• 25.04.2015 00:00
  • (451)

 "Bahçelerde mor meni/ Verem ettin sen beni/ Ya sen İslam ol ahçik/ Ya ben olam Ermeni.”

“Ahçiği yolladım u-rum eline
eser bad-ı sabah zülfün teline
aman o ahçik
civan o ahçik
gel seni götürem İslam eline.”
 
Ahçik Ermenice kız demek.  İlki Gaziantep, ikincisi Harput yöresinden bu yasak aşk türküleri çok milletli bir imparatorlukta Ermenilerle Müslümanların yüzler e yıl süren hikayesini her şeyden çok daha iyi anlatıyor. Yan yana ama çok iç içe girmeden yüzlerce yıl birlikte yaşamayı başarmanın hikayesi bu.
19. yüzyılın sonralarına kadar süren mutlu bir hikaye…
Sonra Diyarbakırlı âlim Ali Emiri Efendi’nin (Divan-ı Lügati-t Türk"ü bulup  yayınlayan, 15 bin kitaplık Millet Kütüphanesi’ni kuran) 1918’de yazdığı Osmanlı Vilâyât-ı Şarkiyyesi  kitabındaki tespitiyle “Aile-i Osmaniye'ye nifak giriyor”
 
Süleyman Nazif (İstanbul işgal edildiğinde Kara bir Gün yazısıyla Malta’ya sürülen Mehmet Akif’in Tek kara gün dostu siye şiir yazdığı şair, yazar, gazeteci) 1909’da yazdığı yazıda Ermeni Ayaklanmaları’nı “Zavallı Ermeniler bir zaman oldu ki adalet talebinden de vazgeçtiler. “Zulmetmeyin!” diye yalvarıyorlardı!” diye tarif etmişti.
Herkesin kafasında artık şu soru vardı diye de eklemişti: “Ermeniler maksad-ı umumide bizimle itilaf edecek mi?”
 
Tam tersi oldu. ‘İstibdad’a karşı 1908 Devrimi’ni İttihatçı-Taşnaksütyun ittifakı birlikte yaptı.  Öylesine bir siyasi yoldaşlıktır ki bu Tevfik Fikret, 2. Abdülhamit’e Taşnakların bombalı suikastını “Ey yüce  patlama” diye selamlamıştı…Kader birliği zor zamanlar da sürdü. 1909 31 Mart Vakası’ndan kaçan İttihatçıları evinde Zohrab Efendi  saklamıştı.
Ne olduysa o altı yılda oldu.  Çok yazık oldu. 31 Mart’tan sonra 1909’da Erzurum’a vali olarak atanan Mehmet Celal Bey Türkler, Kürtler ve Ermeniler arasındaki muhabbeti şöyle anlatıyor:
 
“Farklı gruplar arasında esaslı bir çatışma yok, bilakis Türkler ve Kürtler ile Ermeniler arasında asırlardan beri oluşmuş bir dostluk, karşılıklı bir güven mevcut. Hamallık, bekçilik etmek üzere İstanbul’a, İzmir’e giden Kürtler çoluk çocuğunu komşusu Ermeni’nin koruması altına ve ticaret için Rusya’ya, Amerika’ya giden Ermeniler de ailelerini Türk ve Kürtlerin korumasına tevdi ediyorlar ve iki taraf da bu emanetleri iyi bir şekilde muhafazaya çalışıyor”

Esas travmatik kırılma Balkanların kaybıyla başladı. İttihatçı liderlerin doğduğu topraklar kaybedilmekte, kaybedilen topraklardan kaçabilen, katliamlardan kurtulan Müslümanlar ayaklarındaki terliklerle Anadolu’ya doğru göç etmekteydiler.
Bunun ne denli bir öfkeye neden olduğunu, beka kaygısının nasıl İttihatçıların en ilkel hislerini tahrik ettiğini  Aka Gündüz’ün (İttihatçı gazeteci-siyasetçi, 1932-46 arası Ankara milletvekili) 21 Eylül 1912’de Tanin’de çıkan yemininden daha iyi hiçbir şey anlatamaz:
 
 “Bastığım toprakların her tutamından kan fışkıracak.. Taş üstünde taş bırakırsam, arkada kalan ocağım sönsün.. Gülistanları süngümle kabristan edeceğim.. Tarihe dümdüz bir harabe bırakacağım ki, üstüne, on asır bir medeniyet kuramasın.. Dal üstünde yaprak, burç üstünde bayrak bırakırsam, iman tahtamın ortasına kara damga vurulsun.. Nefesimden yangın, silahımdan ölüm, adımımdan uçurum saçacağım.. Her beyaz renge bir pençe barut lekesi, her barut lekesine bir avuç kan bulayacağım.. Merhameti yatağanımın ağzına.. mefkûreyi tüfeğimin kapsülüne.. medeniyeti atımın arka nalına asacağım.. Dağların kovukları, ormanların gölgeleri, harabelerin buruşuk çehreleri ebediyete ‘buralardan geçen Türk hikâyesini’ söyleyecek.”

