• 4.02.2018 00:00
  • (1579)

 Şimdiden Türkiye düşünce tarihi üzerine yazılmış referans bir kitap olarak kabul edilen- her ne kadar soldan bakışın izleri bütün sayfalarına sinse de- “Cereyanlar”’ı henüz okumayı bitiremeyen okurları, Tanıl Bora’nın yeni kitabını da önümüzdeki hafta raflarda görecekler.

Daha önce Birikim’de çıkmış yazılarından oluşan  “Zamanın Kelimeleri: Yeni Türkiye’nin Siyaset Dili” adlı kitabın Yeni Türkiye kavramının anlatıldığı sayfalarında benim adımının da geçtiğinden bir arkadaşımın uyarısı sayesinde haberdar oldum. (Kitap pdf olarak önce internette yayınlanmış)

Aslında bu köşede “ben” kelimesini kullanmamaya, birinci tekil şahıslı cümleler kurmamaya, kişisel meselelere ise hiç girmemeye çalışırım. Ama zaten bu da çok kişisel bir mesele sayılmaz.

Kitaptaki bölüm şöyle:

“Veya Star’da yazan “genç sivil” Yıldıray Oğur’un, Yeni Türkiye’nin daha henüz inşa edileceğini, şimdiye kadar yapılanın gecekonduyu yıkarak araziyi

temizlemekten ibaret olduğunu söyleyen ‘durmak yok’çu, ‘geleceğe bakan’ dili... Yıldıray Oğur aynı konuşmasında Yeni Türkiye yolunda önemli bir durak olarak, “yeni neslin Osmanlıca öğrenecek olmasının” geçmişle kopuşu tamir edeceğini de söylemiş. Buradan hemen, Yeni Türkiye söyleminin başka bir hattına bağlanabiliriz. Restorasyoncu-muhafazakâr diyebileceğimiz bu hatta Yeni Türkiye aşağı yukarı Yeni Osmanlı’dır.”

Paragrafı bitirince insanın aklına “acaba Cereyanlar kitabını da böyle mi yazdı?” şüphesi düşüyor.

Bir Google uzaklığındaki bilgiyi düzelterek başlayalım: Bir kaç kere Açık Görüş ekinde yazım çıkması dışında Star’da hiç yazmadım.

Ama zaten tırnak içindeki “genç sivil” kullanımı, “seni tanımıyorum ve saygı da duymuyorum” diyor.

Fakat buradan hareketle yazarın Google kullanmadığını söylemek de haksızlık olur. Çünkü ardından bulduğu konuşma Google’dan. Herhalde Yeni Türkiye araması sırasında ‘çakacak’ malzeme olarak karşısına çıkmış.

2014’te yılında Başakşehir Belediyesi’nin ev sahipliğinde Yeni Türkiye kavramının tarihini anlattığım bir konuşma üzerine belediye görevlilerinin yazdığı (ve sonra bir ajansın abonelerine aynen geçtiği) bir haber kaynak. Doğal olarak cümlelerin bir kısmı bana, pek çoğu da o haberi yapan görevliye ait:

http://www.basaksehir.bel.tr/manset/2032/yildiray-ogur-yeni-turkiye-kavramini-anlatti?open=0

http://www.milliyet.com.tr/gazeteci-yazar-yildiray-ogur-yeni-turkiye-istanbul-yerelhaber-509727/

Bu kavramla ilgili saf kendi cümlelerimle derdimi anlattığım yazılarımı bulmayı ise herhalde  nerede yazdığını bile merak etmediği, tırnak içinde sıfatlarla andığı biri için fazla meşakketli bulmuş.

Ama en azından üzerine atladığı Google malzemesini kullanmanın da bir asgari fikri ahlakı olmalıydı.

