• 20.03.2019 00:00
  • (1661)

 “Çanakkale Zaferi ve Şehitleri Anma Günü’nün 104’üncü yıldönümünü idrak ettiğimiz bugün tarih sayfalarında son derece önemli bir gün...18 Mart Çanakkale Şehitleri Anma Günü ve Çanakkale Zaferi dolayısıyla ülkeleri için hayatlarını veren tüm şehitlerin aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum. Ruhları şad olsun." 

Bu mesaj Çanakkale Zaferi’nin 104’üncü yıldönümü için yayınlanmış pek çok mesajdan farksız görünüyor.

Aslında büyük bir farkı var.

Çünkü Türkçe olarak çektiği videoda Çanakkale Zaferi’nin yıldönümünü bu mesajla ‘idrak eden’ kişi İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi Dominick Chilcott.

Ya da şöyle söylemek daha doğru.

104 yıl önce boğazı geçmek için donanmasını Çanakkale’ye göndermiş, tarihinin en büyük bozgunlarından birine uğramış, en az 50 bin askerini, donanmasının meşhur gemilerini burada kaybetmiş,  en az 70 bin askerini de yaralı olarak geri taşımış ülkenin büyükelçisi.

Çanakkale, Birleşik Krallık için tarihindeki bozgunlardan herhangi biri de değildi.

İkinci Dünya Savaşı’nda İngiltere’yi işgalden kurtarıp, zafere taşıyacak, o günlerde 40’lı yaşlardaki Donanma Bakanı Winston Churchill’in neredeyse siyasi hayatını bitirecek türden bir bozgundu.

Ama bütün bunlar, Çanakkale Zaferi’nin 104’üncü yıldönümünde, kendilerine karşı zafer kazanmış ülkenin başkentinde görev yapan bir büyükelçinin büyük bir özgüvenle kameranın karşısına geçip, arkada neyle Çanakkale Türküsü çalarken akıcı bir Türkçe ile şöyle cümleler kurmasını engellemedi:

“Bu önemli askeri harekat zamanında Birleşik Krallık ve Türkiye, cephenin karşı taraflarındaydı. Ama bu harekat bize uzlaşmanın ne denli değerli olduğunu ve daha iyi bir gelecek için ileriye nasıl gidebileceğimizi gösteren önemli bir ders de oldu. Böylece yaşadığımız o acıdan sonra düşman olmaktan yakın müttefikliğe geçmeyi başarabildik.  Mustafa Kemal Atatürk, 'Uzak memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar! Burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz' dediğinde işte bu uzlaşı ruhu ve gelecek vizyonunu en etkili biçimde özetlemişti. Çanakkale, Birleşik Krallık ve Türkiye'nin bugün sahip olduğu güçlü ve vazgeçilmez dostluk ve müttefikliğin yolunu açan tarihi bir kırılma noktasıydı. Avrupa kıtasının karşı uçlarına yerleşmiş eski iki imparatorluk olarak ülkelerimiz bugün ikili ilişkiler, kültürel, tarihsel, ticari ve savunma ilişkileri açısından güçlü bağlara sahip. Aramızdaki ortak Çanakkale ruhu sayesinde ülkelerimiz bugün sahip olduğumuz bu dostluğun ve ittifakın değerini son derece iyi biliyor ve takdir ediyor.”

Aslında Büyükelçi’nin atıf yaptığı Atatürk’ün ünlü Anzak askerlerin ailelerine hitabı, çok daha erken tarihlerde Türkiye’nin de benzer bir büyüklüğü ve olgunluğu gösterdiğinin delillerinden biridir.

Atatürk’ün öyle bir hitabı olup olmadığı oldukça şüpheli olsa da....

Çünkü Kemalist tarihçi Cengiz Özakıncı’nın 2015 yılı Temmuz ayında Bütün Dünya dergisindeki çıkan yazısı, daha sonra ödüllü Guardian muhabiri Paul Daley’in Özakıncı’nın araştırması ve İngiliz kaynaklarında yaptığı inceleme böyle bir konuşmanın varlığını şüpheli hale getirdi.

http://www.butundunya.com/index.php?arsiv=2015/07

https://www.theguardian.com/news/2015/apr/20/ataturks-johnnies-and-mehmets-words-about-the-anzacs-are-shrouded-in-doubt

Resmi hikayeye göre bu hitap, Atatürk tarafından yazılmış ve 1934’de dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından onun adına Çanakkale’deki şehitliklerde okunmuştu.