4 Ekim 1912’de Sultanahmet Meydanı’nda “savaş, savaş” sloganlarının atıldığı mitingde kürsüde ateşli konuşmalar yapan İttihatçı liderler arasında Talat Bey’le birlikte, Türk Ocağı’mın kurucularından profesör Agop Boyacıyan da vardı.
 
3 ay sonra “Edirne’yi Bulgarlara bırakacak “propagandasıyla Enver Paşa ve adamlarının Babıali’yi basıp başına silah dayayıp istifa ettirdikleri sadrazam Kamil Paşa kabinesinin Dışişleri Bakanı’nın adı da Gabriel Noradunkyan’dı.

1915 Nisan’ın ilk günleri Türk Ocağı’nda aralarında  Talat Paşa’nın da olduğu İttihatçıların doldurduğu salonda piyanosunun önünde coşkuyla alkışlanan Ermeni müzisyen de Gomidas Vartabed’di.
 
O konserden sadece iki hafta sonra 24 Nisan 1915’te İstanbul’da Cumhuriyet Caddesi üzerindeki evinden alınıp tutuklanarak  tehcir edilen 250 önde gelen Ermeni’den biri olacaktı Gomidas.
 
2 Haziran gecesi ise Circle d’Orient Kulubü’nde yakın arkadaşı Talat Paşa ve Halil Menteşe ile kağıt oynayan Zohrab Efendi, masadan kalktığında Talat Paşa onu yanağından öpüp yolcu etti. Yolcu ettiği  arkadaşının sadece iki gün önce tutuklama kararını imzalamıştı.. O gece Zohrab Efendi’nin evi basıldı, Diyarbakır’a doğru tehcir yürüyüşü başladı.
 
Tehcirin ne olduğunu da  İttihat Terakki’den yakın arkadaşı Halil  Menteşe’nin anılarından bizzat Talat Paşa anlatsın:
 
Eve girdiğimde Talat’ı telefon başında buldum. Halinde anormal bir vaziyet gördüm. Yüzü simsiyah, gözleri kan çanağına dönmüş. ‘Aman Talatçığım ne oldu? Pek anormal bir hal içinde görüyorum seni’ dedim. ‘Sorma. Tahsin’den (Erzurum Valisi) Ermenilere dair birtakım telgraflar aldım, sinirlerim bozuldu. Sabaha kadar uyuyamadım. İnsan yüreğinin dayanacağı bir şey değil, fakat ben onlara yapmasaydım, onlar benimkine yapacaktılar. Nitekim yapmaya da başlamışlardı. Milli mevcudiyet kavgası’ dedi.” 
Kararın en sert ve acımasız uygulandığı yer kafilelerin geçtiği 50 bin Ermeni’nin yaşadığı Diyarbakır’dı.. İttihatçı doktor vali Reşid’e 1917 yılında yine İttihatçıların önde gelen isimlerinden Mithat Şükrü Bey’ (Bleda) bunun sebebini sordu, anılarına koydu:
 “Siz hekimsiniz ve bir hekim sıfatıyla can kurtarmakla vazifeli bir insansınız. Nasıl oldu da, bunca mâsumun sürü sürü yakalanıp ölümün kucağına atılmasına sebep oldunuz?.
Dr. Reşit: Ermeni eşkıyası, bu vatanın bünyesine musallat olmuş birtakım zararlı mikroplardı. Hekimin vazifesi de mikropları öldürmek değil midir?”
Ama bütün valiler onun gibi düşünmemekteydi.
 
Onlardan biri 1909’dan 1915’e kadar en çalkantılı yıllarda en kritik şehirler Erzurum, Halep ve Konya’da Valilik yapan Mehmet Celal Bey’di.  Yaşadıkları 1918 yılında Vakit Gazetesi’nde bir yazı dizisi halinde yazdı.
 
