• 25.12.2014 00:00
  • (2901)

 Çiğdem 

Albasan, Köklü Değişim Dergisi’ne kadın ve eğitim yazıları yazıyordu. 5 
Mart 2010 Cuma günü sabaha karşı ağır silahlı 10’dan fazla terörle 
mücadele polisi Ankara’da oturduğu evini bastı. Eşi Murat Albasan eşinin 
gözatlına alınmasına direndi. Çünkü eşi 3 aylık hamileydi. Polis 
hakkında bir tutuklama kararı olmamasına ragmen onu da gözaltına aldı.

Peki, 
ya 3 yaşındaki çocukları Muaz’a ne olacaktı? Almanya’dan yeni 
gelmişlerdi. Çok fazla akrabaları yoktu. 3 yaşındaki Muaz, 75 yaşındaki 
dedesine emanet edildi. Çiğdem Albasan, 5 aya yakın tutuklu kaldı, 
doğumuna kısa bir süre kala cezaevinden tahliye edildi. Eşi ise ondan 7 
ay daha fazla yattı.

Çiğdem Albasan’ın adı CPJ ya da Freedom 
House raporlarına girmedi. Türkiye’deki laik ya da muhafazakâr medya da 
onlarla hiç ilgilenmedi.

Çünkü karı koca Hizb-ut Tahrir üyesiydi.

Hizb-ut 
Tahrir (Kurtuluş Partisi) 1953 yılında Filistinli Takiyyuddîn Nebhâni 
tarafından kurulmuş uluslararası bir siyasi parti.. Partinin adıyla 
bütünleşen amacı Hilafeti geri getirmek, (Ama Raşidi Hilafet yani 
şûrayla seçimlerin yapıldığı İslam’ın ilk dönemlerdeki hilafet kurumu) 
Müslümanları bir İslam devleti altında buluşturmak. Ama parti, bunu 
yaparken şiddeti bir yol olarak kullanmayı reddediyor.. Bu yüzden 
aralarında Avrupa ülkeleri ve ABD’nin olduğu 40’a yakın ülkede örgütlü 
olan partinin 1953'ten beri kayıtlara geşmiş hiçbir şiddet eylemi yok.

Hatta herkesin silahlandığı Suriye’de bile parti hâlâ bu sivil çizgisini koruyor.

Hizb-ut 
Tahrir, Türkiye’ye 1960’ların başında ODTÜ’de okuyan ve asistanlık 
yapan Ürdünlü Osman Muhammed Mahmud ve Muhammed Ali  Handan’la giriyor. 
1964-67 arasında Hizb-ut Tahrir Türkiye vilayetinin sorumlusu ise daha 
sonra parti ile fikir ayrılığına düşüp yollarını ayıracak olan Ercüment 
Özkan.

Hilafeti geri isteyen örgütün o yıllardaki faaliyetleri, 
Türkiye gündemini uzun süre meşgul ediyor. Bütün hilafetçilerin “kökünü 
kurttuğunu” zanneden rejim yurt dışı kaynaklı bu hilafetçileri 
cezalandırmakta gecikmiyor.

1968’deki beş yıla varan hapis 
cezalarını  veren ilk mahkeme kararının gerekçesi şöyle: “Hizb-ut Tahrir 
Cemiyetinin ulaşmak istediği İslam ideolojinde milliyetçilik ve vatan 
bağlarına yer verilmeyip bu mefhumlar yerine İslam akidesi ve Arap 
lisanı ile Arap kültürü hakim kılınmak istendiğinden kurulması öngörülen 
İslam devleti nizamında Türk Milliyetçiliği, Türk Kültürü ve lisanı ile 
Türk Devletinin hükümranlığını yok edici ve Türkiye’yi Arap 
ideolojisini tahakkuk ettirecek İslam devletinin bir ili derecesine 
düşürmek fikri saklı bulunduğundan...”

Daha sonra 163. Madde’den 
geliyor cezalar. 1991’de 163. Madde kalkınca bu kez Terörle Mücadele 
Kanunu devreye giriyor. 2000 yılında tutuklanan Hizb-ut Tahrirciler 
“silahsız terör örgütü''ne yönetici ve üye olmaktan ve manevi cebirden 3 
ila 5 yıl arasında hapis cezaları alıyor.

2003 yılında AK Parti 
iktidarının TMK’da yaptığı değişiklikle silahsız terör örgütü 
suçlamasının altı boşalıyor ve Hizb-ut Tahrir sanıklarına mahkemelerden 
beraat kararları gelmeye başlıyor.

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 
mahekemelere gönderdiği örgütle ilgili bilgi notlarında da Hizb-ut 
Tahrir şiddet kullanmayan bir örgüt olarak anlatılıyor.

Ama bu 
DGM’ler yerine kurulan Özel Yetkili Mahkemeleri durdurmuyor. 2005 
yılında Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen bir Hizb-ut Tahrir 
davasında mahkeme şöyle bir içtihadla sanıklara ceza yağdırıyor:

“Ancak 
örgüt bugüne kadar herhangi bir şiddet eyleminde bulunmamış ve amacında 
şiddeti öngörmediği belirlenmiş ise de, Türkiye Cumhuriyetinin anayasal 
rejiminin yıkılması ve yerine şeriat esaslarına dayalı bir devlet 
kurulması amaçlandığına göre bu amaç zaten kendi içerisinde şiddeti 
öngörmektedir. Zira Türkiye Cumhuriyeti rejiminin demokratik yollar ile 
halkın desteğini ve sempatisini kazanarak yıkılması mümkün değildir. 
Bunun için mutlaka şiddete başvurması gereklidir. Bu nedenle Hizb-ut 
Tahrir örgütü 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası kapsamında bir terör 
örgütü kabul edilmiştir”

 2006 yılında TMK’da Hizb-ut Tahrir 
üyelerinin yargılandığı 7. Madde yeniden düzenlenip şiddet şartının 
önceliği artırılıyor. Fakat bu kez de Yargıtay’ın aleyhte içtihad 
kararlarıyla parti terör örgütü muamelesi görmeye devam ediyor.

