• 27.02.2019 00:00
  • (1817)

 Yerel seçimler yaklaşırken sanki son 16 yıldır bütün seçimleri kazanan, yüzde 50’ye yakın oy alan partinin lideri değilmiş gibi meydanlarda bir tek Cumhurbaşkanı Erdoğan var.

Her gün bir kaç şehirde mitingler düzenliyor.

Cumhurbaşkanı, Kayseri’deki mitingde yine CHP, İyi Parti ve Saadet Partisi’ni HDP’ye işbirliği içinde olmakla eleştirirken, Cumhur İttifakı’nın ise yeni kurulmadığını anlattı ve 11 yıl öncesinden bir örnek verdi:

“Hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, özellikle de başörtüsü konusunda Mecliste yaptığımız çalışmalarda, anayasa değişikliklerinde yine Cumhur İttifakı vardı. Hatırlarsanız ‘411 el kaosa kalktı’ manşeti atmışlardı, işte o 411 el aslında ne diyordu, ‘Cumhur İttifakı’ diyordu.”

Peki o 411 el gerçekte kimlerin eliydi ve ne diyordu?

Her şey 14 Ocak 2008’de İspanya ziyareti sırasında, gazetecilerin Yargıtay’ın bir başörtülü öğretmenle ilgili verdiği “siyasi simge” kararını sorduğu Başbakan Erdoğan’ın o meşhur cevabıyla başlamıştı: “Velev ki siyasi simge olsun.” 

AK Parti iktidarının altıncı yılıydı ama “henüz şartlar olgunlaşmadı” gerekçesiyle başörtüsü meselesinde bir adım atılmamıştı.

Büyük tartışma yaratan “Velev ki” li çıkışa en beklenmedik tepki ertesi gün MHP lideri Devlet Bahçeli’den geldi.

Bahçeli, AK Parti’ye bir nevi meydan okuyarak ‘üniversitelerdeki başörtüsü meselesini getirin, çözelim’ demişti.

Böyle bir adım gündeminde olmayan AK Parti, bu meydan okumaya karşılıksız kalamadı ve iki parti bir Anayasa değişikliği önerisi hazırladı.

20 gün sonra Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerinde değişiklik öngören teklif, Erdoğan ve Bahçeli’nin imzalarıyla Meclis’in önüne geldi.

Meclis’teki ilk tur oylamaya AK Parti’den 338, MHP’den ise 70 milletvekili katılmıştı. Fakat 408 vekile rağmen sadece 403 “evet” oyu çıkmıştı. Bağımsız milletvekilleri BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ve Şanlıurfa Bağımsız Milletvekili Seyit Eyyüpoğlu’nun “Evet” verdiği biliniyordu. Yani iki parti en az 7 milletvekili fire vermişlerdi. Bu firenin daha çok olma ihtimali de vardı.

Çünkü tasarının altında imzası olmasa da Meclis’teki oylamalarda “Evet” vereceğini önceden açıklamış başka bir parti daha vardı: DTP. Yani Demokratik Toplum Partisi. Yani o günlerin HDP’si.

Meclis’te 20 milletvekili olan DTP adına ard arda Ahmet Türk, Fatma Kurtulan oylarının rengini belli eden açıklamalar yapmış “başörtüsünü bir özgürlük sorunu olarak gördüklerini” söylemiş, Bitlis Milletvekili Nezir Karabaş "İnsanların giyim şekline karışırsanız, inancına saygısızlık yapmış olursunuz. O zaman da “Biz özgür bir ülkede yaşıyoruz” diyemezsiniz" demişti.

DTP’liler bu tavırları yüzünden o günlerde Türk solundan da yoğun eleştiri aldılar. “Evet” oyu kullanmamaları için İstiklal’de eylemler bile yapıldı.

Ama aralarında Ahmet Türk, Aysel Tuğluk, Ayla Akat’ın da olduğu dokuz DTP milletvekili görüşmeler sırasında Meclis’te hazır bulundu. Diğer 11 milletvekili ise askeri operasyonlara karşı Karsik geçidinde nöbet tutuyordu.

Anayasa değişikliği teklifi üzerine Meclis’te DTP grubu adına Aysel Tuğluk konuştu ve “Partim DTP başörtüsünde özgürlüklerden yanadır kişi hak ve özgürlüklerinin savunuculuğunu yapmaktadır” dedi. 