Tehciri bir de ondan okuyalım:
“Ermeni vatandaşlarımız da itiraf ederler ki harbin başlarında henüz hiçbir Ermeni'nin burnu kanamamış olduğu bir zamanda, Ermeniler çeteler teşkil ederek ordunun erzak kollarını vurmakta ve İslam köylerini yakıp yıkmaktaydılar. Mebus Garo Pastırmacıyan [Armen Garo]'ın Rusya'da teşkil ettiği çeteyle adeta Rus askerine öncülük ettiği ve bizim askeri hareketimizden Rusların daima Ermeniler vasıtasıyla haberdar olduğu inkâr edilemez. Ermeniler tarafından yapılan Van kıtalinin tehcir teşebbüsünden hayli önce olduğu da muhakkaktır. Harpte bulunan bir millet her şeyden evvel ordularının selametini düşünür ve bu gibi tecavüzlerin meydana geldiği yerlerde şiddetli ve zalimce de olsa gerekli tedbirleri almaktan çekinmemesi icap eder. Bu açıdan bakılırsa pek çok günahsızlar bulunmakla beraber, Şark harp mıntıkasındaki Ermenilerin tehcirleri hakkındaki karar ve tehcirden dolayı, belki kendilerini müdafaa edebilirler. Ancak kararın her tarafa yayılmasından ve icra suretinden dolayı mesuliyetten kurtulamazlar. 
Evet, birtakım Ermeniler düşmana yardım ettiler. Bazı Ermeni mebusları da çeteciliği mebusluğa tercih ederek birçok cinayetlerde bulundular. Hükümetin vazifesi, failleri yakalamak ve yalnız onları cezalandırmak ve bu suretle mümkün değilse o havalideki Ermenileri düşmanca değil, dostça ve muvakkaten başka yerlerde iskân etmekti. Bir çeteci her şeyi yapabilir. Çünkü çetecidir. Yakalansa kendisini bekleyen akıbeti evvelden bilir. Hükümetse, yalnız kabahat erbabını takip eder. Fakat teessüf olunur ki o zamanın hükümet ileri gelenleri komitacılık ruhunu asla kaybetmemiş olduklarından bu tehciri en cüretkâr ve hunhar çetecilerin de yapamayacağı bir tarzda tatbik ettiler. O zamanki hükümet erkânı, Rusların Sakarya vadisine taarruzda bulunacaklarını ve Ermenilerin kendilerine yardım edeceklerini tahkik ettiklerinden, ihtiyat olmak üzere tehciri Ankara, Konya ve Eskişehir'e kadar yaydıklarını söylüyorlardı. Haydi bu ihtimali de kabul edelim. Acaba Bursa, Edirne ve Tekfurdağı'daki (Tekirdağ) Ermeniler niçin çıkarıldı? Bunlar da Sakarya havzasına mı dahildi? Halep'te vilayet nüfusunun yirmide biri derecesinde bile olmayan Ermenilerden ne istendi? Doğru, yanlış, vatanın selameti için Ermenilerin bulundukları yerlerden çıkarılmaları lazım addedilmişse iş bu tarzda mı tatbik edilir?" Ermenileri Zor'a sevk edin" diye emir veren hükümet bu biçarelerin oralarda Arap göçebe kabileleri arasında meskensiz, gıdasız nasıl barınabileceklerini düşündü mü? Düşündüyse soruyorum: Oralara ne kadar gıda maddesi gönderdi? Göçmenlerin iskânı için kaç ev yaptırdı? Ve Ermeniler gibi asırlardan beri yerleşik bir hayat süren bu kavmi, ağaçtan, sudan ve her türlü inşaat malzemesinden mahrum olan Zor çöllerine sevk etmekte maksat neydi? Maalesef meseleyi inkâr ve tevile imkân yok. Maksat imhaydı ve imha edildiler. Gene gizlemesi ve saklaması mümkün değildir ki, bu kararı İttihat ve Terakki Merkezi Umumisi'nin bazı önde gelen mensupları aldı ve o Merkezi Umumi'nin tabii azası olan hükümet tatbik etti.”

