• 15.11.2018 00:00
  • (1420)

 Çözüm Süreci için kurulan Akil İnsan Heyeti’nin Karadeniz grubu, Samsun’da salonun hem içinde hem dışında protesto edilmiş, ulusalcı bir kadının beddua seansı bu çözümden pek de hoşlanmayan medyada da geniş yer almıştı.

Bir sonraki durak Tokat’tı. Heyet şehre gelmeden, ilde geleneksel olarak güçlü olan MHP’nin İl Başkanı “Akilleri şehre sokmayacağız” açıklaması yapmıştı.

Heyet şehre girdi ama her gidilen yerde küçük ama öfkeli gruplar tarafından protesto ediliyordu.

Organizasyonu yapan resmi yetkililer tedirgin olunca onları Tokatlı olan Kürşat Bumin şakayla teskin etti: “Korkmayın bize bir şey yapmazlar. Ben Süleyman Bumin’in oğluyum.”

Öğretmen Süleyman Bumin, Türkeş’in bile henüz genç bir subay olarak yargılandığı Irkçılık-Turancılık davasından itibaren ülkücü hareketin öncü isimlerinden biri olmuş Tokatlı bir öğretmen ve gazeteciydi.

Çıkardığı Anavatan Gazetesi ilk milliyetçi mecmualardan biriydi. “Orta Anadolu’nun Başbuğu” adıyla anılıyordu. Oğluna da bu yüzden uğruna yargılandığı dava arkadaşı Nihal Atsız’ın Bozkurtların Ölümü’nden Kürşat adını vermişti.

Ama Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde Felsefe okuyan ardından Fransa’ya giden Kürşat Bumin, bütün hayat hikayesinde tekrarlanacak ilk sürüden ayrılma tecrübesini ailesine karşı gerçekleştirdi ve “Orta Anadolu’nun Başbuğu”nun hiç hoşuna gitmeyen bir yoldan giderek solcu oldu.

Ama orada da sürünün bir parçası olmamıştı. Türkiye’de solun ve Stalinizm’in yükseldiği 1972 ile 1980 arası dönemi, Prag’ı kana bulayan Sovyet tankları sonrası Stalinist solun yerden yere vurulduğu Avrupa’da ve Fransa’da geçirmişti.

1981’de döndüğü Türkiye ise artık devletin tankıyla tüfeğiyle toplumu ezdiği bir Türkiye’ydi. O yıl, Türkiye’de adını çok az insanın bilip, kıymetini teslim ettiği sivil toplum kavramı üzerine yazılmış ilk kitap olan Sivil Toplum ve Devlet kitabını yazdı.

En sert eleştirileri de hala devrimle devleti ele geçirme hayallerinden vazgeçmemiş, sivil toplumu, “Amerikancılık ve revizyonizm” olarak gören sol çevrelerden aldı.

Ardından yine çok az kimsenin devletin ideolojik aygıtları, okul iktidar ilişkileri üzerine düşündüğü zamanlarda 1983’te “Batı’da Devlet ve Çocuk” kitabını çıkardı.

Sonra ilgisini devletin, özellikle de Türkiye’de devletin en önemli ideolojik aygıtı haline gelmiş medyaya çevirdi.

Yine sürüden ayrılma zamanı gelmişti.

1995 seçimlerinden birinci parti çıkan Refah Partisi’ne öcü muamelesi yapılıyordu. Bu şeytanlaştırmanın başını da medya çekiyordu. Kürşat Bumin, kendi mahallesini karşısına alma pahasına Kanal 7’de Ahmet Hakan’ın Haber Saati programlarına yorumcu olarak çıkıp, medyanın bu hakkaniyetsizliklerini zarif ama sivri bir dille eleştirmeye başlamıştı.

Herkesin sustuğu, İslamcı bazı isimlerin bile kendilerini edebiyata, şiire verdikleri bir zamanda cesaretle o günlerin meşhur tabiriyle “merkez medyayı ve statükoyu” karşısına alma pahasına öne çıkmıştı.

28 Şubat günlerinde 1997’de Yeni Şafak’a yazar oldu. Gazetenin mahallenin dışından ilk yazarlardandı. Orada da hem köşe yazılarıyla hem de Alper Görmüş’le birlikte hazırladıkları Medyakronik sayfasıyla militarist, anti-demokrat, taraflı medyayı deşifre etmeye devam ettiler.

Henüz herkes bu kadar hoşgörüsüz değildi. Eleştirilerinden kendi gazetesi ve muhafazakar gazeteler de nasibini almaktaydı.

Bugün inanması güç ama gazete manşetlerinin “taraflı” olduğu için eleştirilebildiği zamanlardı. Medyakronik sayfasında merkez medyanın yalan haberleri deşifre ediliyor, oklar her gün gazetelerde yapılan linçler, yargısız infazlara yöneltiliyordu.

Her gün tam sayfa medya eleştirisine yetecek kadar malzeme vardı; Merkez medyanın iktidar, sermaye ve ordu ile ilişkileri, Ertuğrul Özkök’ün frapan dili, Ankara temsilcilerinin militarizmi, siyasetçilerle mesafesizlikleri ve militanlıkları, laiklerin başörtüsü faşizmi, Kemalist ve milliyetçi aşırılıklar, Kürt meselesine bakış...

Muhafazakarların gücünü haklılıktan alan ahlaki üstünlüğüyle, Kürşat Bumin’in sükûnet ve bilgelikle kurduğu mizahi dili birleşmişti.