O kararların en tuhafı Yargıtay 9. Dairesi’nin 2008 yılında verdiği dünya hukuk literatürüne girecek skandal içtihad kararı:

“Cumhuriyet 
savcısının, örgütün silahsız olup sanıkların eylemlerinin 5237 sayılı 
TCK’nın 220/2 maddesinde düzenlenen suçu oluşturduğuna ilişkin 
itirazında 'Raşid-i Hilafet devletinin ihdasından sonra, Hıristiyan 
devletlere cihat yolu ile kurulan Hilafet devletine dâhil etmek amacıyla 
silahlı mücadelenin başlayacağı' amaç edinildiği anlaşılmakla, yerinde 
görülmeyen temyiz itirazlarının reddi ile usul ve yasaya uygun olan 
hükmün ONANMASI talep ve dosya tebliğ olunur.”

Tuhaf bir şekilde 
Emniyet örgüt hakkında bilgi isteyen mahkemelere gönderdiği şiddete 
bulaşmamışlardır bilgi notlarının altına böyle bir görevi olmamasına 
rağmen Yargıtay’ın bu içtihad kararını da ekliyor. Yani işi şansa 
bırakmıyor.

Böylece Hizb-ut Tahrir üyeleri bu içtihada referansla silahlı terör örgütlerine aynı muameleyi görmeye başlıyorlar.

Aranan 
silah ise 40 yıl sonra, 2009 yılı Temmuz ayında bulunuyor.. Hizb-ut 
Tahrir Türkiye’nin yayın organı Köklü Değişim Dergisi’nin koordinatörü 
Süleyman Uğurlu, ceza aldığı bir davadan kaçmak için Ankara’da adresi 
görünen evde değil, başka bir evde kalmaktadır.

Ankara’da bir 
cami çıkışı gözaltına alınır. Normalde hükmü verilmiş olduğu için kısa 
bir süre de cezaevine gönderilmesi gerekmesine rağmen bir türlü 
işlemlere geçilmez. Avukatını istemesine rağmen o talebi de 
karşılanmaz.  Adresi sorulduğunda esas adresini değil, saklandığı evin 
adresini verecek kadar kendinden emindir.

Ertesi gün farklı 
illerde Hizb-ut Tahrir’e yönelik bir operasyon olduğunu öğrenir. O 
operasyona dahil edilmek için bekletilmiştir. Sadece kendisi değil, 
geçici olarak kaldığı adresini polise verdiği evde bulunan bir 
Kalaşnikof, bir pompalı tüfek, iki tane aydınlatma fişeğiyle birlikte.

Savcılığa sevk edildiğinde avukatı ona gözaltına alındığı gün olan tuhaf olayı anlatır Uğurlu’nun röportajından okuyalım:
“Avukatımdan; 
gözaltına alındığım gün yani evimde arama yapılmadan bir gün önce, 
elinde çanta olan iki kişinin evime girmeye çalıştıklarını komşuların 
gördüğünü, bu kişilerin komşulara kendilerini polis olarak 
tanıttıklarını, evde arama yapacaklarını söylediklerini, bunun üzerine 
komşuların 'Arayıp haber verelim' deyince de 'Biz sonra geliriz' deyip 
uzaklaştıklarını öğrendim...”
Ama buna rağmen tutuklanır. Hapis 
yattığı 3 yıl boyunca bulunan silahlarda parmak izi aranmasını talep 
eder ama bu talebi karşılanmaz.

Evinde bulunan iki aydınlatma 
fişeği, askerî mühimmat çıkmıştır. Genelkurmay’a yazılmasını ister. 
Genelkurmay malzemeyi kabul eder ama ekler “eksik ve çalıntı bildirimi 
yapılmadığı için işlem yapamıyoruz. Savcılık, taleplerine rağmen 
Genelkurmay’a bu malzemenin kime zimmetli olduğunu bir türlü sormaz.

Sonra 
“örgütün eylem şekilleri, değerlendirildiğinde ERGENEKON terör 
örgütünün, Hizb-ut Tahrir terör örgütünü kontrol altına alarak 
yönlendirmeyi amaçladığı  tespit edilmiştir” diyerek Hizb-ut Tahrir, 
Ergenekon’a bağlanmaya çalışılır. Tutmaz.

Halen hapishanelerde 12 
Hizb-ut Tahrir üyesi bulunuyor. Çeşitli operasyonlardan ceza almış 
200’ye yakın Hizb-ut Tahrirci için istenen toplamda 900 yıla yakın hapis 
cezaları ise Yargıtay’ın önünde bekliyor. Eğer cezalar onanırsa 
Türkiye, hapisteki Hizb-ut Tahrirciler sayısında Çin ve Özbekistan’dan 
sonra gelecek.

60 yıllık hareketin tarihinde dünyada sadece 
Türkiye’deki polislerin bulmayı başardığı bir Hizb-ut Tahrirci’nin 
evinden çıkan silahların üzerindeki parmak izi ise 5 yıl sonra hâlâ 
meçhul…