Mehmet Celal Bey, Birinci Dünya Savaşı başlarken Halep Valisi’ydi. Daha sonra tehcire sebepler arasında gösterilecek ayaklanmanın merkezi Zeytun (bugün Adıyaman sınırları içinde bir belde) onun vilayeti sınırları içindeydi. Dinlemeye devam edelim:
“Harbin başlamasında Halep Valiliği'nde bulunuyordum. Vilayetin umum nüfusuna nazaran pek az olan Ermeniler, sükûn ve emniyet içinde iş ve güçleriyle meşgul oluyorlardı. Hiçbir fertte Osmanlılığın menfaatlerine aykırı küçük bir hareket görülmüyordu. Yalnız Zeytun'da yirmi-otuz kadar Ermeni asker firarisi vardı. Bunlar vatan vazifelerini yerine getirmek için davet edildikçe gizleniyorlar, Zeytunlular da kendilerini gizliyorlardı. Bu mesele hakkında Sis Gatoigosu ve Maraş Ermeni delegesiyle görüştüm. Ve firarilerin Yemen ve sair uzak yerlere sevk edilmeyerek askerlik hizmetlerinin yakın vilayetlerde yerine getirilmesine müsaade edilmek şartıyla teslim olmalarını temin etmiştim. O sırada Maraş'a yeni bir mutasarrıf tayin olundu. Ve bu zat Zeytun'da birkaç asker kaçağının mevcudiyetine siyasi bir renk vererek bizzat oraya kadar gitti ve hatırımda kaldığına göre kırk-elli kadar Ermeni tevkif ve idareten Maraş'ta hapsedildi. Üç-dört asker firarisinin iki jandarma ile üzerine hücum ederek birini yaralaması ve diğerini telef etmesi yaklaşık olarak bu tarihe rastladı. Tevkif olunan Ermenilerden evvelce haklarında gıyabi hüküm çıkmayanlarını tahliye ettirdim. Meselenin iyi surette halledileceği bir sırada Maraş sancağının Halep'le bağı kesilerek müstakil liva kabul edildi. Ve vilayetin Zeytun üzerine müdahale hakkı kalmadı. Hiç lüzum yokken Zeytun'a asker sevk edilerek oradaki ahali çoluk-çocuklarıyla beraber çıkarılıp Konya'nın ağır havasıyla meşhur olan Sultaniye (Karapınar) kazasına nakledildi. Her taraftan Ermeni tehciri başladı. Başlangıçta öteden beriden gelen Ermenileri Konya'ya gönderiyorduk. Sonradan bunların Konya'ya değil Deyrizor'a gönderilmelerine dair emir aldık. İtiraf ederim: Ben bu emirlerin, bu icraatın Ermenileri mahva yönelik olduğuna kani değildim. Çünkü hiçbir hükümetin kendi tebaasını ve memleketin en büyük serveti sayılması gereken insan sermayesini bu suretle imhayı gerekli göreceğine ihtimal vermiyordum. Bu olayı, harbin zorunlu zaruretlerinden olarak Ermenilerin geçici olarak harp sahasından uzaklaştırılmak istenilmesinden ibaret bir tedbir zannediyordum. Bunun için Dahiliye Nezareti'ne yazdığım telgrafnamelerde sevk edilecek Ermenilere mesken yaptırılmak üzere tahsisat istedim.  Talep edilen tahsisata mukabil İskân ve Muhacirin memuru namıyla hakikatte çoluk-çocuğuyla Ermenileri sevk vazifeleriyle mükellef bir memur gönderdiler.”

Ama İstanbul bu fazla iyiniyetli Halep Valisi’ne daha fazla katlanamazdı:
 “Adana ve sair yerlerden art arda Ermeni kafileleri geliyordu ve neşrolunan tehcir kanunu gereğince vilayet dahlindeki Ermenilerin de çıkarılması için pek şiddetli emirler veriliyordu. Antakya'daki Ermenilerin tehciri hakkında iş'arı (emri),vilayet valisi sıfatıyla Halep vilayetinde hiçbir Ermeni'nin cebren meskeninden çıkarılarak uzak diyarlara sürülmesini icap ettiren bir kabahat işlemediklerini bildiğim için infaz etmedim. Bu itaatsizlik, Halep'ten Ankara'ya naklime ve üç-dört gün sonra da Konya'ya gönderilmeme sebep oldu. Salahiyettar olanlara şu icraatın zararlarını anlatmak üzere İstanbul'a gelmek istedim. Ve gözlerimin tedaviye muhtaç olduğundan bahsederek Konya'da işe başladıktan sonra İstanbul'a geleceğimi haber verdim.”

Celal Bey bir vesileyle İstanbul’a gelip hükümeti uyarmak, bunu durdurmak istiyordu:
“Ermeniler hakkında yapılan muamelenin her bakımdan mukaddes vatanın yüce menfaatlerine aykırı olduğunu mütemadiyen telgraf ve yazışmalarla Bab-ı Âli'ye yazmakta idim. Bunlar arasında mensup olduğum Nezaret'in nazırına yazdığım gizli ve hususi bir yazıda ‘Ermeni kavmi nüfusu memleketin ehemmiyetli bir kısmıdır. Umumi servetin belki dörtte biri Ermeniler elindedir ve memleketin teşebbüs kuvvetinin yarısına yakını miktarına bunlar sahiptir. Mahvlarına çalışmak memleket için asırlarca telafisi mümkün olmayacak derecede büyük bir zarardır. Bütün dünyadaki düşmanlarımız toplanıp aylarca düşünseler bize bundan büyük bir fenalık edemezler’ demiştim. Görüşlerimin hiçbiri dikkate alınmadı. Konya'da iki gün kaldıktan sonra İstanbul'a geldim. Salahiyet sahibi olanlara bu teşebbüsün zararlarını anlatmaya çalıştım. Maalesef kimseye meramımı anlatmak mümkün olmadı.”

