• 6.01.2015 00:00
  • (3511)

 21 Mayıs 1969 günü Ankara’nın sokaklarındaki tankları görenler şok olmuştu. Garnizon Komutanı 27 Mayıs provası için dese de herkes esas sebebi biliyordu.


27 Mayıs’ın siyaset yasağı koyduğu başta Celal Bayar olmak üzere eski Demokratların yasağını kaldırmak için muhalefet lideri İsmet İnönü ve Başbakan Süleyman Demirel‘in başlattığı girişime karşı askerler kazan kaldırmıştı. Çankaya Köşkü’nde Cumhurbaşkanı Sunay başkanlığında toplanan komutanlar anayasanın değiştirilmemesi için 16 Mayıs muhtırasını vermiş, tasarı Meclis’ten Senato'ya gönderilmişti.

Demirel, seçimden sonraya topu atmak üzere Meclis ve Senato için tatil kararı alıp krizi atlatır.
Ekim 1969’daki seçimlere doğru giderken Demirel hakkında büyük bir karalama kampanyası başlar. Yolsuzluk haberleri yetmez, Haldun Simavi’nin Günaydın gazetesi, eşi Nazmiye Hanım’la ilişkisi olduğu için Ankaralı bir ayakkabıcının öldürüldüğünü bile yazar. (Torunu Harun Simavi de şimdilerde çıkardığı Diken adlı haber sitesiyle bu “şanlı” geleneği sürdürüyor.)
Fakat hiçbiri, Ekim 1969 seçimlerinden Demirel’in yeniden tek başına iktidarla çıkmasını engelleyemez... Ama bitmez, önce parti içinden 41 milletvekili kendi hükümetlerinin bütçesine ret oyu verir, hükümet istifa eder. Ardından zor bela onlardan bir kısmının desteğiyle yeniden hükümet kurulur. Sokaklar da karışmıştır. Kanlı Pazar, daha sonra "Rus ruleti" oynarken devrimci arkadaşı tarafından vurulduğu anlaşılan Mustafa Kuseyri Cinayeti (Hasan Cemal’in anılarında olayı "faşistler vurdu" hikâyesine çevirmek için örtbas edenlerden birinin Cengiz Çandar olduğu yazılı), İstanbul’da patlak veren 15-16 Haziran olayları (Ordu-İşçi el ele sloganlarının atıldığı), TİP’in Demokratların affını Anayasa Mahkemesi’ne götürüp iptal ettirmesi, AP’nin bölünüp içinden Demokratik Parti’nin çıkışı, Muhsin Batur’un Demirel’e uyarı mektubu, sonra yine Hasan Cemal’in kitabından öğrendiğimiz aydınlar ve askerin cunta girişimleri…

Demirel iktidarına karşı başlayan bu tanıdık saldırıların bir ayağı da Başbakan’ı yolsuzlukla ve yakınlarını kayırmacılıkla suçlayan dosyalarıydı. Gazetelerde başlatılıp sonuçsuz kalan 19 davaya dönüşen, ardından Meclis’te taşınan iddiaları araştıran komisyonun çalışmalarını AP’liler durdurunca konu Anayasa Mahkemesi’ne taşınmış, mahkeme beklendiği gibi komisyonun yeniden çalışmasına karar vermiştir. 

İstifa etmesi için artan baskılar karşısında, eşinden kardeşine kadar her yerden vurulan Başbakan Demirel partili arkadaşlarına şöyle seslenir:

“Kimsenin atıfetini (merhametini, ihsanını) istemiyorum.”

Komisyondan bir şey çıkmaz. Bu çalkantılı iki yıl 1971 muhtırası ve Demirel hükümetinin istifasıyla biter...

Bazen insan Türkiye’de her şeyin sürekli tekrar ettiği hissine boşuna kapılmıyor. Bugün de 4 eski bakanla ilgili kurulan Meclis Komisyonu’nda bakanların Yüce Divan’a gönderilip gönderilmeyeceği oylanacak. Özellikle komisyonun AK Partili üyeleri zor bir karar bekliyor. AK Parti  böyle bir başkanı ve raportör kadrosu olan bu Anayasa Mahkemesi’ne güvenmemekte sonuna kadar haklı.

Sadece geçen haftaki performansı bile bu güvensizlik için yeterli. Anayasa Mahkemesi başkanı önce katıldığı bir panelde güya off the record olarak söylediği “konuşamıyorum ah bir konuşsam” manasındaki sözleriyle ardından da üstelik Sözcü Gazetesi'ne “mahkeme üyelerine baskı yapılıyor” diyerek manşetlere çıktı yine.

Birincisi için yani bu kadar çok konuşan bir Anayasa Mahkemesi başkanının konuşmadık neyi kaldığını öğrenmek için Kılıç’ın Mart ayında emekli olmasını bekleyeceğiz.

