• 30.01.2018 00:00
  • (1800)

 Geçen haftanın en ilginç olaylarından biri oyuncu Mert Fırat’ın beş yıl önce verdiği bir röportajda söyledikleri yüzünden sosyal medyada linç edilmesiydi.

Başbakan’ın televizyondan Öcalan’la görüşüldüğünü açıklamasından, İmralı’ya o günkü adıyla BDP’li ilk heyetin devlet tarafından gönderilmesinden sonra, Gezi Parkı olaylarından önce verilmiş röportajda Mert Fırat’ın çözüm için Öcalan’la görüşülmesini savunmuş olması, anti-militarist cümleler kurması, başörtülülere haksızlıklar yapıldığını söylemesi beş yıl sonra farklı kesimler tarafından linç edilmesine sebep oldu.

Halbuki beş yıl önce yayınlandığında, gazetelerde sorunun diyalogla çözülmesinin övüldüğü onlarca yazı, televizyonlarda siyasilerin anaların ağlamayacağı, insanların ölmeyeceği, kardeş olacağımız vaatleriyle dolu konuşmaları arasında bu röportaj kimsenin dikkatini çekmemişti.

O röportajdan bir kaç ay sonra Diyarbakır’daki Newroz kutlamasında Öcalan’ın silah bırakma kararını açıkladığı mektubunun okunmasını, kısa bir süre sonra PKK’nın ne zaman çekileceğini açıklandığı Kandil’deki basın toplantısını bütün kanalların canlı yayınladığını, gazetelerin manşetlerinden duyurduğunu da bugün kimse hatırlamıyor.

O gün devlet tarafından resmi araçlarla İmralı’ya, Kandil’e taşınan, örgüt liderleriyle görüştürülen, hatta tanıştırılan milletvekillerinin bir kısmı, bugün bunların onda biri bile olmayan örgüt bağlantılarını gösteren delillerle hapisteler.

Sonunda PKK çekilmedi, Suriye’deki savaşın da etkisiyle çözüm süreci başarısızlıkla sonuçlandı.

Halbuki başarısızlıkla sonuçlanmış olması, bir ülkenin insanların öldüğü 40 yıllık bir sorununu kalıcı olarak çözmek için müzakere yolunu kullanmasının yanlış olduğu anlamına gelmiyor. Artan vatandaşlık bağları, açılan siyasi alan ve silahın bir hak arama yolu olarak en azından Türkiye’de anlamını yitirmesi başarısızlığa rağmen süreçten geri kalan kazanımlar. Ama niyetlerin salih olması da sonuçta ortaya çıkan tablonun, nerede, nasıl hatalar yapıldığının sorgulanmayacağı anlamına da gelmiyor. Özgürlük alanları genişletilirken güvenlik zaaflarına yol açılması, uluslararası konjonktürün yanlış okunması, muhatabın yanlış analizi gibi pek çok hata serinkanlılıkla dillendirilemiyor.

Bunu yapmak yerine, beş yıl önceki niyetler, siyasetler o gün kimsenin bilmediği bu sona göre tartılıyor, puanlar veriliyor. Bu ahlaksız anakronizm beş yıl sonra bir oyuncuyu bile vurabiliyor.

Benzer serinkanlı analizlerin yapılamadığı bir diğer başlık da Suriye meselesi.

Orda da son 7 yıldır olan biten her şey sonuca göre değerlendiriliyor.

Bundan 7 yıl önce diğer Arap halklarıyla birlikte, Suriyeliler de kendilerini 40 yıldır yöneten, babadan oğula geçmiş bir askeri azınlık diktatörlüğüne karşı sokaklara çıktı, direndi, bu direnişleri tankla, tüfekle karşılanınca, silahlandı, savaştı ve sonuç itibarıyla bu savaşı kaybettiler. Savaşı kaybetmeleri onların 40 yıllık bir diktatörlüğe karşı direnişini haksız, hepsini de dış güçlerin piyonu yapmadığı gibi bu savaşı dış destekle kazanıp ayakta kalmış olmak da Esad ve rejimini bir anda itibarlı, haklı yapmıyor.

Örneğin, İspanyol İç Savaşı’nı kazanmak Franco’yu itibarlı ve haklı yapmadığı gibi, ona direnenleri de bozguncu, terörist yapmamıştı. Ama günün sonunda kazanan Franco, devlet başkanı olarak muamele görmeye devam etti.

Türkiye’nin, komşusundaki 40 yıllık diktatörlüğe karşı sokağa çıkmış, silahla bastırılmış, bu yüzden direniş başlatmış muhaliflere destek vermiş olması da, bugün o muhalifler bu savaşı kaybettiğinde yanlış tarafı tutmak, yanlış siyaset gütmüş anlamına gelmiyor.

Ama ahlaken haklı olmak bile bu yedi yılda muhaliflerin siyasetlerinin, radikal örgütlerin zemini ele geçirmesinin, Türkiye’nin verdiği desteğin, yürütülen politikaların masaya yatırılmasını, bugün için rasyonel tercihler yapılmasını da engellememeli.

