• 27.10.2019 00:00
  • (1278)

 Amerikan televizyonlarına bu ara Suriye’de olan biten üzerine sık sık çıkıp konuşan bir isim var. Native düzeyinde konuştuğu İngilizcesiyle Türkiye’nin Suriye’deki operasyonunu eleştiriyor, oradaki Kürtlerin pozisyonunu savunuyor; HDP’nin ABD temsilcisi Giran Özcan. Warvick Üniversitesi’nde Sosyoloji okumuş.

Tıpkı babası gibi.

Babası, yani Tunceli Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Ali Kemal Özcan.

Türkiye’de gündem sürekli değiştiği için unutmuş olanlar olabilir.

Doç. Özcan ile İstanbul’da 23 Haziran’daki tekrar seçimlerinden günler önce 20 Haziran akşamı tanışmıştık.

Anadolu Ajansı’nın “Öcalan HDP’ye İstanbul seçimlerinde tarafsızlık çağrısı yaptı” son dakika haberi olarak duyurduğu mektubu İmralı’ya gidip alarak, açıklayan doçent.

Hani Devlet Bahçeli’nin “Teröristbaşının mektubu HDP’nin vahim sapmasına, Zillet İttifakı’na verdiği rezil desteğine itirazın, tepkinin ve bundan duyduğu rahatsızlığın eseri ve sonucudur” dediği mektup.

Ama esas ilginç açıklama Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan gelmişti:

“Burada aslında bir iktidar mücadelesi var. Bu iktidar savaşında HDP, PKK kanadında yaşanan bu savaş, tabii Öcalan ve Demirtaş noktasında da ciddi bir iktidar mücadelesine doğru bir kayma gösteriyor. Hatta daha da ileri, dağ da bu işin içerisinde. Ben bunu biraz daha ileri taşıyorum, Avrupa da. Bu süreç içerisinde Öcalan, kendi iktidarını bunların hiçbirine kaçırmak istemiyor. Bununla ilgili de çok sert açıklamaları var. Yani Demirtaş’a hesap sormaktan tutun da dağa hesap sormaya varıncaya kadar. Onların kendisine ihanet ettiği inancında ve bu ihaneti sebebiyle de onlara yönelik kesin tavırları var.”

O günlerde bu açıklama üzerinde sadece seçimler için yapılmış epey pragmatik bir manevra olarak konuşulmuştu.

Halbuki Cumhurbaşkanı’nın herhalde devletin taze bilgilerine dayanarak yaptığı Öcalan-Kandil çekişmesi analizi sadece yerel seçimlerle ilgili gibi değildi.

Buraya en sonda tekrar döneceğiz.

Ama bugün PKK/YPG Türkiye’nin bütün enerjisini harcadığı bölgesindeki yegane güvenlik ve dış politika meselesi haline gelmişken, bundan sadece beş ay önce bu örgütlerin kurucusu ve lideriyle bir diyalog süreci yaşandığını galiba hatırlayan kalmadı.

Tuhaf şeyler olmuştu.

2019 yılının ilk aylarından itibaren yerel seçim gündeminin arasında çok dikkat çekmese de ABD ile Türkiye arasında Suriye merkezli yoğun bir görüşme trafiği başlamıştı.

Savunma Bakanı Hulusi Akar ABD’ye gitmiş, ABD’nin Suriye özel temsilcisi James Jeffrey defalarca Ankara’ya gelip görüşmeler yapmıştı.

Cumhurbaşkanı Şubat 2019’da Ankara’da görüştüğü bir ABD’li heyete “ABD’nin Suriye’den çekilmesinin bölgede terör örgütlerinin istismar edeceği otorite boşluğu oluşturmaması önemlidir... Tüm terör örgütleriyle mücadeleye kararlıyız. ABD’nin de bizimle aynı hassasiyetleri paylaştığını düşünüyorum” demişti.

Tam bu görüşme trafiği sürerken ilginç bir şey daha oldu.

2011’den beri avukatlarıyla ve 2015’den beri ise hiç kimseyle görüştürülmeyen Öcalan’la avukatlarının görüşmesine devlet yeşil ışık yakıverdi. Üstelik Öcalan’ın görüşme kısıtlılığının kaldırıldığını bizzat Adalet Bakanı açıkladı.

