• 28.03.2019 00:00
  • (1448)

 ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Yahudilerin Purim Bayramı için gittiği Kudüs'te Hristiyan televizyonu CBN'e konuştu. 

Sunucu, Pompeo’ya "Yahudiler bugün Purim Bayramı'nda Kraliçe Ester'in Tanrı'nın yardımıyla Yahudileri yok olmaktan kurtarmasını kutluyor. Trump da, Ester gibi Tanrı tarafından Yahudileri kurtarmak için gönderilmiş olabilir mi?" diye sordu.

Spiker bu sorusunu sorarken gayet ciddiydi.

Çünkü soru İncil’de geçen bir kıssaya dayanıyor. İncil’e göre Kraliçe Ester, Pers İmparatoru Kral Ahaşveroş

eşiydi ve eşini tüm Yahudileri öldürme planından vazgeçirmişti.

Pompeo’nun  soruya verdiği cevap da gayet ciddiydi: "Bir Hristiyan olarak bunun kesinlikle mümkün olduğuna inanıyorum."

Dışişleri Bakanlığı’ndaki masasının üzerinde Tanrı’yı ve sözlerini hatırlamak için sürekli İncil’in açık tutan, sürekli kıyametteki büyük savaşa kadar bitmeyecek bir mücadele içinde olduklarını söyleyen inançlı bir Evanjelik Hristiyan Pompeo.

Evanjelik kilisenin artık hayli etkili olduğu Amerikan Cumhuriyetçileri için, Tanrı’nın eli sürekli siyasetin içinde, başkanlar seçilmiş, İncil kaynaklı kehanetler ve kıyamet teorileri dış politikanın birer parçası haline gelmiş durumda... 

Ekim 2018’de ABD’de 1200 sinema salonunda gösterime giren, milyonlarca Amerikalının izlediği The Trump Prophecy filminin temel tezi Trump’ın Tanrı tarafından özel olarak seçildiğiydi. 

Filmde emekli bir itfaiyeci Tanrı’nın sesini duyduğunu ve kendisine “Bu kez bu adamı, Trump’ı seçtim” dediğini iddia etmişti.

Böyle okuyunca bütün bunlar bize çılgınca, saplantılı, akıl dışı geliyor. Böyle düşünmekte haklıyız. Kutsal bir dava motivasyonuyla, ezeli-ebedi bir savaşın içinde olduğumuz fikriyle ve tarihsel rövanşlar için yapılan siyaset hem ülkeler hem de dünya için de çok tehlikeli. 

Peki, şimdi bir kere de sonuna doğru geldiğimiz yerel seçim kampanyası boyunca duyduklarımızı yeniden düşünelim. 

2019 yılında Türkiye’de yapılan seçimlerde siyasetçilerden Sivas Belediye başkanlığı için bir partinin adayına oy vermenin mahşerde berat vesilesi olacağını, Kuran’da işi ehline verin dendiğini, oyları kendilerine verenlerden Allah’ın hesap sormayacağını duyduk... 

İstanbul ve Ankara’da çöpleri kimin toplayacağı hakkındaki bir seçimin haç ile hilal arasında geçtiğini, ülkenin bekasının buna bağlı olduğunu işittik.

Neredeyse Malazgirt’te seçimler Alparslan ile Diyojen, Ankara’da Yıldırım Beyazıt’la Timur, İstanbul’da Abdülhamit ile İttihat ve Terakki Fırkası arasında geçiyormuşçasına tarihe doyduk.

Son haftada hamasetin dozu iyice arttı.

Belediye seçimlerinde oylarımızı verirken, seçimlerden sonraki gün İsrail gazetelerinin atacağı manşetlerini düşünmemizi önerenlerden de oluyor, Ankara, Bursa, Samsun belediyeleri el değiştirirse Tel Aviv’in, Brüksel’in sevinip, Gazze’nin, Saraybosna’nın ağlayacağını söyleyenler de.

Beşiktaş ya da Kadıköy’de oturan seçmenler ise neredeyse hepsi Atatürkçü olduğunu iddia eden adaylar arasında kalmış durumdalar. Hangisi kazanırsa Atatürk’ün de kazanmış sayılacağı hala belirsizliğini koruyor.

Geçenlerde Cumhur İttifakı’nın Yenikapı’daki Mitingi öncesinde Habertürk TV’nin sorularını yanıtlayan AK Parti Grup Başkanvekillerinden Muhammet Emin Akbaşoğlu bu yerel seçimlerin neden önemli olduğu anlatırken bir ara şöyle bile dedi: 

“İnsanlığın önünde iki seçenek var. Ya Türkiye’nin liderliğinde yeniden pax-Ottoman kurulacak yani dünyaya Osmanlı barışı gelecek ya da büyük İsrail kurulacak.”

Acaba böyle bir karar arifesinde olduğundan insanlığın haberi var mı?

Daha sonra tezini Payitaht Abdülhamit dizisinden verdiği örneklerle güçlendiren milletvekilinin bu sözlerini bir yabancı duysaydı herhalde bizim Pompeo’yu dinlerken ki tedirginliğimizin benzerini yaşardı.

Ya da Viyana’dan öteye Avrupa kentlerinde yaşayanlar, Türkiye’deki yerel seçim kampanyası sırasında haklarında şöyle konuşmalar yapıldığını öğrenseler acaba ne düşünürlerdi:

“Viyana'yı aşsak Avrupa bizim olacakken, Viyana'dan döndük Trakya'daki topraklarımızı bile çok görüyorlar. Biz buraya 22 milyon kilometrekareden küçüldük küçüldük 780 kilometre kareye geldik. Nereden nereye? Bugün bize Viyana kuşatmasındaki hataları tekrarlatmak isteyenler var.” 

336 yıl sonra Konya meydanında, Viyana Seferi’ndeki hataların konuşulduğu bir yerel seçim kampanyasına tanık olduk. 

Yeni Zelanda’daki haçlı teröristinden, CHP-İP-Saadet- HDP- Kandil-Pensilvanya-Tel Aviv-Brüksel ittifakına ulaştık, sonra bir anda kendimizi Viyana kapılarında bulduk, ardından Abdülhamit’le Yıldız Sarayı’nda buluştuk, bazen de Atatürk’le yeniden Samsun’a çıktık.

Tabii bu arada hatlar epey karıştı. 

Sahi Viyana kapılarında kimler kimlerle birlikteydi?

Jan Sobiesky komutasındaki Hıristiyan birlikler içinde Osmanlı’ya kılıç sallamış Müslüman Lipka Tatarlarını da unutmadık, Osmanlı ordusuyla birlikte Katolik düşmana karşı at koşturmuş Macar Protestanlarının lideri Tökeli İmre’yi de. Tabii bizi Viyana Seferi için kışkırtan Fransızların algı operasyonlarını da... 

Kırım Han’ı Murad Giray’ın ‘ihaneti’nden, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın hatalarından 336 yıl sonra dersler çıkarmış bu millet, herhalde 31 Mart gecesi, işini gücünü bırakmış büyük bir heyecanla bu seçimin sonucunu bekleyen insanlığa gerekli cevabı verecektir...