Ama Şükrü Kaya’nın 1934’de değil, 1931’de Çanakkale’de bir konuşması var. Fakat dönemin gazetelerinde tam metni çıkan o konuşmada da böyle bir bölüm yok. 

Konuşmanın bu haliyle ilk ortaya çıktığı yer ise 1953 yılında, Atatürk’ün na’şının 10 Kasım’da Anıtkabir’e taşınması nedeniyle, o dönem Falih Rıfkı Atay’ın çıkardığı Dünya gazetesinin verdiği Atatürk özel eki.

https://archives.saltresearch.org/handle/123456789/17227

Gazeteci Yekta Ragıp Önen, ek için artık 70 yaşında emekli bir siyasetçi olan Şükrü Kaya ile evinde yaptığı röportajda Kaya, Atatürk’ün Çanakkale’de bütün dünyaya hitap eden bir konuşma yapmasını istediğini ve bizzat yazdığı “Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar” diye başlayan ünlü hitabı kendisine verdiğini söylüyor.

İlk kez ekte ortaya çıkan hitap daha sonra uzun yıllar unutulmuş, 60’lar ve 70’lerde yeniden dolaşıma çıkmış, Avusturalya’ya ulaşmış, eklemeler, çıkarmamalar, büyük değişimler geçirmiş, 1978’de dönemin Türk Tarih Kurumu başkanının da katkılarıyla Atatürk’e mal edilmiş.

Özakıncı’nın yazısında belirttiği gibi muhtemelen bu hitap, siyaset dışında edebiyat çevirileri de yapan Şükrü Kaya’nın Atatürk’e yakıştırdığı bir metin. 1953, Türkiye’nin NATO üyesi olduğu, Kore Savaşı’ndan yeni çıkılmış yıllar, metin o günlerin ruhuna da uygun.

Fakat, 1931’de İçişleri Bakanı iken Şükrü Kaya’nın Çanakkale’de yaptığı ve gazetelerin de önceden tarihi konuşma diye okurlarına duyurduğu konuşma da çok muhtemelen Atatürk’ün kendisinden istediği bir konuşmaydı. 1931’de Ankara’nın Batı ittifakına yaklaşmaya çalıştığı zamanlardı.

O konuşmada da orada hayatını kaybeden yabancı askerlere saygı içeren cümleler var:

“Karşıda da bizimle harp etmiş insanların mezarlarını ve abidelerini görüyoruz. Orada yatanları da takdir ederiz. Medeniyet tarihi yarın karşı karşıya yatanlardan hangisinin fedakarlığını daha iyi daha insani bulacak ve daha ziyade takdir edecektir. Tecavüz timsali olan olanların mı yoksa vatanını müdafaa abidelerini mi, yoksa vatanını müdafaa eden kahramanların hâlâ el uzatılmamış mukaddes taş ve toprak halinde bırakılmış olan bu izleri...

Karşımızda mezarlar bırakan milletler, bizim bu samimi ve çok yeni mahiyette noktai nazarlarımızı iyi telakki ederlerse bu karşılıklı mezarlar aramızda kin, husumet ve ölmez hisleri yerine muhabbet, dostluk temin eder. Ben, mensup olduğum Türk içtimai heyetinin kurduğu Cumhuriyet hükumetinin mesul bir adamı olarak arz ederim ki, Türk milleti bu karşılıklı abidelere hürmetle bakar ve iki tarafın ölülerini rahmetle yadederken dimağında ve vicdanında yaşıyan samimi temenni: bu ölü abidelerin bir daha rekzolunmaması, bilakis bunları kuranlar arasında insanlık münasebetlerinin, insanlık bağlarının yükselmesidir.”

Bir yıl sonra 1932’de ise o dönemin İngiltere Ankara Büyükelçisi George Clerk, “büyük asker asil düşman” diye ithaf yazısıyla Atatürk’e General Aspinall-Oglander tarafından yazılan “Gelibolu Savaşı’nın Resmî Tarihi” adlı iki ciltlik İngilizce kitap hediye etmiş, Atatürk de İngiliz elçiye barış ve dostluk mesajları içeren bir mektup yazmıştı.

Aynı dönemlerde Atatürk’ün Çanakkale Savaşı ile ilgili İngiliz, Avustralya gazetelerine verdiği, yine barış ve işbirliği mesajları içeren röportajlar mevcut. Bütün bunların Çanakkale gibi bir savaştan sadece 15 yıl sonra olduğunu unutmamak gerek.

