• 4.08.2019 00:00
  • (1366)

 Ankara bir zamanlar televizyona da direnmişti... 

Apollo 11’in Ay’a gitmesinin üzerinden 50 yıl geçti.  

20 Temmuz 1969 günü Neil Armstrong’un Ay’a ilk adımı attığı anları dünyada milyonlarca insan televizyonlarının başında canlı olarak izlemişti.

Pek çoğu da renkli olarak. 

Ama o şanslı dünyalılar arasında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları yoktu. 

Çünkü o sırada Türkiye’de sadece Ankara Televizyonu vardı. 

O da 31 ocak 1968 günü test yayınlarına başlamış televizyon Ankara’nın yüzde 1’i tarafından izlenebilen bir protokol kanalından fazla bir şey değildi.

Kanalın ilk yayını Ankara Televizyon Müdürü Mahmut Tali Öngören'in konuşmasıyla başlamış, ardından Afet İnan "Türk Devrim Tarihi" dersi vermiş, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın Libya’dan dönüşünü gösteren bir filmden sonra da çizgi film, Antalya'nın Suları ve Antalya'nın Ormanları adlı belgeseller gösterilmişti.

Halbuki 1940’ların ortalarından itibaren ABD ve Avrupa’da televizyonlar radyonun yerini çoktan almıştı. 50’lerde ABD’de kablolu televizyonlar bile yayındaydı. 1960’a gelindiğinde Avrupa’dan Afrika’ya dünyanın 63 ülkesinde televizyon yayını vardı.

Bu ülkeler arasında Türkiye’nin komşuları Yunanistan, Bulgaristan, Sovyetlere bağlı Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan. İran, Irak ve Suriye de vardı. Pakistan da bile televizyon yayınları Türkiye’den önce başlamıştı. 

70’lerden itibaren bütün bu ülkelerde televizyon yayınları renklenmişti. Türkiye renkli televizyona da bütün Avrupa ülkeleri ve komşu ülkelerinden yıllar sonra ancak 1984 yılında geçebildi. 

Peki, Türkiye neden bu kadar geç kalmıştı?

Aslında geç kalmayabilirdi. Avrupa ülkelerinde televizyonun yaygınlaşmaya başladığı 1950’lerin başında Türkiye’de de televizyon kurma girişimleri olmuştu. 

1950’de iktidara gelen Demokrat Parti’nin en heyecan verici projelerinden biriydi televizyonu Türkiye’ye getirmek.

16 Kasım 1950’de bir basın toplantısı düzenleyen dönemin Basın Yayın Umum Müdürü, Amerikalı firmaların İstanbul ve Ankara’da televizyon kurmak için tekliflerde bulunduğunu açıklaması büyük heyecan yaratmıştı.

Ardından 1952’de Türkiye’nin ilk televizyon kanalı İTÜ TV dar bir çevreye yayınlara başladı.

50’ler boyunca gazetelerde zaman zaman Türkiye’de televizyon kurmak isteyen Amerikalılar ve Alman heyetlerin Ankara temaslar yürüttüğü haberleri çıktı. İTÜ TV’nin İstanbul’da daha geniş bir alanda yayın yapması için Amerika’dan verici desteği gelmişti. Ama Demokrat Parti, televizyonu Türkiye’ye getiremedi. 

27 Mayıs darbecileri de televizyonu getirme sözü vermişler, Alparslan Türkeş, basına bir Alman heyetin Türkiye’de televizyon kuracağını açıklamıştı ama oradan da bir sonuç çıkmamıştı.

1 Mayıs 1964’de TRT yani Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu  adıyla kurulduğunda ortada hala televizyon yoktu. 

TRT için yapılan kanunda yayınlarla ilgili çizilen çerçeve ise radyo-televizyon yayınlardan duyulan endişeyi ve ona biçilen misyonu yansıtmaktaydı:

“Programların Anayasanın dayandığı temel görüş ve ilkelerle Cumhuriyet niteliklerini benimsetici ve bu görüş, ilke ve niteliklere uygun düşünce ve davranış tarzını geliştirici bir zihniyetle Türk toplumunun çağdaş uygarlık seviyesine erişmesi amacını güden Atatürk devrimlerinin getirdiği dünya görüşü ile yaşama tarzını geliştirici bir tutumda hazırlanması gerekir.”

Televizyondan duyulan bu endişe, çoğu yurtdışında televizyon yayınlarının olduğu ülkelerde okumuş ülkenin en yetişmiş kadrolarının çalıştığı Devlet Planlama Teşkilatı’nın 1963 yılında hazırlandığı Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’na da yansıdı.

Plan için hazırlanan Radyo Televizyon Özel İhtisas Komisyonu raporunda 1968’e kadar televizyona yatırım yapılması uygun bulunmamıştı. 

DPT’nin gerekçeleri özetle şöyleydi; “Televizyon masraflı bir yatırım.  O yüzden sadece varlıklı insanlar bundan istifade edebilir. Bu da televizyonun ondan beklenen kültür ve eğitim gibi fonksiyonları yerine getirmesine manidir. Çünkü böyle bir eğitimden faydalanması gereken insanlar dar gelir grubundadır. Boş yere televizyon ve verici ithal ederek döviz kaybına sebep verilmemelidir.”

TRT’nin bağlı olduğu Turizm ve Tanıtma Bakanı televizyon konunun kapandığını açıklamış, gazetelerde üst üste çıkan yazılarda Irak’ta, İran’da bile olan televizyonun Türkiye’ye gelmemesi eleştirilmişti.

Kararın arkasındaki isimlerden biri de Birinci Beş Yıllık Kalkınma Raporu hazırlanırken DPT’nin Uzun Vadeli Planlar Dairesi Müdürü Yalçın Küçük’tü. 