2 Mayıs günkü görüşmede Öcalan, o sırada süren açlık grevlerini bitirme çağrısı yapmış ama esas mesajları yine ilginçtir ki Suriye üzerine olmuştu. Ne demişti, hatırlayalım:

"İnanıyoruz ki SDG kapsamında Suriye'deki sorunların çatışma kültüründen uzak durularak; içinde bulundukları konumun, durumun Suriye'nin bütünlüğü çerçevesinde Anayasal güvenceye kavuşturulmuş yerel demokrasi perspektifinde çözüme ulaştırılması amaçlanmalıdır. Bu bağlamda Türkiye'nin hassasiyetlerine de duyarlı olunmalıdır."

Ve ardından İmralı’ya her hafta avukatlar gitmeye başladı. 22 Mayıs, 12 Haziran ve 18 Haziran'da Öcalan avukatlarıyla görüştü, çözüm sürecine hazır olduğu mesajları verdi. Son görüşmesini ise 20 Haziran’da Doç. Dr. Ali Kemal Özcan’la yaptı.

23 Haziran seçimlerinden sonra ise Öcalan’ın avukatlarının görüşme talepleri 13 kez reddedildi.

Ta ki 7 Ağustos gününe kadar.

Peki 7 Ağustos günü ne olmuştu?

Ona gelmeden Öcalan’ın Suriye’de YPG’ye Türkiye’nin hassasiyetlerine dikkat edin mesajı vermesinden sonra olanları bir kere daha hatırlayalım.

PKK’nın Kandil’deki lideri Cemil Bayık Washington Post’a bir yazı yazıp “Şimdi Kürtlerle Türk devleti arasında barış zamanı” demiş.

Suriye’deki YPG’nin komutanı Mazlum Kobani, takım elbiseli olarak Cenevre’de BM ile çocuk savaşçılara karşı sözleşme imzalamış.

Yine Kobani, gazetecilere, Türkiye ile ABD arabuluculuğunda doğrudan olmayan görüşmeler yaptıklarını doğrulamıştı.

22 Temmuz günü de uzun bir aradan sonra Diyarbakır Valiliği ilk kez HDP’ye bir miting için izin verdi. Mitingin başlığı “Onurlu barış için demokratik çözüm”dü. Bütün bunlar ortada çözüme dair bir ışık yokken yaşandı.

Mutfakta pişirilen yemek 7 Ağustos günü ortaya çıktı.

Milli Savunma Bakanlığı ve ABD Büyükelçiliği birer açıklama yaparak Türkiye ile ABD arasında Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölge kurulması için anlaşmaya varıldığını açıkladılar. Bunun için bir de Müşterek Harekat Merkezi kurulmuştu.

Aynı gün bir şey daha oldu. 20 Haziran’dan beri kimseyle görüştürülmeyen Öcalan’a avukatlarının gitmesine izin verildi.

Öcalan da çok iddialı bir çözüm açıklaması yaptı:

“Kürt sorununu çözelim. Bir haftada çatışma durumunu, ihtimalini ortadan kaldırırım diyorum. Ben çözerim, kendime güveniyorum, çözüm için hazırım. Ancak devlet de, devlet aklı da gereğini yapmalıdır.” 

Türkiye ile ABD’nin Suriye’de güvenli bölgede anlaştıkları gün, Öcalan’ın görüşme yasağı kalkıvermiş, o da bir haftada çatışma ihtimalini ortadan kaldırabileceğini söylemişti.
12 Ağustos’ta Öcalan, İmralı adasında bu kez kardeşi (TRT’ye röportaj vereni değil) Mehmet Öcalan’la görüştü.

Kardeş Öcalan, bu görüşmeyle ilgili bir açıklama yapmadı.

Bu arada Öcalan’ın 1 Eylül dünya barış gününde PKK’ya Türkiye’den çekilme çağrısı yapacağı yorumları yapılmaya başlanmıştı.

Kardeş Öcalan üzerinden sanki Kandil’e böyle bir çağrı gitmiş gibi aynı gün Duran Kalkan, örgüt televizyonuna çıkıp “Öcalan ve HDP yeni bir barış ve çözüm umudu yaratmaya çalışsa da, ...savaşın sürmesi ve Kürt direnişinin tarihi rolünü oynamaya devam etmesi en güçlü olasılıktır” dedi.

