• 8.03.2015 00:00
  • (3699)

 “...Yanakları pençe pençe kızarmıştı. Doğru söylüyorum, bugün Menderes’in yüzü kızarmıştı. Ne dersiniz! Sahiden kızarmıştı. Savcı konuştu. Diyordu ki: 27 Mayıs’tan sonra Menderes’in Başbakanlıktaki odasında araştırmalar yapılırken bir kasaya gelindi. Bu kasanın üstünde 'Tarihî Vesikalar' diye yazıyordu. Bu kasa öyle, olur olmaz açılamazdı. İçinden kim bilir ne tarihî sırlar, millet hayatını ilgilendiren ne tarihî gerçekler çıkacaktı…. Heyet kuruluyor, kasa açılıyor…tam kasanın orta yerinde bir zarf var. Zarf kapalı. İşte bu zarf çok önemli zarf… Heyet üyeleri korka çekine zarfı açıyorlar ki ne görsünler. Vay anam vay. Millet hayatını ilgilendirecek tarihî vesikalar, tarihî vesikalar. Tarihi vesikalar karşısında gözleri faltaşı gibi açılıyor. Tarihi vesika ki oy anam babam oy.. Tarihi vesika ki ne kadar öğünsek yeridir. Seyirciler kulak kesilmiş dinliyoruz… Başsavcı da adamı çatlatacak… Şu tarihi vesikaları bir görsek, bir an önce görsek ya, Çatlayacağız. Vallahi çatlayacağız…İki parmağını sokup zarftan ilk vesikayı çıkarıyor. Eeh. İlk vesika epeyce önemli: Beyaz bir kadın donu. Buradakiler külot diyorlar. Daha kibarcası. Fransızcası…. Savcı donu elinde dalgalandırıp, affedersiniz, külotu, seyircilere gösteriyordu: 'Çok da küçük bir külot.'

Sahi epeyce de küçük bir külot. Bir kız çocuğuna ancak gelir…Yanımdaki birisi 'bu don naylondur, giyince genişler dedi.' Belki de öyledir. Epeyce bir zaman bu tarihi vesikayı seyrettik. Menderes’in hakkı var. Külotu tarihi vesikalar kasasına koyduğuna iyi etmiş. Bu millete iyilik yapmak istemiş… Menderes’in bu güzelim tarihi vesikadan dolayı böyle muteber bir yerde muhafaza ettiğinden dolayı evliyalığına bir daha inandım. İkinci vesikayı çıkarıyor başsavcı Ne ola ki? Bu da bir kadın çorabı…  Üçüncü tarihi vesika da önemli. Ama biz göremedik. Çok yazık, göremedik. ..Savcı diyordu ki: ‘Menderes devlet işlerinden yorulup da başını dinlemek istediği zaman, eğer sevgilileri yanında yoksa bu kutunun içindekilere baka baka gönlünü eğler. Bunun içinde çıplak kadın resmi vardır…’

Şu  Menderes yaman şey vesselam. Başbakanlık dediğin de böyle yapılır…Bu tarihi vesikaların çıkacağı başka bir mahkemeyi bekliyoruz. O mahkemeyi iple çekiyoruz. Çok eğlenceli oluyor. Sizi temine derim ki çok çok eğlenceli oluyor… Menderes’in pençe pençe kızarmış yüzü vardı. Neden acaba? Menderes önüne bakıyordu, neden acaba? Menderes gülüyordu, neden acaba? Menderes çok memnundu, neden acaba?”

Uzun alıntı Yassıada Mahkemeleri’nin dünyada da alay konusu olmuş en berbat davası olan Bebek Davası’nın izleyen bir gazeteciden. Bebek Davası’nda savcı, Başbakan Menderes’in opera sanatçısı sevgilisi Ayhan Aydan’dan olan ve doğum sırasında ölen bebeğini öldürttüğünü iddia ediyordu.

Mahkemede Başsavcının Menderes’in kasasından çıktığını iddia ettiği kadın iç çamaşırını salladığı an darbe tarihinin utanç verici anlarından biri olarak tarihteki yerini aldı.