Maddelerin tümü üzerinde yapılan son oylamada da evet sayısı 411’e çıktı.

Ertesi günkü Hürriyet’in meşhur “411 el kaosa kalktı” manşetinin devamındaki haberde DTP’li bazı vekillerin de AK Parti ve MHP’li vekiller birlikte evet oyu verdiği özel olarak vurgulanmıştı. “Meclis Türban Taktı" manşetiyle çıkan Sözcü gazetesi ise "AKP-MHP-DTP ittifakı tüm uyarı ve eleştirilere kulak tıkadı ve Cumhuriyet rejimi ağır bir yara aldı” diyerek DTP’yi ittifaka eklemişti.

Yani o gün başörtüsüne özgürlük için kalkan 411 el içinde bugün yan yana gelmenin suç olduğu DTP’lilerin elleri de vardı.

Yine o eller içinde bulunan, başta Meral Akşener olmak üzere MHP grubunun neredeyse yarısı bugün İYİ Parti’de siyaset yapıyor.

Yani 11 yıl önceki “411 el” Cumhur İttifakı’nı işaret etmiyordu.

Zaten o günkü geçici ittifakın ömrü de kısa olmuştu.

AK Parti-MHP arasındaki başörtüsüne özgürlük için anayasa değişikliği görüşmelerini AK Parti grup başkanvekili Sadullah Ergin ile bugün İYİ Parti’de siyaset yapan MHP’nin o günkü Genel Sekreteri Cihan Paçacı yürütmüştü. 

Cihan Paçacı’nın adı bu yüzden bir ay sonra bu değişiklik nedeniyle AK Parti hakkında açılan kapatma davasına da girdi.

Peki bir ay önce üzerinde uzlaşıp, birlikte Meclis’e getirdikleri başörtüsü düzenlemesi yüzünden AK Parti’ye kapatma davası açılması karşısında müttefik MHP ne yapmıştı?

Aslında kapatma davası haberi alındıktan sonra MHP ile AK Parti arasında parti kapatmaya Meclis onayı şartı getiren bir anayasa değişikliği için görüşmeler yürütüldüğü haberleri çıkmıştı.

Ama her ne olduysa kapatma davasından kararından dört gün sonra MHP Meclis Grup toplantısında kürsüde bambaşka bir Devlet Bahçeli vardı.

Tabii Bahçeli’ye göre ülkenin bekası yine tehlike altındaydı:

“Türkiye bugün milli devlet niteliğini, üniter siyasi yapısını ve toprak bütünlüğünü hedef alan çok ciddi iç ve dış güvenlik sorunlarıyla karşı karşıyadır.”

Bu yüzden laiklik karşıtı eylemlerin odağı olan bir partinin ülkeyi yönetmesi ise daha büyük beka sorunlarına neden olabilirdi: 

“Bir ateş çemberinden geçen ve yakın tarihinin en ağır sorunları ve tehditleriyle karşı karşıya bulunan Türkiye’yi bu güç ve tehlikeli dönemde, laikliğe aykırı fiillerin odağı olmak ve Cumhuriyeti yıkmakla suçlanan siyasi kadrolar yönetecektir. Böyle bir ortamda, bu siyasi partinin hükümet ve Meclis tasarruflarının tümü tartışmalı hale gelecek ve şaibeyle gölgelenecektir. Türkiye’nin siyasi, güvenlik, ekonomik ve sosyal alanlarda ve dış politikada bugün geldiği karanlık noktanın başlıca sorumlusu, altmışbeş aydır iktidarda olan AKP ve Sayın Başbakandır.” 

Bahçeli’ye göre partiler ancak sandıkta kapatılmalıydı:

“AKP Türk milletinin vicdanında mahkûm olacak ve er ya da geç milli irade yoluyla siyaset sahnesinden silinecektir.” 

Ama MHP lideri Anayasa Mahkemesi’nin yetkilerini budama, kapatma kararlarında Meclis’e yetki verme gibi tekliflere kapıyı kapatmıştı.

Önerdiği formül parti kapatmayı zorlaştırıp, bireyleri cezalandırmaktı.

Yani AK Parti’nin kapatılmaması karşılığında, başta Tayyip Erdoğan olmak üzere kapatma davasında haklarında siyasi yasak istenen Abdullah Gül, Bülent Arınç, Hüseyin Çelik, Sadullah Ergin, Ömer Dinçer gibi isimlerin cezalandırılmasını teklif ediyordu. 