Ama ikinci açıklaması ilginç. Zamanlama olarak ilginç. Çünkü mahkeme yıl sonuna doğru bir başvuruyu değerlendirdi ve çok ilginç bir karar verdi. Meclis’te dört bakanla ilgili kurulan komisyonun çalışmalarına getirilen yayın yasağını iki CHP’li vekil bireysel başvuru haklarını kullanarak Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı.

Gerisini Star Gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Kartoğlu’nun yazısından okuyalım:

2 Aralık 2014:
 CHP’li iki milletvekili yayın yasağının iptali için AYM’ye bireysel başvuruda bulundu. Başvuru ‘Bireysel Başvuru Bölümü’ne gönderilmeliydi; ancak öyle olmadı.

5 Aralık 2014: AYM, Adalet Bakanlığı’ndan ‘çok acil’ uyarısı ile görüş yazısı istedi.
Ancak, AYM kaynaklarına göre, görüş isteme yazısı Komisyon raportörüne yazdırılırken, Bakanlık’tan gelecek cevap beklenmeden ‘karar taslağı’ da yazdırıldı!

9 Aralık 2014: Dosya, Bireysel Başvuru Genel Kurulu’na taşındı. Genel Kurul’a hitaben yazılan ‘karar taslağı’ saat 16.30'da üyelere dağıtıldı.

AYM kaynakları, tartışılan iç tüzük değişikliğinde bile “dosyanın Genel Kurul’a getirilmesi” için ‘bölüm kararı’ gerektiğini; ancak üyelere dağıtılan karar taslağında, “Bölümün Genel Kurul’a gönderme kararı” olmadığını belirtiyor. Kaynaklar, Bölüm üyelerinin telefonla aranarak görüşlerinin alındığını kaydediyor.

10 Aralık 2014: Genel Kurul, bir üyenin emekli olması nedeniyle 16 üyeyle saat 9.30’da toplandı.

Yani, karar taslağını bir gün önce mesai saati bitiminde alan üyeler, sabah bu taslak üzerinde tartışmak zorunda kaldı...

Haşim Kılıç, başvuruyu hızlıca işleme soktu, bir raportöre emanet etti ve mahkeme üyelerine bir gün önce akşam saatlerinde rapor dağıtıldı ve ertesi sabaha bu konuyu konuşmak üzere üyeler toplantıya çağrıldı...

O günkü toplantıda iki üye Kılıç’ın bu ‘demokratik” karar alma sürecine sonunda isyan ettiler. Toplantı akşam saatlerine kadar tartışmalarla uzadı. Ve toplantıdan sürpriz bir karar çıktı. Komisyondaki yayın yasağının kaldırılması başvurusu “yetkisizlik” gerekçesiyle reddedildi. (7’ye karşı 9 oyla.)

7’ye karşı 9 uzun süredir mahkemede görülmeyen bir rakam. Mustafa’nın yazısında göre 'Evet' diyen üyeler; Başkan Haşim Kılıç, Başkanvekilleri Serruh Kaleli ve Alparslan Altan ile üyeler Serdar Özgüldür, Recep Kömürcü, Osman Paksüt ve Erdal Tercan.

Daha önce Kılıç’la birlikte hareket eden iki üye bu kritik karardan pozisyon değiştirdi. Muhtemelen Kılıç’ı Sözcü’ye “üyelere baskı var” dedirten de bu.

Mahkemedeki bu yeni 7’ye 9 denklemi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mahkeme üyeliğine atadığı Kadir Özkaya ile biraz daha değiştirecek. Tabii Başkan Kılıç yeni üyeye yemin ettirirse. 3 hafta geçmesine rağmen Özkaya için hâlâ yemin töreni yapılmadı. Mart ayında Haşim Kılıç’ın gitmesiyle Erdoğan bir üye daha atayacak. Bu denkleme devam ederse Kılıç’ın veliahtı olarak ilan ettiği başkanvekilinin de mahkeme başkanlığına seçilmesi zor.

Yani mahkemenin en azından genel kurulunun profili yakın bir zamanda değişecek. Tabii Yüce Divanı’nın da.

Eğer Anayasa Mahkemesi’ndeki değişimin zamanlamasıyla, Yüce Divan’a gönderme zamanlaması arasında bir ara formül bulabilirse hem AK Parti kamuoyu karşısında rahatlar hem de bakanların gerçekten adil yargılama yapacak bir heyetin önünde kendilerini savunmalarına fırsat verilmiş olur. Hem AK Parti hem de bu dört bakan bu yükten kurtulur.

Aslında daha şık olanı, Yüce Divan’ın başında isterse Fethullah Gülen’in kendisi otursun bakanların çıkıp şunu açıkça diyebilmesiydi:

“Kimsenin atıfetini istemiyorum.”