Muhafazakar gazetelerin sayfalarından muhafazakar iktidarın da eleştirilebildiği, kimsenin bu kadar alıngan ve kırılgan olmadığı zamanlardı.

Sayfa daha sonra internete taşındı. Medyakronik popüler ve çok tıklanan bir medya eleştirisi sitesi haline gelmişti. Site, Bumin’in de hocalık yaptığı Bilgi Üniversitesi tarafından finanse ediliyordu. Bilgi’nin başörtüsü yasağını uygulamadığı aykırı ve liberal bir üniversite olduğu günlerdi. Kürşat Bumin’e tahammül edilemeyen medyada hala yazmaya devam eden, hatta AK Partililerin gezilerinde kendine yer bulabilen bir köşe yazarının tehdit ve ihbar yazıları, üniversitede hem başörtüsü yasağını başlattı hem de çokça eleştirildiği Medyakronik sitesini kapattırdı.

2007 e-muhtırası, başörtüsü krizleri, kapatma davası sırasında yine demokrasiden yana duran Kürşat Bumin, Ergenekon operasyon dalgaları sırasında ise yine sürüden ayrı hareket etmeyi tercih etmişti.

Onun yüzünü hafifçe ekşiterek söylediği o nazik tepkisini ilk o günlerden hatırlıyorum: “Bunlar çok tuhaf şeyler doğrusu.”

O sırada TVnet’te yapmaya başladığı, kanal yönetiminin adını biraz tuhaf bulduğu Diyalojik programına partner olarak, daha yeni yazmaya başlamış bir köşe yazarı olarak beni seçmişti. İlk televizyon deneyimimdi.

(Aslında ilk televizyon deneyimim 1997 yılındaydı. Kürşat Bumin, Etyen Mahçupyan ve Ali Bayramoğlu’nun daimi konuşmacı olduğu, o hafta Murat Belge’nin ağırlandığı bir tv programına, Rize’den soru soran genç izleyici olarak telefonla bağlanmış, bölük pörçük ettiğim laflar yine de Kürşat Bumin tarafından beğenilmişti)

O günlerde genel olarak devlete olan güvensizliği ve kuşkuculuğuyla Ergenekon davalarının en baştan yapılış tarzından hiç hoşlanmamıştı. Haklı çıktı.

Türkiye’de insanların birbirinden kaçmadığı, tersine yakınlaşmaların yaşandığı yıllardı. Prof. Ayşe Buğra ile İHH Başkanı Bülent Yıldırım’ı birlikte televizyonlara çıkarabildiğimiz bir kaç yıl süren o programın ardından yolumuz bir kere daha bütün Karadeniz’i baştan aşağıya dolaştığımız Akil İnsan Heyeti’nde kesişti.

Hep devletle mesafeyi korumuş bir isim olarak adından pek hoşlanmadığı Akil İnsanlara katılmayı, uzun süredir epey eleştirel olduğu hükümetin Kürt meselesini çözmek için aldığı riske destek vermemeyi ahlaki olarak içine sindiremediği için kabul etmişti.

Her “Akiller” adı geçtikçe itiraz ettiği toplantılarda, bazen pek de hoşuna gitmeyen argümanları sabırla dinledi.

Sonra havalar bozuldu. Yine de nezaketle gördüğü hataları yazmaya devam etti. Çok sesliliğin o kadar makbul görülmediği zamanlardı artık.

Gazeteden ayrılmak zorunda kalmasının sebebi ise o eleştiriler değil, yıllarca merkez medyada görüp kınadığı, lümpenliğin gelip kendi gazetesinde karşısına çıkmasına verdiği tepkiydi.

16 yıl boyunca en zor zamanlarda yazabildiği, yıllarca biri tam sayfa olmak üzere haftanın her günü yazılarının çıktığı gazetesinden bir insan kaynakları telefonuyla ayrılmak zorunda kaldı.

Sonra onun “çok tuhaf şeyler doğrusu” eleştirisini hak eden çok tuhaf şeyler olmaya başladı.

Ama o tuhaf şeylerin en kötüsü ahlaki üstünlüğü ve haklılığı kaybetmek oldu.

Bir zamanlar Kürşat Bumin’in merkez medyayı eleştirdiği ne varsa bugün muhafazakar medya tarafından her gün yapılıyor. Bugün bir gazetede Medyakronik sayfası açılsa eleştirilecek malzemeden diğer haberlere yer kalmaz.

Kürşat Bey’in medya eleştirilerini yazdığı Yeni Şafak’ın yöneticilerinin kurduğu Karar’ın dünkü birinci sayfasındaki açıklama herhalde bu ahlaki üstünlüğün ve haklılığın nasıl kaybedildiğinin, başımıza ne kadar tuhaf şeyler geldiğinin son ilanlarından biriydi.

O açıklamadan bir gün sonra maalesef Kürşat Bumin’in vefat haberi geldi.

Artık ortada eleştirilmeyi hak eden bile bir şey kalmamıştı.

Kürşat Bumin’in vefat haberini duyduğumda aklıma bir zamanlar heyecanla izlediğimiz Kanal 7’nin Haber Saati programında ahlaktan, etikten, demokrasiden bahseden o nazik ve esprili hali geldi.

Artık sadece o mesafeli, zarif, entelektüel dil değil, o günlerde çok berbat şeyler yaşansa da ahlaki üstünlükle hep birlikte daha iyi bir geleceği arama heyecanı da artık çok uzaklarda...

Çok değerli hocamız Tülin Bumin’e başsağlığı diliyorum...