1 Kasım 1960 günü Cumhuriyet gazetesinde çıkan Yassıada İntibaları başlıklı yazı da arşivlerdeki yerini…

Yazarının gerçek ismi Kemal Sadık Göğceli’ydi. Ama uzun süredir o ismini kullanmıyordu. 1954’te Cumhuriyet’te yayınladığı İnce Memed, Türkiye’de bestseller olmuş, yabancı dillere çevrilmiş, 1959’da adı ilk kez Nobel Edebiyat Ödülü için geçmiş 37 yaşındaki o ünlü yazarın adı Yaşar Kemal’di.

Yaşar Kemal, kalemini ve edebiyatını ilk günden itibaren devrim diye coşkuyla selamladığı 27 Mayıs için kullanmaktan çekinmemişti.

29 Mayıs 1960 günü Cumhuriyet’e yazdığı köşede darbeyi ve Hürriyet Şehitleri’ni şöyle selamlamıştı:

“Bundan önceki başkaldırma Mustafa Kemal başkaldırmasıydı. Başarısı millete layıktı. En sonuncusu da öyle. Bu da millete layık. Mustafa Kemal’in ateşi, Anadolu’nun ateşi devam ediyor... Asistan Erdoğan anlattı: Uzun boylu, sarışındı. Tıp Fakültesindendi. Yanımda yürüyordu. Eline bayrak vardı. Tam alnından yedi kurşunu. Boylu boyunca yere serildi. Döndüm baktım hiç kımıldamadı. Elinde bayrağı vardı. Ve bayrağı arkadaşları aldı. Ve yürüdük. Bu sarışın delikanlının kanından yüzyıllar geçse de haramiler korkacaklar…Bize bu güzel günü getirenlere milletçek ne kadar minnet duysak azdır…”

(Tahmin edilebileceği gibi böyle bir vurulma olayı hiç yaşanmadı. 27 Mayıs sonrası askerlerin ürettiği öldürülmüş hatta kıyma makinesine atılmış yüzlerce genç propagandasının bir parçasıydı bu hikaye de. İstanbul’da 28 Nisan gösteriler sırasında Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz seken bir polis kurşunuyla ölmüş, Nedim Özpolat da sevgi gösterisinde bulunmak için çıktığı bir tankın üstünde ayağı kayarak paletin arasında sıkışarak hayatını kaybetmişti. Kendini vuran bir teğmen, 27 Mayıs’ı kutlamak için babasıyla sokağa çıkma yasağını ihlal edince vurulan bir çocuk ve kaza kurşunuyla ölen bir askerden başka ölü bulunamamış. Hürriyet Şehitleri ilan edilen bu 5 genç törenle Anıtkabir’e gömülmüştü)

Yaşar Kemal’in  27 Mayıs mesaisi bu ateşli köşe yazılarından ibaret kalmadı.

Cumhuriyet gazetesi için 27 Mayıs’ı yapan Milli Birlik Komitesi (MBK) üyeleriyle tek tek uzun mülakatlar yaptı. Türkiye, darbeyi yapan düşük rütbeli bu genç subayları Yaşar Kemal’in uzun övücü ve tanıtıcı girişlerinin yer aldığı o mülakatlarla tanıdı.

“İkinci Cumhuriyet’in İhtilal Meclisi Üyeleri” başlıklı seri mülakatlarda Yaşar Kemal, MBK üyelerine “Devrimden sonra halkımızın sizi böyle çoşkunlukla karşılayacağını düşünmüş müydünüz” gibi zor sorular soruyor, mülakatlara darbeci subaylarla çekilmiş samimi fotoğraflar eşlik ediyordu.

Röportajlardan birinde daha sonra 9 Mart 1971’deki darbe girişimde yeniden yollarının kesişeceği MBK üyesi İrfan Solmazer’le aralarında şöyle bir diyalog da geçmişti:

Kemal: Neler okursunuz bu ara?

Solmazer: Söylerim ama yazmanız şartıyla.

