• 4.01.2015 00:00
  • (3359)

 “1969’da herkes Atatürkçü idi, bayrağı dimdik tutuluyordu.”


Geçen aylarda vefat eden hem eski hem yeni TKP’li Rasih Nuri İleri’nin Atatürk ve Komünizm kitabının 1994’de yazılmış önsözü böyle başlıyor.

Herkes derken sahiden herkesten bahsediyor İleri.

Örneğin Türkiye Komünist Partisi Genel Sekreteri Reşat Fuat Baraner, dünyanın çalkalandığı Mayıs 1968’de 19 Mayıs bayramı için yayınladığı mesajında şöyle demiş:
“Bu yıl Birinci Kurtuluş hareketimizin başlangıcı olan bugünü ilerici Türk gençliğinin ve halkımızın İkinci Milli Kurtuluş gayretleri içinde, NATO’ya hayır haftasında idrak ediyoruz.”

Mehmet Ali Aybarlı, Çetin Altanlı,  Yaşar Kemalli, Tarık Ziya Ekincili Türkiye İşçi Partisi’nin tüzüğünün başına Atatürk’ün 1921’de yaptığı anti-emperyalist laflar ettiği bir konuşmasını koyduğunu hatırlatan İleri, 25 yıl sonra kitabına yazdığı önsözde Atatürk’ün unutulmasından hayıflanırken ise şöyle diyor:
“Ve hepsi unuttular ki Atatürk olmasaydı, 1917 Ekim Devrimi olmasaydı Anadolumuzda ne Türk ne Kürt olurdu. Karadeniz Büyük Yunanistan olur, Bitlis vilayeti Siirt'e kadar, Adana Silifke’ye kadar Büyük Ermenistan… Atatürk Ne mutlu Türküm diyene demiştir, Türk olana dememiştir. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nde Türk demek , etnik kökeni ne olursa olsun….”

Gerisi malum.  İleri, MDD çizgisinde bir sosyalistti. Böyle şeyler yazması normal. Peki, demokrat, özgürlükçü sol damarın, güler yüzlü sosyalizm öncüsü sayılan Mehmet Ali Aybar neler yazmıştı?
İletişim Yayınları’nın yeni bastığı Aybar’ın Türkiye İşçi Partisi Tarihi kitabının 105. Sayfasından itibaren başlayan Hayat Bilgisi kitaplarından çıkma Kemalizm tiradı bu soruya net bir cevap veriyor. 

Biraz okuyalım:
“Mustafa Kemal ve arkadaşları solcu olmayabilir ama savundukları görüşler ve izledikleri yol solda olan görüşler ve solcu bir politikaydı. Türkiye’yi kurtarmak için başka seçenek yoktu. Kemalizm emperyalizme, kapitalizme karşı bir ideoloji olduğu için Asya’daki Afrika’daki esir halkların ilgisini çekmişti. Atatürk’ün 100. Doğum yılını kutluyoruz. Atatürk’ün ilkelerinin sonsuza dek yaşayacağı her gün vurgulanıyor. .. Laiklik nerede? En hakiki mürşid nerede? Atatürkçülük bu duruma nasıl düştüğümüzün, nasıl düşürüldüğümüzün, açık seçik ortaya çıkarılmasını emreder?”

Kitaptan Aybar’ın da 27 Mayıs’a giden 28 Nisan 1960 olaylarında gözaltına alındığını da öğreniyoruz. (Kitapta Aybar, Rasuh Nuri İleri’nin de aralarında olduğu MDD'ci ekibin Mihri Belli ile hareket edip partiden ayrılmasının arkasında CIA’yi arıyor. Bir anda bombalı, gerillalı kitapların Taksim’in ortasında peynir ekmek gibi satılıp gençlerin siyasetten şiddete kaydırılmasının arkasında da…)

Aybar’ın 27 Mayıs’a bağlılığı genel başkanı olduğu TİP 1965’te 15 vekili Meclis’e sokunca da bitmemiş. 1969’da 27 Mayısçıların siyasi yasak koyduğu aralarında Celal Bayar’ın da olduğu eski Demokratların siyasi yasağını kaldıran tasarıyı Anayasa  Mahkemesi’ne götürüp iptal ettiren de o. 

Hem de şöyle bir gerekçeyle:
“Kanunun iptali için Yüksek Mahkemenize Partimizce sunulan dilekçede etraflıca belirtildiği üzere 1249 sayılı Kanun da, eski D. P.nin gayrimeşru yönetimine karşı yapılmış olan 27 Mayısın ve onun uzantısı olan Anayasa'mızın başlangıç ilkelerine ve temel felsefesine aykırıdır. 'Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışları', gene başlangıç maddesinde hak, hürriyet ve bağımsız iştiyakı belirtilmiş olan Türk Milletinin oyları ile tescil edilmiş olan bir iktidarın mensuplarına tekrar siyasete dönme fırsatı verilmesi bu ilkelere aykırıdır.”