Çaresizce Konya’ya döndü. Ama ilk istasyona varmıştı ki hayatı boyunca hiç unutamayacağı bir manzarayla karşılaştı:
 
“Ermeniler hakkında tatbik olunan siyasetin mukaddes vatanımızın hayati yüce menfaatlerine tamamıyla aykırı olduğu kanaatinde bulunan namuslu bir adam, tabiatıyla bu icraata iştirak edemezdi. Bu bakımdan Konya'daki Ermeniler de çıkarılacak ise oraya bu gibi işleri yapabilecek başka bir adam göndermelerini söyledim. Çıkarmayacaklarını temin ettiler. Bu teminat üzerine Konya'ya dönmek üzere trene bindim. Vilayetin ilk istasyonu olan Akşehir'e vardığımda kasabadaki Ermenilerin evlerinden çıkarılarak sevk edilmek üzere istasyonda toplanmış olduklarını gördüm. Ilgın ve diğer istasyonlarda da aynı hali müşahede ettim. Bu biçarelerin cümlesini evlerine gönderdim.  

Ilgın'da gördüğüm feci bir manzarayı ömrüm oldukça unutamayacağım: Sevk edilmek üzere istasyonda toplanmış ve günlerden beri tren bekleyerek açıkta bırakılmış olan kadın, erkek, genç ve ihtiyar yüzlerce nüfus arasında kuyruk sokumu hizasından itibaren iki bacaktan mahrum bir biçare de vardı. Altına bir meşin parçası bağlamış ve ellerine bir nalın geçirmiş, boynuna boyacı kutusu asmış oylan bu zavallı, hayatını dilencilikle ve müşteri bulursa kundura boyamakla kazanıyordu. Uğradığı muamelenin sebebini katiyyen anlayamayan bu talihsiz de sürülecekler, kovulacaklar arasına dahil edilmişti. Vilayet merkezine vardığımda Konya Ermenilerinin de bu biçimde istasyona indirilmiş olduğunu ve bundan başka İzmit ve Eskişehir ve Karahisar'dan gelen binlerce halkın açıkta ve bezden, yorgandan, keçeden yapılmış çadıra benzeyen örtüler altında ve yürekler yaralayacak derecede mahrumiyet ve sefalet içinde geleceklerini beklemekte olduklarını gördüm. Diğer yerlerden gönderilenler hakkında doğrudan doğruya bir şey yapamazdım. Yalnız Konyalıları evlerine iade ettim ve diğerlerine göçmenler tahsisatından yevmiye verdirmeye başladım.”

Ama yapabileceği şey daha fazlası değildi:
“Benim Konya'daki hâlim elinde hiçbir tahliye vasıtası olmadığı halde nehir sahilinde duran adamın hâline benziyordu. Nehirde su yerine kan akıyor ve binlerce masum çocuklar, kabahatsiz ihtiyarlar, aciz kadınlar, kuvvetli gençler bu kan akıntısı içinde yokluğa doğru akıp gidiyorlardı. Ellerimle, tırnaklarımla tutabildiklerimi kurtardım ve diğerleri zannederim bir daha dönmemek üzere akıp gittiler.”

Onu n bu davranışları İttihat Terakki merkez komitesi tarafından “milli mefkûreye” aykırı bulunmuştu.
 
Celal Bey’in sesi bu felaketi bütün bir toplumun, ırkın, ülkenin üzerine yıkmaya çalışan ırkçıların sesini de bastırıyor:
 
Hangi milli mefkûre? Türkler ve Müslümanlar icra edilen bu cinayetlerden dolayı kan ağlıyorlar. Fakat önlenmesine çare bulamıyorlardı. Böyle zulümlere milli mefkûre demek millet için en büyük bühtan ve hakarettir.”

Celal Bey bir süre sonra görevden alınıp, İstanbul’a çekildi. Ama olan bitene itiraz eden tek devlet adamı o değildi.

Tam o sıralarda Kütahya’ya vali olarak atanan Faik Ali Bey’e kardeşi Süleyman Nazif bir mektup yazmıştı. Nazif, mektupta kardeşinden “pasif de olsa bu işlere katılmamasını, aile şereflerine leke sürmemesini” istiyordu.
 