Öcalan’ın çağrısına karşı bir cevap gibiydi bu. Nitekim dört gün sonra bunu tekzip eden bir açıklamayı Murat Karayılan yaptı: “Hareket ve gerilla olarak Başkan Apo’nun arkasındayız. Başkan Apo’nun emir ve talimatlarını esas alıyoruz. Ancak biz savaşçıyız, direniş ve savaş bizim görevimiz.”

Kardeş Öcalan da PKK’ya yakın bir siteye konuşarak kardeşinin Suriye ile ilgili kendisine söylediklerini aktardı: “Türkiye eğer Suriye’ye girmek isterse de bu çözüm olmayacaktır. Doğrusu şu ki savaş bu halklara hiçbir şey getirmez. Suriye’de 20 yıl kaldım, oranın halkını iyi tanırım. Oradaki Arap aşiretlerini iyi tanırım, ilişkilerim vardı. Başta Arap aşiretleri ve halklara selamlarımı ilet. Sorun demokrasiyle çözülebilir. Hiçbir zaman savaşla çözüm olmamıştır.”

Bu arada ABD’yle Suriye’de varılan mutabakatta işler yolunda gibi görünüyordu.

24 Ağustos günü Savunma Bakanı Akar “Birleşik Müşterek Harekat Merkezi tam kapasiteyle faaliyete başladığını” açıkladı: “Merkezin komutası Türk ve ABD’li birer general tarafından yürütülüyor. Birinci safha faaliyetleri ile ilgili sahada uygulamalara geçildi. Bu kapsamda 14 Ağustos’ta ilk İHA uçtu. İlk ortak helikopter uçuşu bugün öğleden sonra yapılıyor. Ayrıca teröristlere ait mevzilerin ve tahkimatın tahribine de başlandı."

27 Ağustos’ta YPG’nin anlaşma gereği Türkiye sınırındaki Tel Abyad ve Resualyn’dan çekilmeye başladığı haberleri geldi.

8 Eylül’de yine MSB, ​“TSK ve ABD personeli, kara araçları ve İHA’ların iştirakiyle ilk müşterek kara devriyesine Akçakale güneyinde, Suriye tarafında başladı”ğını duyurdu.

4 Ekim’de yani Barış Pınarı Harekatı’nın başlamasından sadece beş gün önceki MSB açıklamasını hatırlayalım son olarak: "Suriye'de Fırat'ın doğusunda güvenli bölge tesisi kapsamında üçüncü birleşik kara devriyesi; Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve ABD personeli, kara araçları ve İHA’ların iştirakiyle Telabyad'ın doğusunda başladı.”

Sonra Türkiye ABD ile varılan mutabakatın yürümediğini söyledi ve nihayet Trump’la Erdoğan arasındaki telefon görüşmesinden sonra Türkiye’nin askeri operasyonuna ABD yeşil ışık yaktı.

Gerisi zaten malum...

Ama o kadar malum olmayan şeyler de var.

Bütün bu süreç boyunca, bir tarafında Öcalan’ın da olduğu, Türkiye ile YPG arasında ABD’nin arabuluculuğunda görüşmeler yapıldığıyla ilgili bu kronoloji dışında elde pek bir veri yok.

En somut delil 9 Ekim’deki Trump’ın meşhur mektubu. Mektubun dikkatleri çeken son paragrafı değil, şu kısmı özellikle:

“Sorunlarınızı çözmek için çok uğraştım. Dünyayı hayal kırıklığına uğratmayın. Muhteşem bir anlaşma yapabilirsiniz. General Mazlum sizinle müzakere yapmak istiyor ve hatta geçmişte hiç yapmadığı türden taviz verebileceğini söylüyor. Bana gönderdiği bir mektubun bir kopyasını gizli olmak kaydıyla iliştiriyorum.”

Bu görüşmelerin bir sonucu mudur bilinmez elde başka ilginç veriler de var.

6-7 Ekim 2014’de Kobani için Türkiye’yi ateşe veren, beş yıldır bütün söylemini Rojava üzerine kuran Kandil’in, bütün Rojava hayalini yıkacak böyle bir askeri operasyona karşı halkı sokaklara çıkmaya çağırdığı açıklamasından sonra kimse sokağa çıkmadı, YPG’ye yaptığı çekilmeyin, direnin çağrıları dinlenmedi, ABD ve Rusya’yla yapılan anlaşmalara ateş püsküren açıklamalarına rağmen YPG bu anlaşmalara uyacağını duyurdu.