Türkiye’nin halen hakim olan bütün entelektüel hayatı bu zihniyetin içinden gelişti. Tabii çok mesafeler alındı.

Artık Ne Mutlu Türküm Diyene’yi ”Yoo dostum Atatürk orada Türküm diyene demiştir, olana dememiştir” diye savunmak 70’lerdeki kadar itibarlı bir iş değil. Yeni ilerici pozisyon, Kürtlere AKP ne veriyorsa beş fazlasını vermek.

Yine de bu ufak tefek Kemalist, milliyetçi kaçamaklarınız, arkanızdan “inanmış bir devrimciydi” denmesine mani teşkil etmez …

27 Mayıs’ı açıktan savunmak da zor artık. Belki arkadaş sohbetlerinde,  “Ama Menderes de..” diye başlayan birkaç cümle içinde, 61 Anayasası’nı överken çaktırmadan… Ya da Tayyip Erdoğan’ı Menderes’in akıbetiyle profesyonelce tehdit ederken… Ama daha fazlası değil.
Eski anti-emperyalistlerden de kimse kalmadı. AKP’nin gitmesi için İtilaf devletleriyle yeni bir Sevr için masaya oturacak çok anti-emparyalist var artık. 6. Filo geri dönüp, Erdoğan’ı devirse hiç fena olmaz düşünen de…

Bu gelenek içinden  gelip Kemalizm’le hesaplaşanlar, dindarlarla bir diyalog kurmayı başaranlar, siyasi meşruiyete saygı çizgisinde sivil, demokrat bir yerde durabilenler de oldu. Hâlâ da var. Rasih Nuri İleri’nin şikayet ettiği de onlar zaten…
Ta ki 2013’e kadar.

Bir dergiye konuşan ünlü sosyalist ekonomist Korkut Boratav, Kemalistlerle solcular/demokratlar arasında 30 yıldır açılan  uçurumun artık kapandığını müjdeledi:  “Kuruluş felsefesi ile sınırsız (‘doğrudan’) demokrasi özlemlerinin uzlaştığını, Gezi direnişine Mustafa Kemal’li bayrakları ile katılan gençler gösterdi.”

(Boratav’ın çözüm süreci perspektifi de çok net:

“Kürt hareketinin siyasi İslâm (AKP) ile ittifakı, Orta Doğu’nun (ve Türkiye’nin) enternasyonalist, aydınlanmacı, sosyalist perspektiflere sahip akımları, insanları tarafından desteklenmemelidir. Peki çözüm? Beni aşar; bilemem. Ancak, CHP’nin Kılıçdaroğlu tarafından açıklanan, önce 16, sonra 19 maddelik demokratikleşme programı niçin bir hareket noktası olmasın? Türkiye’de moda olan solcu züppelik için CHP sadece patolojik bir mizah ve küçümseme konusudur. Lütfen bu hastalıklı akımdan uzak durunuz ve Kürt sorununa Türkiye içinde çözüm aramanın ön-koşulları olarak yorumlanabilecek olan sözünü ettiğim programa bakınız.”)

O makasın nasıl kapandığının somut bir örneğini okuyalım şimdi de:

“Yılbaşı gecesinin gündüzünde dağıtılmış broşür gibi bir şey geçti elime. Ama bayağı pahalı kâğıda basılmış, resimli filan bir nesne; “yılbaşı kutlaması”nın İslâm’a aykırı, kötü bir şey olduğunu anlatıyor. Fakat broşür devam ediyor ve ettikçe dili de değişiyor. “Allah’ın Oğlu’nun doğumu”nu kutluyorlar da, nasıl kutluyorlar? Tabii içki içerek; ama aynı zamanda kumar oynayarak; aynı zamanda zina yaparak; fuhuş yaparak kutlarlarmış….Böyle çalışmaya başlayan bir zihin buradan doğruca IŞİD’e gider. Nitekim zaten gidiyor. IŞİD de zaten böyle işleyen zihinlerin ürünü olarak var. Tayyip Erdoğan’ın zina yapan Hıristiyanlar hakkında özel kanısı var mı, varsa nedir, bilmiyorum. Ama Tayyip Erdoğan’ın şu anda yürürlüğe koyduğu siyaset herkesten çok bu broşürü ve tonlarca benzerini üreten adamların hoşuna gidiyor ve işine geliyor.”

Sokakta eline tutuşturulan bir broşürden (kuşe kağıt vurgusu önemli mutlaka arkasında büyük güçler olmalı) IŞİD’e oradan Erdoğan’a, sonra o broşürü (ve tonlarca benzerini) üreten adamlardan, AKP’ye oy verenlere…

Alman pornosu kıvamında bir sosyolojik analiz. Totolojinin, özcülüğün, ön yargının, laik histeri krizinin hepsinden kepçe kepçe mevcut. Ne yazık ki bu bir broşürden karanlığa ulaşan sosyoloji harikasının altında Bekir Coşkun’un değil Murat Belge’nin imzası var.