Kemal: Yazarım, söylerseniz yazarım. Mecbur.

Solmazer: İnce Memed.”

Yaşar Kemal’in 27 Mayıs’a desteği Yassıada Duruşmalarını gün gün Yassıada İntibaları adı altında Cumhuriyet’e yazmasıyla devam etti.

Bir gazetecilik faaliyetinden fazlasıydı bu takip. Askerlerin yargıladığı Cumhurbaşkanı ve Başbakan’la dalga geçiyor, savcının bütün iddialarını savunuyor, kötücül tasvirler yapıyordu. Yaşar Kemal’in kişisel yazı tarihinin hiç de parlak olamayan sayfalarıydı bunlar:

“Menderes cana geliyor. İki saat konuşma fırsatını bulması onu düzeltmiş. Yalnız gözleri her zamanki boş anlamsız iki sönmüş kara delik. Gene arada sırada düşecek gibi oluyor, sarsak. Sesi gene ağlamaklı. Köprülü’nün hatırını bile sordu iki düşük.”

“Menderes’in enikonu düzelmiş. Yüzündeki o ölü sarılığı yok. Dudaklarının büzülmüş dudaklarının o kırışıklığı bile açılmış geldi bana. Adımları o kadar sarsak değil. Hani balığı sudan çıkarır sonra suya yeniden atarsın balık usul usul su yuta yuta dirilir sonra da kayar gider. Bayar gene avurtlarını kemiriyor. Bayar çok sinirli. Celal Bayar sönük bir gaz lambası gibi, yine gözlerini kısmıştı. Menderes de her zaman ki gibi dudaklarını büzmüş ayaklarının pabucuna bakıyor. Yumuşak yumuşak nazlı nazlı yürüyordu.”

“Menderes bu parayla ayakkabı boyatmış, evine yoğurt tereyağ, ıspanak, süt almış süt! Sonra kıllarının fazlalıklarını temizlemek için cımbız almış. Eli açık cömert Menderes bu parayla neler, ne hovardalıklar yapmış…”

Kemal’in öfkesinden bazen sanık yakınları, bazen 6-7 Eylül olayları için Menderes’i açıkça suçlamayan Rum Patrik Athenagoras da nasibini alıyordu. 

Yaşar Kemal’in 27 Mayıs’a inancı ve sadakati daha sonraki yıllarda da sürdü.  1961’de yine 27 Mayıs Devrimi’ne sadakatle kurulan Türkiye İşçi Partisi’nin üyesi oldu. 1967’de çıkarmaya başladığı ANT dergisinde de 27 Mayıs’ın devirdiği DP’lileri affetme girişimlerinde şiddetle karşı çıktı. Derginin baş hedefi de “gerici, halkı kandıran, Morrison Süleyman”dı. 4 Haziran 1968 tarihli ANT dergisinin kapağı Türkiye’de temel tartışmaların hiç değişmediğini gösteriyor: Adalet Partisi’nin hedefi: Çoğunluk Diktası.

Yaşar Kemal, TİP’deki bölünmede Mehmet Ali Aybar tarafında kalsa da devrin diğer entelektüelleri gibi parlamenter demokrasiye inancı zayıf bir entelektüeldi. ANT, Ortadoğu’daki Sovyet yanlısı devrimlere methiyeler, Che Guevera efsaneleri, gerilla hikayeleriyle doluydu…

Yaşar Kemal’in ikinci darbe sınavı 9  Mart’tı. Yakın arkadaş çevresinin tamamının içinde olduğu 9 Mart 1971 cuntasının ne kadar içinde olduğu bilinmiyor. Zaten 9 Mart’la ilgili Türkiye’de medya ve entelektüel hayattaki sol hegemonyanın izin verdiği kadarı biliniyor.