Yıllar sonra bunu “Ben Birinci Plan döneminde Türkiye”ye televizyonun gelmemesini yazdım. Çok büyük tartışmalar oldu. Elimden gelse idi hiç sokmazdım, bugün bile sokmam. Ve çok memnunum. Türkiye’ye televizyonun girişini beş yıl geciktirdim” diye gururla anlatmıştı.

Birinci Beş Yıllık Plan’da televizyon yerine eğitim ve ulusal bütünlük için ülkenin her yerinde dinlenebilen bir radyo kurulması hedef olarak gösterilmişti. 

Televizyon, 1968-1973 dönemlerini kapsayan İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’na da zor bela girebildi. Plana göre televizyon yayınlarına kademeli olarak geçilecekti.

Herhalde televizyona af çıkmasında, bu planın hazırlıkları sırasında DPT içinde yaşanan tartışmalar sonucunda Yalçın Küçük’ün teşkilattan ayrılması ve 1967’de DPT’nin başına Turgut Özal’ın gelmesi etkili olmuştur.

Ama kalkınma planında radyo ve televizyon yine bir güvenlik ve eğitim meselesi olarak ele alınmış, planda Güney Doğu illerinde yabancı radyo ve televizyonlarının izlenme alışkanlığına dikkat çekilmiş, 50’yi aşkın kaçak radyo istasyonunun kontrol altına alınması istenmişti. Planda yer verilen rakamlara göre 1960’ların başında İstanbul’da 3000, Güney illerinde ise 4000 evde televizyon vardı. Bu televizyonlar ve kurulan vericilerle vatandaşlar yurtdışındaki televizyonları izliyordu. Hatta 1972 yılında bu anten ve vericiler kaldırılmaya çalışılınca Manisa’da televizyon sahibi binlerce kişi vericilerin olduğu Spil Dağı’na yürümüştü. 

DPT’nin televizyona karşı direnci Özal’ın ayrılmasından sonra 70’lerde de sürdü.  Bütün dünyada televizyon yayıncılığı renklenirken Türkiye televizyon sistemini siyah beyaz olarak kurdu. Dünyanın eski teknolojisi ve televizyonları Türkiye’ye aktı.  Iraklılar, İranlılar renkli televizyon izlerken, 1984’e kadar Türkiye’de siyah beyaz televizyon yayını izlemesinin sebebi de DPT’nin Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda bunu öyle öngörmesiydi. Gerekçe olarak da  mevcut sistemin ve televizyonların kullanım ömürleri gösterilmişti.

1990’da Ankara’nın yeni sınavı özel televizyonlar ve radyolar olmuştu. 

Cumhurbaşkanı Özal’ın teşvikiyle başlayan yayınlar TRT’nin Anayasa’daki yayın tekelini ihlal ediyordu. Radyo ve televizyon Yüksek Kurulu, bu yeni duruma karşı TRT’nin güçlendirilmesini önermiş, ille de yayınlar olacaksa da “Devletin varlığı ve bağımsızlığı, bölünmez bütünlüğü genel ahlak” diye giden uzun bir çerçeve çizmişti. 

Özel televizyon ve radyo yayınlarındaki serbestlik, ahlaksızlık, bölücülük, şeriatçılık gibi eleştiriler alıyordu. 

Bu, 1993 yılında özel radyoların “Telsiz hatlarını bozuyorlar” diyerek kapatılmasıyla sonuçlanmış ama  başlayan “Radyomu istiyorum” kampanyası karşısında Ankara daha fazla direnememişti.

1990’lı yıllarda Türkiye’de her konunun tartışılması, çok renkli bir kamusal tartışma alanın açılması, tabuların yıkılmasında özel televizyon ve radyolar büyük rol oynadılar. 

Yani devletin korktuğu kadar vardı. Ama devletin esas korktukları başına gelmedi; sonunda toplum ahlaksızlaşmadı, ülke bölünmedi, şeriat ilan edilmedi. 

Medyanın büyük oranda kontrol altına alındığı bugünlerde Ankara’nın yeni sorunu internet merkezli dijital platformlar ve alternatif medya kanalları. 

Ahlak, kültür, güvenlik, başıbozukluk gibi yine tanıdık gerekçeler sözkonusu. 

Yeni yasayla Netflix gibi platformalar ve internetten yayın yapan televizyonlar RTÜK denetimine sokulmuş oldu.

Uygulamanın nasıl olacağı henüz belirsiz. İnternet üzerinden yayın yapan bir platformu yasaklamak, sansürlemek kolay değil. Ama işler bugünkü kolaylığından çıkabilir.

Acaba Ankara’da birileri bu dijital ortamların ve internet merkezli medyanın Türkiye’nin iyi yetişmiş insanları, gençleri için ne anlam ifade ettiğinin tam olarak farkında mı?

50’lerde 60’larda komşu ülkelerdeki radyolar ve televizyonlar, 90’larda özel radyo ve tvler neyse bugün de internet merkezli medya o demek. 

Ülkedeki ağır, mutsuz, yasakçı siyasi ve sosyal ortamdan kaçış yerleri buralar. 

Taşralaşan, içeriksizleşen medya ve kültür hayatına karşı Türkiye’nin şehirli eğitimli muhafazakar ya da seküler yeni nesli burada alternatif bir ortak üst kültürü paylaşıyor. 

Devlet, insanların kaçtıkları, sığındıkları bu alana girmeye çalışmamalı, Ankara’daki bürokratlar hayatla, teknolojiyle kavga etmeyi bırakmalı, tanımlayamadıkları cisimleri riskli ve tehlikeli görme alışkanlığından vazgeçmeli artık. 

1960’larda televizyona direnenler bugün gülerek hatırlanıyor...