yıllarca polisin bilgisi dahilinde gezdim, dolaştım. Polis bana ne görev verdiyse onu yaptım. Kuvayı Milliye ve Fikri Karadağ ile onların teşvikiyle bağlantı kurdum.
Mahkeme Başkanı Köksal Şengün:  ''Kim onlar?'' 

Akkurt:  İsmail Erçelik, Mutlu Ekizoğlu, Ali Fuat Yılmazer denen ... beni aldattı. Bana dediler ki, 'biz PKK, DHKP/C ve Hizbullah'a operasyon yapacağız. Ancak onlar TSK'ya operasyon yaptı. Turan Çolakkadı ile de Celalettin Cerrah ve Zekeriya Öz oradayken görüştüm. Bunların da bilgisi var her şeyden. Fehmi Koru ve Osman Baydemir'e suikast yapacak gibi telefonda konuşmamı istediler. Muhammet Yüce ile suikast yapacaklarmış gibi telefonda konuştum.”

Ve bu ifadeden 3 gün sonra önce Muhammed Yüce, dört ay sonra da Selim Akkurt Ergenekon davasından tahliye edildiler.

Ne tuhaf di mi? 6 kişiye suikast planıyla yargılanan iki tetikçi suç şüphesinde değişim falan denerek bırakıldı. Fikri Karadağ ise dört yıl sonraki AYM kararını bekledi. Zamanlaması sahiden manidar.

Akkurt, cinayetten hükümlü olduğu için cezaevinde yatmaya devam etti.

Pamuk suikastı tetikçisi olarak yargılanan Selim Akkurt, geçen hafta Erzurum Cezaevi’nden İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na el yazısı ile bir mektup göndererek şöyle dedi:  “5 yıl önce Ergenekon duruşmasında bu örgütü deşifre etmeye çalıştım ama sesimi duyuramadım. Savcı Zekeriya Öz, polis müdürleri Ali Fuat Yılmazer, Mutlu Ekizoğlu ve İsmail Erçelik'in talimatları ile hareket ettim. Kendimi ihbar ediyorum. Fethullah Gülen terör örgütü üyesi olmaktan hakkımda işlem yapmanızı talep ediyorum."

Tam da Orhan Pamuk’un yeni kitabının çıktığı günlerde…

Yıllarca Orhan Pamuk’a Ergenekon’un suikast planı diye bilip, üzerine yazılar yazdığımız, Ergenekon davası hakkında belki yurt dışında en çok atıf yapılan hikayenin küçük bir özeti böyle işte.

Şimdilik diyelim. Belki bir gün bu amatör hikaye Orhan Pamuk’un elinde yazacağı ilk polisiye romana bile dönüşebilir. Kafamda bir tuhaflık-2 mesela. Biz okurları için ne büyük bir hediye olurdu bu…

Romanın ilk cümlesi de benden “17 Aralık’tan sonra gördüklerim beni rahatsız etti.”