Çünkü, tam olarak öyle ifade etmediğim cümlelerden hareketle, her demekse “durmak yokçu, geleceğe bakan dil” den, yeni Osmanlıcılığa bağladığı o konuşmada, belediye görevlisinin notlarına göre şöyle şeyler de demişim:

“Yeni Türkiye’yi yeni yapan meselelerden bir tanesi de Ermeni meselesidir, diyen Oğur, “Ermeni meselesi bizim üzerini kapattığımız, görmezden geldiğimiz, konuşmadığımız bir meseleydi. AK Parti, İttihatçıların günahıyla yüzleşti. Cumhuriyetin unutulmuş sayfalarından biri olan Dersim olayı için özür dilendi. Tüm bu hesaplaşmaların artması, yeni bir şeyin başladığının işaretidir. Yeni Türkiye’nin tartışmalarını yaşıyoruz, ama henüz tam olarak yeni Türkiye devresinde değiliz...Yeni Türkiye henüz gelmedi, yeni Türkiye’nin inşa olacağı zemin şu an inşa ediliyor. İçinde bulunduğumuz gecekonduyu yıktık, bir alan açılıyor. Bunun üzerine inşa edileceği en önemli kavram yeni bir anayasadır. Yeni Türkiye dediğimiz şeyin çizgilerini yeni anayasa belirleyecek. Şu an bu anayasanın içerisine neyin girip, neyin girmemesi gerektiğini konuşuyoruz. Bu anlamda da pek çok engeli de aştık. Türkiye, bu büyük kırılma yaşanırken marjinal bir sonuç çıkmasını engellemek zorundadır” 

Son cümleyi muhtemelen böyle dememişimdir.

Diğer cümleler bana ait. Okuyunca 2014 yılında Başakşehir’de halka açık bir toplantıda bunların konuşulduğu Yeni Türkiye’yi özlüyor insan.

Ama anlaşılan Ermeni meselesi, Dersim özrüyle tarif edilen ve ancak Yeni Anayasa üzerine kurulabileceği söylenen o Yeni Türkiye, sol entelektüeller içinde en az bağnaz olan “Birikimci” (böyle tırnaklı sıfatlara gerek duymadan da konuşmak mümkün) bir yazarı bile kesmemiş, mevzuyu malzemeden çalarak önyargılarına bağlamasını engelleyememiş.

Bugün ise herhalde dört sene önce 1915 taziyesine, Dersim özrüne yeni anayasaya ve hatta çözüm sürecine burun kıvırdıkları, sürekli bahaneler bulup söylendikleri o Yeni Türkiye’yi onlar da özlüyorlardır.

Maalesef ucundan tutmak bile ayıp olunca, dört yıl sonra o Yeni Türkiye’den geriye pek bir şey kalmadı.

Ama bu hale gelmesinde, zamanında o iyi ve yeni şeylere, önyargılarla ve ısrarla “kötü ve eski” diyen bu entelektüel bağnazlığın katkısı az değil.

Ama bugün bütün bunları konuşacak, bu tartışmaları yürütecek haklı bir zemin kalmadı ortada.

Çünkü masanın karşısındaki muhataplarımızla eşit şartlarda değiliz. Hatta çoğu örnekte masada karşımızda oturacak bir muhatap bile bulmak artık çok zor.

Örneğin, Türk Tabibler Birliği’ne “PKK’ya karşı Zeytin Dalı operasyonu halk sağlığı sorunu da, IŞİD’e karşı Fırat Kalkanı operasyonu değil miydi? O savaşa karşı niye ses çıkarmadınız” gibi zor ve haklı sorular sorup tartışmak, hayatı savunması gereken bir birliği, ideolojik bagajının eseri bu çifte standartla yüzleştirmek, buradan bir ahlaki tartışma yürütmek mümkündü.

Ama TTB yöneticileri bu açıklamaları yüzünden gözaltına alınınca ortada bunu konuşacak bir masa dahi kalmadı. Artık bu şartlardaki insanlara bu soruları sormak, bu tartışmayı yapmak belki bazıları için hala mümkün ama artık ahlaki değil. Ahlaki olmadığı için de böyle bir tartışmadan bir ilke, standart, kamusal fayda üretmek de artık mümkün değil.