Öyle de yaptı. Gomidas’ın memleketiydi Kütahya. Faik Ali Bey şehre varır varmaz, şehrin önde gelen İttihatçı liderlerini topladı ve onlara Ermenilerden hakkında yazılı fikirlerini bildirmelerini istedi. Hepsi olumlu şeyler yazdılar. Tehcir kararına işte o yazılı belgelerle direndi. “Gâvur mutasarrıfa” adı çıktı.
 
Faik Ali, şehirde Ermenilerden kaynaklanan bir sorun olmadığı için tehcire lüzum olmadığını anlattığı Talat Paşa’yı ikna edemeyeceğini anlayınca son kozunu oynamıştı:
"Bu cinayeti işleyemeyeceğime göre istifamı kabul buyurun, halefimi tayin edin, emirlerinizi uygulasın" dedi. Talat Paşa pes etmişti artık: "Madem öyle, al Ermenilerini ve yerinde otur."

Ermeni kafilelerinin geçiş yeri olan Kütahya bir kurtuluş kapısı olmuştu artık. Şehirdeki Ermeni ailelerin sayısı 450’den 1000’e çıkmıştı. Faik Ali Bey, yığılma olmaması, dikkat çekmemesi için gelen Ermenileri köylere dağıtmaya başladı. Ermeni Cemaatini de uyardı: "Bu bir gemi. İstiap haddini aşarsak birlikte batarız."
 
Bir ara İstanbul’a gittiğinde polis müdürü arkasından Ermenileri karakola çağırdı. Tehlikeyi anlayan cemaat din değiştirmek için müftülüğe dilekçe bile verdi, Hilali Ahmer için 500 altın toparlardı. Rivayet odur ki tam sünnete sıra gelmişti ki Faik Ali yetişti, dilekçelerini yırttırdı, toplanan parayı bekleyen kafilelerden birine dağıttırdı. Ermenilerin yeni okullar açmasına izin verdi.
 
1918’e kadar Kütahya’da kaldı. Gelibolu’ya tayini çıkınca istifa edip İstanbul’a döndü. Ermeniler şükranlıklarını göstermek için Kütahya Kilisesi’nde onun için bir kitabe diktiler. Bu jeste teşekkür için 1919 yılında Tasvir- Efkar gazetesinde yayınlanan bir mektup yazdı. Neredeyse bugüne yazılmış bir mektuptu bu:
 
“… Teşekkür ederken, sizlere içinde bulunduğunuz durumda yapılmasını gerekli gördüğünüz tüm görevlerden daha önemli bir yükümlülüğünüz olduğunu hatırlatmak isterim: Gelişmekte olan feci olaylarda sizleri zarar görmekten korumayı resmî ve insanî anlamda görev bilerek çalıştığım dönemde, Kütahya’nın merkezi ve dahil olan bölgenin Müslüman ahalisinin tümü benimle aynı fikirdeydi ve hatta benimle ortak duygular beslemekle kalmayıp, başka iller ve kasabalardan, hadiseler selinin önünde düşe kalka topraklarınıza sığınan sayısızca Ermeni ailesine rehber ve koruyucu oldular. Yerli ve yabancı olmak üzere hepiniz malınız, canınız ve namusunuzun mutlak dokunulmazlık içinde kaldığını gördünüz. İşte bunu hiçbir zaman unutmamalısınız. 
Ama hayır, unutmamak yetmez! Gelişen tüm olayların ve fecaatin milletin kastiyle gerçekleşmediğini, ancak bazı nankör vatan haramilerinin işlediği cinayetler olduğunu ve de Türk vatandaşlarınızın bu suça katılmayacak kadar yüksek duygular beslediğini dünya medeniyetlerine ve tüm insanlığa en gür sesinizle ilan etmeniz de, aynı zamanda vicdani yükümlülüğünüz olmalıdır. Evet, Ermenilerin de Türkler kadar mağdur, Türklerin de Ermeniler kadar mağdur ve mazur olduğunu siz de bizimle beraber ilan ediniz. 

Bu savaş ve kitlelerin dahil edildiği katliamın vebali ve de günahı, buna sebep olan bazı şahısların irade ve işlevi olmaktan çıkararak tüm insanlığın suç hanesine kayıt ve mal edilecek olunursa, hem gerçeğin hem de adaletin ruhu ayaklar altına alınmış olacağı gibi, aynı zamanda genele mal edilen bu musibetin bir parçası birkaç veya birkaç yüz kişinin eseri olan Ermeni vakasından da bir topluluğun milyonlarca masum ferdinin sorumlu ve muhatap tutulmak istenmesi, hepimizin büyük bir azim ve özlemle gözleyerek beklediğimiz insani ve de ilahi adaletin yara alarak güçleşmesine sebep olur. 