Herhalde bu tarihi bağlam yüzünden Atatürk’ün Anzak askerlerin ailelerine hitabı da şüphe çekmedi, yıllarca Çanakkale anmalarında okundu, hatta  bu hitabın yazılı olduğu Türkçe ve İngilizce bir kitabe de Çanakkale Şehitlikleri’ne yerleştirildi. 

Atatürk’ün bu hitabını Çanakkale anmalarında Başbakan ve Cumhurbaşkanı olarak yaptığı konuşmalarda Cumhurbaşkanı Erdoğan da kullandı.

Cumhurbaşkanı’nın 2015 yılında Çanakkale Savaşı’nın 100. Yıldönümü için düzenlenen törenlerdeki konuşması ise çıtayı Atatürk’ün bu hitabından bir adım daha ileri taşımıştı. Prens Charles’ın da aralarında olduğu yabancı misafirlerin katıldığı anmada şöyle demişti:

"Bu topraklarda yatan her genç, artık bizim misafirimiz değil, adeta evladımızdır. Bugün burada, sadece şu veya bu milletin kayıplarını değil, bu topraklarda can vermiş tüm askerleri anıyoruz. Anıtlarımız, bu topraklarda kaybedilen yarım milyona yakın gencin tamamının sembolüdür...Bu küçük yarımadada burada yatan yüzbinlerce gencin aziz hatırası önünde, hepimizin adına, barışın, huzurun, refahın tüm dünyaya hakim olmasını sağlamak için çalışma kararlılığımızı bir kez daha ifade ediyorum. Şafak Ayini'ne 10 bini aşkın yabancı katılacak bizim gençler asgari 35 bin genç katılacak. Ortak acıları, yeni düşmanlıklar üretme değil; dostluğun, sevginin, barışın aracı haline dönüştürme konusunda, Çanakkale'nin tüm dünyaya, tüm toplumlara örnek olmasını temenni ediyorum. Küresel istikrar ve refah için, buradaki hoşgörü ve dostluk ikliminin tüm ülkeler, tüm uluslararası kuruluşlar, tüm toplumlar tarafından desteklenmesi gerekiyor. Terörizmin, ırkçılığın, İslamofobinin ve her türlü nefret içeren akımın çaresi, işte buradadır."

Dersim Katliamı için devlet adına özür dilemiş, 1915 için taziye yayınlamış bir liderden beklenen bir konuşmaydı bu.

Fakat, bu yıl Çanakkale’deki törenlerde “Dedeleriniz geldi, kimi ayaklarının üzerinde kimi tabutla geri döndü. Aynı niyetle gelecekseniz bekleriz. Sizi de dedeleriniz gibi uğurlayacağız. Biz tarihi Çanakkale'de kanımızla yazdık. Gazi Mustafa Kemal'in liderliğinde yazdık. Bugün yine yazacağız” konuşmasının aynı lidere ait olduğuna inanmak hayli zor.

Tarihin hesaplaşmalarına takılıp kalmamak, onlardan dersler çıkarmak, düşmanlıkları dostluklara çevirmeyi başarmak, geçmişteki hatalara, mağlubiyetlere de serinkanlılıkla bakabilmek, gerektiğinde özeleştiri verebilmek devletleri büyük ve güçlü yapıyor.

Yoksa efsaneleştirilmiş bir geçmişin esiri olmak, tecrübelerden hiç ders çıkaramamak, kusuru hep başkalarında bulmak, tarihi hamasetten ayıramamak, düşmanlıkları ebedi ve ezeli zannetmek bir devleti büyük yapmıyor.

Bir Alman entelektüelin kendi medeniyetini, ülkesinin tarihini yerden yere vurduğu videolardan tarihte kendimize mutlak haklılık çıkarmak değil, o Alman entelektüelin o eleştirileri Alman resmi kanalında, başına bir hal gelmeden yapabilmesinden ders çıkarmak bizi büyük yapar.

Ülkesinin büyük bir bozgun yaşadığı Çanakkale Savaşı’nın yıldönümünde, akıcı bir Türkçe ile şehitleri anan, 104 yıl önceki savaşı, bugün işbirliği ve uzlaşmanın gerekliliği mesajı için değerlendiren büyükelçinin özgüvenini anlamak bizi büyük yapar.

Yoksa, bir teröriste meydan okumak, cevap yetiştirmek, bunu yaparken de 104 yıl önceki savaşın defterlerini dün olmuş gibi hışımla yeniden açmak, her yıl şafak ayini için Türkiye’ye gelen insanların kalbini kırmak bizi büyük yapmaz...