PKK’nın özerklik ilanı ve hendekleriyle başlayan çatışmalarla ilgili, sadece devleti muhatap alan bir barış çağrısı yapan, akademisyenlerle de konuşacak çok şey vardı. Bu tartışmalardan sahiden barış ve şiddete karşı mesafe alınarak da çıkılabilirdi, ahlaken üstünlük kurulabilirdi.

Ama içinde şiddet övgüsü olmayan bir bildiriyi imzaladıkları için binlerce akademisyen, üniversiteden, hiçbir sosyal hakları tanınmayarak, başka bir yerde çalışmaları engellenerek ve  pasaportları ellerinden alınarak atılınca, bir de üstüne haklarında ceza davası açılınca artık tartışmanın zemini ayağımızın altından kaymış oldu. Bu bildiriye karşı ahlaki üstünlük kaybedildi.

Son örnek El Ezher’de okumuş, radikal fikirleri olan, Adana merkezli bir vakıf etrafında küçük bir cemaat kurmuş Alparslan Kuytul’un başına gelenler. Fikirlerini, Suriye, darbe, iktidar hakkındaki küçük videolarla zaman zaman önümüze düşen siyasi pozisyonlarını eleştirmek, yerden yere vurmak mümkündü. Zaten bu yapılıyordu.

Ama Kuytul’u gözaltına almak, vakfına kilit vurmak, hem de bunu yaparken somut bir delil ortaya koyamayıp, siyasi eleştirilerini gerekçe göstermek, hatta bir muhafazakar gazetenin yazarının yazdığı gibi işi 28 Şubatvari “dini siyasete alet ediyordu” argümanlarına kadar vardırmak,  “vakıf kasasından 350 bin tl çıktı” gibi haberlerle linçe kalkmak, ortada konuşacak hiç bir şey bırakmıyor. Artık sorun bir ilahiyat, siyaset tartışması değil, bir polisiye vaka. Ve diğer pek çok örnekte olduğu gibi bağlılarının kendisine daha da bağlanmasından başka hiçbir sonuç üretmeyecek. Ayrıca ortada somut bir suç yokken, devletin siyasi fikirlerini  ya da dini yorumunu beğenmediği için dini bir cemaatin kapısına kilit vurabilmesi kapısını da bir kere daha açacak.

En kötüsü ise sevmediğimiz fikirler, insanlar, işlerle mücadelede tek ve kestirme yol olarak devletin kolluk güçlerini devreye sokmanın ve  ihbarcılığın bir gün hepimizi vurabilecek kötü bir alışkanlık haline geliyor olması.  

Uydudan ve internetten yayın yapan, istemeyenin izlemeyebileceği Adnan Oktar ve arkadaşlarının sohbetlerinde olanlardan rahatsız olanlar devletten kanalın kapatılması istiyor. Minibüsteki yolcunun fikirlerini beğenmeyen başka bir yolcu polise ihbarda bulunup onu gözaltına aldırıyor.  Hatta son olarak bir işadamı bira satışları düştüğü için evde bira üretenlere karşı devleti göreve çağırdı.

Karşılıklı güvensizlikler, hukukun zayıflaması, konuşmanın imkanlarının daralmasıyla her meselede tek çare devlet haline geliyor. Sivil toplum ve insanlar zayıflarken devlet güçleniyor.

Halbuki Türkiye yakın tarihi, devletin kolluk güçlerinin siyasi ve fikri tartışmaların ortasına operasyon düzenlemesiyle bir siyasi  ya da fikri mücadelenin kazanılamayacağının da tarihi.

Farklı fikirlerin, pozisyonların hayatımızdan tek tek çekildiği bir ülkede haklı ve mutlu olmayacağız. Kim olduğumuzu biraz da kim olmadığımızı görerek ve onlarla test ederek buluruz çünkü.

O yüzden herkese Tanıl Bora’nın son kitabını tavsiye ederim.