İlginç bir şekilde HDP de bu operasyona karşı düşük profilli açıklamalarla yetindi, Demirtaş ise hiç konuşmadı.

Kandil pasif durumda kalırken süreci, Öcalan’a çok sadık bir isim olan YPG komutanı Kobani yürüttü. Çekilmesi gerektiğinde çekildi, Türkiye’nin ABD ve Rusya ile yaptığı anlaşmalara karşı çıkmadı. Böylece 40 yıllık PKK tarihinin dünyanın iki süper gücüyle görüşebilen ilk ve en meşhur ismi oluverdi.

Bütün bu verilerle Türkiye açısından operasyon öncesi ve sonrasının bilançosuna bakarsak...

Türkiye operasyon öncesinde ABD ile Suriye’nin kuzeyinin tamamında bir güvenli bölge anlaşmasına varmıştı.

Bugün, daha önce batıda aldığı yerler dışında yeni olarak sadece Tel Abyad ve Resulayn arasında bir güvenli bölge var. Bu Türkiye’nin planlarındaki güvenli bölgenin yüzde 40’ına tekabül ediyor. Şehirleşememiş, geri kalmış bu bölgelere sadece coğrafi alan olarak bile 1 milyon mültecinin yerleştirilmesi mümkün değil.

Sınır hattındaki diğer yerlerde artık Türkiye’nin muhatabı ABD ya da YPG değil, Suriye ve Rusya. 10 kilometre içeride Rus-Türk ortak devriyesi dışında artık buralarda Suriye rejiminin yerleşik güçleri de var.

Operasyondan önce ABD ile anlaşmada Türkiye’nin Kobani, Telabyad, Rasulayn, Kamışlı ve Amude başta olmak üzere 10 noktaya gözlem üssü kurulması öngörülmüştü, şimdi sınırdaki 15 noktaya Suriye gözlem üsleri kuracak.

Ama herhalde en büyük fark, operasyondan önce Türkiye,
yürüttüğü müzakerelerle, Öcalan vasıtasıyla Suriye’deki YPG üzerinde etki sahibiyken, bugün ancak Rusya ve ABD aracılığıyla onlara bir şeyler yaptırmaya çalışıyor.

Soçi’deki zirvede okunan 10 maddelik mutabakatın Türkçesini okuyan Mevlüt Çavuşoğlu’nun PKK/YPG dediği yerlerde, Rusçasını okuyan Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, KOS yani Kürt Savunma Güçleri dedi.

Basın açıklamasında Cumhurbaşkanı Erdoğan bölgedeki Kürtlere seslenen herhangi bir mesaj vermezken, Putin Suriyeli Kürtlerle, Şam arasında müzakereler yürütülmesi gerektiği mesajını verdi. Trump her gün Kürtlerin hamisi gibi tweetler atıyor.

Türkiye ise kendi sınırında yaşayan ve yaşayacak olan Suriyeli Kürtlerden oluşan YPG’nin sınırdan 30 kilometre aşağıya kaydırılmasıyla sorunlarını halının altına süpürmüş olmakla yetiniyor.

Bir zamanlar Ortadoğu’nun bütün meseleleriyle ilgilenen Türkiye’nin artık bölgede tek bir dosyası var; YPG’nin Suriye’deki varlığı. Bunu bölgedeki bütün aktörler de biliyor. Türkiye’nin bu hassasiyeti, onlarla yürütülen görüşmelerde bir zaafı haline gelmiş durumda.

911 kilometrelik sınırında yaşanan, 40 yıldır uğraştığı bir sorunla ilgili Türkiye’nin elinde silahtan başka alet kalmamış durumda, sorunun çözümü için Cumhurbaşkanı Erdoğan bu yılın başından beri sekiz kez Rusya’ya gitti, şimdi de ABD’ye gidecek.

Operasyonla geriye sadece sınırdan 30 kilometre ileri sürülmüş YPG, Tel Abyad-Resulayn arasındaki güvenli bölge kalmadı, artık uluslararası hale gelmiş, dünyanın gündemine girmiş bir Kürt meselesi, ABD başkanının, Rus Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı’nın bizzat görüştüğü, Batı medyasında Arafat muamelesi yapılan bir PKK komutanı da kaldı.

Bilançoyu bir de buradan bakarak yapmak gerek.