Sizlere duyduğum sonsuz saygının kabulüyle gönül muhabbetinizin devamını dilerim. 
 İşte bu gerçeği siz de bizimle birlikte kararlılıkla ilan ederseniz, adalete sadece bireysel olarak muhtaç ve talepkâr değil, adalete mutlak taraftar ve onun üstünlüğüne inanmış olduğunuzu da göstererek bir kez daha haklı ve de buna layık olduğunuzu kanıtlanmış olursunuz. 

Sizlere duyduğum sonsuz saygının kabulüyle gönül muhabbetinizin devamını dilerim. 
Dostane hürmetlerimle efendim.”

Faik Ali Bey, Celal Bey de yalnız değillerdi.
 
Yozgat Mutasarrıfı Cemal Bey,  Erzurum Valisi Tahsin Bey de onlar gibi emirlere uymadı. Emirlere uymayı reddeden Lice Kaymakamı Hüseyin Nesimi Bey, Basra Valisi Ferit Bey, Gazeteci İsmail Mestan, öldürüldü. Malatya Belediye Başkanı Mustafa Ağa, Savur Kaymakamı Sıtkı Bey evinde insanları sakladı.
 
Konyalı Mevleviler gibi Trabzonlular, Kastamonulular, Süryaniler, Dersimli Kürt aşiretler, Der Zor’daki Arap aşiretler, Resul Ayn’daki Çeçenler göç eden Ermenilere yardım ettiler, onları korudular.
 
Bediüzzaman Said Nursi’nin Tarihçe-i Hayat’ında o günler anlatılır: “O muharebeler esnasında, Ermeni fedâileri bazı yerlerde çoluk-çocuğu kesiyorlardı. Buna karşı Ermenilerin çocukları da bazan öldürülüyordu. Bediüzzaman'ın bulunduğu nahiyeye binlerle Ermeni çocuğu toplanmıştı. Molla Said, askerlere ‘Bunlara ilişmeyiniz!’ diye emretti. Daha sonra bu Ermeni çoluk çocuğunu serbest bıraktı; onlar da, Rusların içerisindeki ailelerinin yanına döndüler.”

Nazım Hikmet’in Akşam Gezintisi şiirinde de
“Bakkal karabetin ışıkları yanmış
affetmedi bu ermeni vatandaş
Kürt dağlarında babasının kesilmesini
fakat seviyor seni çünkü sen de affetmedin
bu karayı sürenleri Türk halkının alnına” (Şiirin bu satırları daha sonra Genco Erkal ve Fazıl Say’ın yaptığı oratoryoda sansürlenmişti)
Tehcir sırasında 1673 kişi Divan-ı harbi Örfilerde yargılanarak işledikleri suçlar yüzünden ceza aldı. Bunların 67’si idam, 524’ü hapis cezasıydı. Mütareke yıllarındaki Divan-ı  Harb yargılamalarında ise kaçmayan İttihatçı liderler mahkemeye çıkarıldı. 86 sanıktan 13’ü idam cezasında çarptırıldı. Refik Halid, Süleyman Nazif gibi tehciri eleştiren yazarlar yargılanmalar için “sonunda işte bu memlekette bir gün bugün adaletin gür sesi işitildi” diye yazdı.

1919 yılında İstanbul’da Ermeni cemaati ilk kez tehcirde ölenleri ayinle andı. Ayin-i Ruhani’de konuşan Patrik Zaven Efendi şöyle dedi: “Bütün o hayatlarını kaybedenler toprakta öldürülen buğday taneleridir. Onlar büyümeyecek, mahsul vermeyecek.” Ölenler için İstanbul Gezi Parkı’na bir anıt dikildi.

Faik Ali, Kütahya’dan İstanbul’a döndü. 1919’da Diyarbakır Valisi’yken Kurtuluş Savaşı’nı desteklemesine rağmen Atatürk’le anlaşamayınca şehrinden Erzurum Kongresi’ne heyet göndertmedi. Cumhuriyetle görevden alındı. 150’liklere girmesi son anda engellendi. Yoksul ve münzevi bir hayat yaşadı. Celal Bayar’dan destek gördü. 1950’de öldüğünde Ankara bozkırında gömülmemeyi, Abdülhak Hamit’in ayak ucuna gömülme vasiyet etmişti. 1950’de vefat ettiğinde Amerikan gazetelerinde kurtardığı Ermenilerin mektupları, yazıları yayınlandı. O yıllarda yazdığı “Ermeni Çocuğun Gözyaşları” şiirini ise oğlu imha ettiği için bilemiyoruz.