Ama yine olmuyor. Yine arşivler inkar ediliyor, günah keçileri aranıyor, kendi şehirlerini jetlerle bombalamış, milyonları sürgün etmiş bir diktatörle temas kurmak zorunda kalınacak günü heyecanla bekleyenlerin “Esed yine Esad mı oldu” espricikleri havalarda uçuşuyor. Soğukkanlı bir bilanço yerine bu mesele de iç siyasi kavganın bir izdüşümü olarak yaşanmaya devam ediyor.

Yine FETÖ, darbe meselesinde de hala adil bir analiz yapılabilmiş değil.

28 Şubatlara, 27 Nisanlara, Başbakanların uçaklarda ancak sessiz sinemayla tarif edebildiği askeri vesayete karşı, üniversitelerde başörtüsü yasağını kaldırmak istediği için iktidar partisinin kapatılmaya çalışıldığı günlerde mücadele edilmesini savunmak, bunun için yapılmış anayasa değişikliğine destek vermiş olmak, kimseyi bugün FETÖ ve darbe meselesinde ortaya çıkan sonuçların ortağı yapmıyor. Ama bu haklı amaçlar için kullanılan metotların hukukiliğini ve ahlakiliğimi sorgulamamış olmak, pragmatik davranmış olmanın ahlaki yükünden de kimse bu iyi niyetlerle kurtulmuyor. Ayrıca o gün sadece o cemaate değil, bütün dindarlara, onların partilerine eşit düşmanlık yapanların uyarıları da bugün haklı çıktıkları, bu bilançoda hiç bir payları olmadığı anlamına gelmiyor.

Ama burada kimse en ufak bir özeleştiriye ve hesaplaşmaya yanaşmayıp, sorumluluğu başkalarına atıp yırtmaya çalışıyor. O yüzden de hukuk, siyaset, medya bu yakın geçmişten ders çıkarmadan, aynı pragmatizm, aynı yöntemlerle yola devam ediyor.

Kabak da dönemin başbakanları tarafından açılmış, dönemin başbakanının geldiği bir mezuniyet töreninde diplomasını almış, beş dil bilmesine, yurtdışında doktora yapmış olmasına rağmen üniversitelerde kendine iş bulmayan bir Fatih Üniversitesi mezunu gibi küçük insanların başına patlıyor.

Türkiye, insanların öldüğü, bugün yaşadığımız pek çok meselenin kaynağı olmaya devam eden, beka kaygılarını tetikleyen, içe kapanma, sertleşmeye neden olan bu üç büyük tecrübeyi de hakkıyla analiz edip, gerekli özeleştirileri yapmayı ve dersleri çıkarmayı başaramadı. Maalesef bunu yapabilecek aktörler ya sessizliği ya da kendi camialarının kahramanı olmayı tercih ettiler.

Bugünkü bilgilerimiz ve tecrübelerimizle, geçmiş eylemleri, siyasetleri, sözleri yargılayan ahlaksız bir anakronizm her yere hakim oldu.

Tarihsel ve varoluşsal bir haklılık ve iyilik iddiası, rövanş kaygıları, başkasının hatasını görmekte bonkörlük ama kendi hatasını kabul etmekte cimrilik, özeleştiri yapanı ya cemaatinden atan bir bağnazlık ya da bütün günahları yükleyip linç eden bir fırsatçılık herkesin dizini kırıp kendi yarım doğrularının içine kapanmasına neden oldu.

Halbuki Türkiye’de bu üç büyük krizde herkes yüzde 50 haklı yüzde 50 haksız, herkes yüzde 50 mağdur, yüzde 50 zalim çıktı. Ama aynı herkes yüzde yüz haklılık, yüzde yüz mağdurluk iddiasından da vazgeçmedi, vazgeçmiyor.

O yüzden de bugün kimsenin birbirini dinlemediği, ortak kavramlarını ve değerlerini kaybetmeye başlamış, konuşmanın ve müzakerenin imkanlarının daraldığı bir toplum var karşımızda.

Ve bunun sorumluluğunu karşımızdakilerde aramaya devam ettikçe bu daralmadan çıkamayacağız, sesimizi duyuracak kelimeleri bulamayacağız.

Türkiye’nin ortak zemini, herkesin hem haklı hem haksız olduğunu, hem zalim hem mağdur olabildiğini kabul etmeye yanaştığı, buna zorunlu kaldığımız, gerçekten ihtiyaç duyduğumuz bir olgunluk, kemal düzeyinde yakalanacak.

Herhalde o güne kadar da çözüm sürecinin hıncını beş yıl önceki bir aktörün röportajından çıkarmak, FETÖ’nün yükünü torpili olmayan Fatihi Üniversitesi mezunu bir gencin sırtına bindirmek, büyük devletlerin tepiştiği Suriye’nin yükünü ülkesinden kaçmış mültecilere yüklemek gibi gibi ergenlikler görmeye devam edeceğiz.