Bu teklifini ileriki haftalarda biraz daha ilerletti ve kapatma davasında hakkında siyasi yasak istenen Erdoğan başta olmak üzere 39 AK Partili milletvekilinin dava bitene kadar kenara çekilmesini önerdi.

Bahçeli’nin teklifi AK Parti’yi çok kızdırmış, Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek Bahçeli’nin “Verin Tayyip’i, alın AK Partinizi” dediğini söylemişti.

http://www.haber7.com/siyaset/haber/308970-verin-tayyipi-alin-ak-partinizi

“Yerli ve milli” MHP lideri AK Parti kapatma davasına böyle bakarken, “gavur” Avrupa’dan gelen tepkileri hatırlayalım bir de:

Hannes Swoboda (AP üyesi, Sosyalist Grup Başkan Yardımcısı): "Bu delilik. Tamamıyla şoke oldum.

Cem Özdemir (AP üyesi): "Bu dava Türkiye‘nin yüzde 50‘sine "siz bu ülkenin bir parçası değilsiniz" mesajı vermektir. Devlet kendisine başka bir halk seçsin.

Joost Lagendijk (AP üyesi-Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı): "Şok içerisindeyim. Böyle bir davayı ciddiye almakta zorlanıyorum. Bu 21. yüzyıla uyum sağlayamayan eski bir zihniyeti temsil ediyor. 

Ria Ruijten-Oomen (AP Türkiye Raportörü): "Bu tamamıyla delilik. Ben hayatımda böyle bir şey görmedim. İnanamıyorum. Hayatımda bir devlet savcısının yapmak istediklerini icra etmek için siyaseti kullandığına şahitlik etmedim.

Ve son olarak DTP Grup başkanvekili Selahattin Demirtaş’ın Anadolu Ajansı’na verdiği demeçte ne dediğine bakalım: 

“Bu davalar, hukukun demokratik değil, ideolojik işlediğinin bir kanıtı. Yüzde 47 oyla iktidara gelen, ülkeyi yöneten ve içinden cumhurbaşkanı çıkarmış bir partinin kapatılma girişimi, demokrasi tarihine talihsiz bir olay olarak geçti. Parti kapatılır ya da kapatılmaz ama bu davanın açılmış olması bile başlı başına bir talihsizliktir. Türkiye adına üzücü''

Hikayenin sonrası malum.

2008’deki anayasa değişikliğini hazırlayan isimlerden Cihan Paçacı ve oy veren vekillerin bir kısmı şimdi her gün “zillet ittifakı” denen Millet İttifakı içinde.

11 yıl önce Meclis’teki ‘411 el’den biri olan Aysel Tuğluk, kapatma davasına net bir şekilde karşı çıkan Demirtaş bugün hapiste.

O gün başörtüsü yasağına, kapatma davasına net bir şekilde karşı çıkan Batı, bugün bekamıza tehdit olarak görülüyor.

Kapatma davasında siyasetten yasaklanmaları istenen, Bahçeli’nin kenara çekilmelerini istediği AK Partili eski siyasetçiler ise bugün kenarda dururken bile MHP’lilerin ve bonus toplama çalışanların hedefindeler.

(Şimdilerde tvlerde bonusların peşinde koşanlardan bazıları 11 yıl önce tvlerde “Türban anayasaya giriyor, Genelkurmay susacak mı” diye dövünüyordu.)

MHP lideri Devlet Bahçeli ise takvimini 17/25 Aralık’ta durdurup, 7 Haziran sonrası AK Parti’yle koalisyon şartı olarak “Ver Bilal’i, al hilali” dedikten sonra 15 Temmuz’un ardından başlayan yakınlaşmayla bugün Cumhur İttifakı içinde yeniden müttefik. 

Yani ittifaklar, dostlar, düşmanlar bu 11 yılda defalarca değişti.

11 yıl önceki o 411 el, kaosa da, Cumhur İttifakı’na da kalkmamıştı.

Neyse ki 11 yıl sonra üniversitelerde başörtüsü yasağını savunmak utanılacak bir şey haline geldi. 

O günlerden geriye ise mağdur edilmiş insanlar, hınç, bilenmişlik duyguları ve karşılıklı güvensizlikler kaldı.

Bir de herkesin istediği bölümünü hatırladığı hatıralar.