Bilinen, Yaşar Kemal’in 12 Marttan sonra 9 Martçılara yönelik Balyoz operasyonlarında birkaç günlüğüne gözaltına alındığı, eşi Tilda Kemal’in de benzer suçlamalarla yargılandığı…

70’lerde siyasi cinayetler artınca can güvenliği için yurtdışına önce Fransa’ya ardından İsveç’e gittiği ise bir sır değil.  Üçüncü darbeyle sınavı da tam buraya denk geliyor. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra solcular, sağcılar yurtdışına kaçarken, Yaşar Kemal darbenin ardından yurtdışından Türkiye’ye döndü. Bu dönüş hâlâ tartışılıyor.

Vefatının ardından İsveç’te yaşayan Kürt yazar/gazeteci Mahmut Baksi tarafından Nobel komitesine “devletin adamı, Kürt olduğunu bile söylemiyor” diye ihbar edildiği ve ve Nobel almasını engellediği yazıldı.

Yaşar Kemal’in kendisini uzun yıllar Kürt asıllı Türk yazar olarak tanıttığı biliniyor. Sürekli sol Kemalist bir fikri dünyanın içinden konuştuğu da…

O yüzden 1995’te Der Spiegel’a yazdığı Yalanlar Seferi yazısı herkesi şok etmişti. Çok sert bir Kemalizm eleştirisi ve PKK söylemine yakın bir yerden Kürt sorunu üzerine yapılmış tespitlerini okuyanlar şaşırmıştı. Şaşıranlardan Cumhuriyet gazetesinde Ahmet Taner Kışlalı “Hangi Yaşar Kemal'' başlıklı sert bir yazı yazdı:

“Yıl 1992.
Life dergisi, dünyanın ünlü isimlerinden birer yazı içeren bir kitap yayımlıyor: "More Reflexions on the Meaning of Life." Her yazarın adının altında da tek satırlık bir tanımlama yer alıyor. Yaşar Kemal'le ilgili olanı şöyle:
"Kürt kökenli, Türkiye'nin önde gelen romancılarından."

Ve Yaşar Kemal, Life'ın Türkiye temsilcisi M. Ali Kışlalı'ya teşekkür ederken ufak bir serzenişte bulunuyor:
- Ne gerek vardı, "Kürt kökenli" diye yazmaya?..

Yıl 1995.

Yaşar Kemal'in Der Spiegel'de şu satırları yayınlanıyor:
"Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu 29 Ekim 1923 tarihinden bu yana, kendi içindeki insanlara baskı ve vahşet uygulayan bir sistem yarattı. TC, Anadolu halkları üzerinde bir tiranlık kurdu."

Yıl 1996.
Yaşar Kemal'e İsveç'te bir gazeteci soruyor:
- Bir Kürt yazarı olarak Türkiye'nin Güneydoğu'sunda olanlardan rahatsız değil misiniz?

Cevap çok kısa ve net:
- Ben bir Kürt yazarı değilim; Kürt asıllı bir Türk yazarıyım!”

Yaşar Kemal, 1995’teki yazısı için DGM’de yargılandı ve mahkumiyet aldı. Daha sonra Kürt sorunu, insan hakları, düşünce özgürlüğü alanlarındaki mücadelelere destek verdi. Zaman zaman mahkemelere çıktı. 28 Şubat’ta ne dediği, 27 Nisan’a ne tepki verdiği bilinmiyor.

27 Mayıs’taki pozisyonu için hiçbir zaman özeleştiri yapmadı. 27 Mayıs’ta sicili hiç parlak olmayan bir entelektüel ortamda buna ihtiyaç duymamış da olabilir.

Bir yazarı değerlendirmek için siyasi fikirleri tabii ki bir ölçü değil. Yaşar Kemal, ülkenin en zor zamanlarında bile hakettiği gibi büyük bir yazar olarak muamele görmüş bir isim. Öyle de hatırlanacak. Bu yazı da büyük bir yazarın kişisel politik hikayesine katkı için yazıldı sadece. Hatırlarken unutmamak için…

Not: Nazlı Hanım benim için “kibir onursuzluktan iyidir” diye yazmış. Kendisi bilmediği konularda asla konuşmayan çok tecrübeli bir gazetecidir. “Onursuzluk” hakkındaki bu tespiti de mutlaka bilgilerine ve tecrübelerine dayanmaktadır…