Mehmet Celal Bey, 1922’ye kadar İstanbul Şehreminliği yaptı. Kurtuluş Savaşı’na destek verdi, Ankara hükümetiyle birlikte çalıştı. İstanbul’da reji müdürlüğüne getirildi. 1926’da vefat ettiğinde cenazesine katılan on binlerce İstanbul Ermenisi yüzünden hayatın durduğu söylenir. Mezarı bugün Swissotel’in olduğu Taşlık’taki aile mezarlığına gömüldü. Belediye üzerinden yol geçirdiği için mezarı bile yok artık. Ondan geriye kalan 1993 doğumlu torununun büyük büyük dedesi için yaptığı bu internet sitesi: http://www.mehmetcelalbey.com/tr/biyografi.php
Mehmet Celal Bey’in Son ana kadar kurtarmaya çalıştığı Zohrab Efendi ise o kadar bile şanslı değil. 31 Mart’ta sakladığı ittihatçı arkadaşları tarafından çıkarıldığı sürgün yolculuğu sırasında kafilesi Urfa-Diyarbakır arasında Şeytan Deresi mevkiinde çetelerin saldırısına uğradı. Zohrab Efendi’nin başı kesildi.
Çankırı’ya sürgün edilen Gomidas için vatan şairi Mehmet Emin Yurdakul, Halide Edip, hatta dostu İttihatçıların ideoloğu Ziya Gökalp devreye girdiler. Onunla birlikte 5 kişi İstanbul’a getirildi.. Gördükleri ve yaşadıkları kaldıracak kadar güçlü değildi Gomidas. Önce Şişli’deki Lape Hastanesi’ne kaldırıldı ardından 1917’de önce Fransa’ya götürüldü, 1919’da ise orada bir akıl hastanesine yatırıldı. 1935 yılında son nefesini verene kadar bir daha piyanosunun başına geçmedi, şarkı söylemedi, beste yapmadı. (2005’te 1915’in 90. Yılında Fransa’da heykeli dikilince Hürriyet heykelinin dibine işeyen bir köpek photoshopuyla  haberi verdi. )
1921’de Fransa’ya göç etmeden önce son bestesini yapan Kemani Sarkis Efendi’nin Nihavend şarkısında ise şöyle deniyordu:
“Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben hâlime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime
Perde-i zulmet çekilmiş korkarım ikbalime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime”
Perde-i zulmetin açılması çok uzun sürdü.
Göçler, acılar, terör, inkâr, soykırım kelimesi etrafındaki siyaset üzerinden yıllar kaybedildi. Türkeş’in 90’lardaki sınıra karşılıklı üzgünüz diyen anıt dikelim önerisi dışında 2000’lere kadar mesele sandıklardan hiç çıkarılmadı. Hrant Dink öldürüldü.
Ölü sayan, Talat Paşa kadar bile olanlara üzülmeyen savunulamaz bir inkârcı pozisyonla topyekûn bir toplumu suçlayan hiçbir pedagojik kaygısı olmayan kırbaçlı bir entelektüel pozisyon arasında hakikat ve adalet sıkıştı.
Ta ki 99 yıl sonra İttihatçıların değil, Mehmet Celal Beylerin, Faik Ali Beylerin, Süleyman Naziflerin, Bediüzzamanların torunları çıkıp büyük bir özgüvenle kaybedilenler için bir taziye yayınlanana kadar…
Kısa kaynakça:
İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu/Taner Akçam/İmge/ 2011.
Sarkis Seropyan “Vicdanlı bir Türk Valisi: Faik Ali Ozansoy”, İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri, Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2011.
Osmanlı’nın sıradışı bürokratı Faik Áli Ozansoy /Aergat Yedig/Ersin Kalkan/ http://www.hurriyet.com.tr/index/ArsivNews.aspx?id=6378058
“Türkler ve Müslümanlar, bu cinayetlerden dolayı kan ağlıyor”, Agos, 30 Temmuz 2010 (Rrober Koptaş/Ari Ekeryan)
Halil Menteşe’nin Anıları /İsmail Arar/ Hürriyet Vakfı/1986
İmparatorluğun Çöküşü : İttihat ve Terakki Katibi Umumisi Mithat Şükrü Bleda'nın Anıları/Mithat Şükrü Bleda/ Remzi/ 1979.