Hem de bu yazının yazıldığı saatlerde, Mevlid Kandili akşamı Hristiyan cemaatinin önde gelenlerine Noel yemeği veren Başbakan Davutoğlu, Türkiye tarihinde bir ilk olacak olan İstanbul’da yeni bir kilise inşasını vadediyordu…

1960 darbesinden sonra ortaya çıkan sol geleneğin, evrile evrile geldiği en ileri demokrat noktadan tekrar geriye atalarının dinine, kök hücrelere dönüş bu…

Maalesef yalnız değil Murat Belge. 90’lar boyunca kendi cemaatine rağmen, büyük dindar kitlelerin siyasal ve sosyal talepleriyle empati kurmayı başaran, özellikle 2007’den sonra Taraf’ın çevresinde yaşanan karşılaşmalarla “Yetmez ama Evet” pozisyonuna kadar gelmiş bir laik demokrat aydın nesli tıpkı onun gibi hızla Kemalistleşiyor, özüne, evine, cemaatine dönüyor.

Ve bunu maalesef öfkeden,  lümpenleşerek yapıyorlar.

Yıllarca muhafazakârların gazetelerinde, televizyonlarında yazmış, konuşmuş, muhafazakâr sermayenin konferanslarıyla beş Türkiye turu atmış bir ekonomi hocasının içinden geçen hafta emekli subay bir apartman yöneticisi çıktı örneğin:  “Kıçımın muhafazakârı. Muhafazakârsan bunu yapamazsın. Bizde kendine muhafazkâr diyenler ancak apış arası muhafazakârıdır.”

Bunlar da yakın arkadaşı, ancak bir iç savaşla her şeyin düzeleceğini düşünen 2. Cumhuriyet fikrinin banisinden:

“Taşralıların (ya da son dönemlerde şehirleşmeye başlayan, varoşlara yerleşen taşralıların) ise din diye bağırırken ve cinselliğe neredeyse hastalıklı bir şekilde akıllarını takarken çoğunluğunun dinin temeli olan ahlakla ve dürüstlükle pek alakası olmadığı özellikle bu son dönemdeki “hırsızlık” karşısındaki duruşlarıyla ortaya çıktı.”

Birinci cumhuriyetin banisi kadar öfkeli. Neyse ki “git bombala şu Konya’yı, Bağcılar’ı” diyeceği savaş pilotu olan bir manevi kızı yok. Şükredelim.

Neler var;  “Belki, “Demokrasi benim için amaç değil, araçtır” derken gerçeği söylüyordun. Belki, “Benim referansım İslam’dır” derken tümüyle samimiydin. Belki, Milli Görüş gömleğini çıkardığını söylerken de gerçeği saklıyordun”  gibi Retro-Vural Savaş, reenkarne olmuş  Yekta Güngör Özden gibi ortalıklarda dolaşanları,  AKP’ye karşı CHP-HDP ittifakına dahil etmek için yıllarca gazetelerinde ombudsmanlık yaptığı dindarlara ahlaklı ve dürüst olma şartı getireni, halkın koyunluğu,  eğitimsizliği, karnını doyurmak dışında hiçbir şeyle ilgilenmediği gibi Kemalist keşifler yapanı “Erdoğan yabancı dil bilmiyor ki” diye dalga geçen eski ülkücüsü…

Laik aydınlar yuvasına dönüyor, 90’lardan 2013’lere kadar yaşanan demokratlaşma, melezleşme yerini yeniden laik histeri krizilerine, yaşam tarzı duyarlılıklarına, bolca İslamofobiye, Kemalizmin halk düşmanlığına, siyaset karşıtlığına bırakıyor.

Eski Amerikalı Troçkistlerin neo-cona dönüşmesinden daha acıklı bir hikaye bu. Solcuların, laik demokratların dönme psikolojisiyle Kemalistlerden bile daha radikalleştiği bir eşiğe geldik. İslamafobinin gururla dışavurulduğu, dindarlarla ilgili her türlü hakaretin mübah sayıldığı, cemaatin ilke ve inkılapları dışına çıkmanın (Tanıl Bora örneği en son) ihanet sebebi sayıldığı, çarşaflı anneyi ulu orta aşağılayan lümpen “devrimci” sanatçıya destek için hashtagler kasıldığı, DHKP-C’den bile adelet beklendiği bir yere geldik. Öyle bir noktaya geldik ki Almanya’daki İslam karşıtı PEGIDA (Patriotic Europeans Against the Islamization of the Occident/Batı’nın İslamlaşmasına Karşı Yurtsever Avrupalılar) hareketi Türkiye’de şube açsa Dresden’den daha büyük gösteriler düzenleyebilir...

Her şey 1969’da herkesin birbirine benzediği o orijinal pozisyona dönüyor.  Ve çok yazık oluyor…