• 4.02.2020 00:00
  • (1010)

  Birleşmiş Milletler’in Cenevre merkezli İnsan Hakları Konseyi, 2008’den beri Evrensel Periyodik İnceleme (UPR) adı altında BM üyesi 163 ülkenin insan hakları karnesini periyodik olarak inceliyor.

Beş yılda bir yapılan bu incelemelerde üç farklı ülkeden raportörler her ülke için üç ayrı rapor hazırlıyorlar ve bu raporlar Cenevre’de tartışılıyor.

Raporlardan biri incelenmekte olan devlet tarafından sağlanan bilgilere dayanıyor. Bir diğer rapor uluslararası insan hakları örgütleri ve BM kuruluşlarının o ülkedeki insan haklarının durumuyla ilgili hazırladığı raporlara göre hazırlanıyor. Ve son raporda o ülkelerdeki insan hakları kurumları, STK’lardan alınan görüşlerle oluşturuluyor.

Türkiye diğer 163 ülke gibi 2010 ve 2015’de iki kez insan hakları açısından incelendi ve hazırlanan raporlar ve tavsiyeler Cenevre’deki oturumlarda tartışıldı. 

2010 ve 2015 yıllarındaki incelemelerde eksilere rağmen, Türkiye’nin karnesinde her alanda ilerlemeler, reformlar ve demokratikleşmeler vardı. Raporların tartışıldığı Cenevre’deki oturumlarda Türkiye’yi eleştirmek zor, savunmak kolaydı. 

Ama 2015’in üzerinden beş yıl geçti ve  diğer ülkeler gibi Türkiye’nin insan hakları ve demokrasi karnesi de üçüncü kez BM tarafından incelendi, raporlar yazıldı. Ve o raporlar 14 ülkenin daha masaya yatırılacağı Cenevre’de 28 Ocak günü tartışıldı. 

Üçüncü inceleme Türkiye’yi eleştirmenin kolay, savunmanın zor olduğu zamanlara denk geldi.

Böyle bir zamanda Cenevre’de Türkiye’nin insan hakları ve özgürlükler karnesini savunmak gibi zor görev de Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Faruk Kaymakçı’ya düştü. Onunla birlikte Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı temsilcileri de söz alarak sorulara cevap verdiler. 

Üç saatlik soru ve cevap oturumunda 125 ülke Türkiye ile hazırlanan raporlar üzerine görüşlerini, eleştirilerini bildirdi, sorular sordu.

Tabii bu diplomatik bir ortam olduğu için, sorular da öncesinde yazılı olarak veriliyor, bu yüzden de karşılıklı diyaloglar ya da tartışmalar yaşanmıyor. 

Büyükelçi Kaymakçı da bir kaç espri cümlesi dışında bu sorulara ve yorumlara Türkiye’nin resmi cevaplarını daha önce hazırlanmış dokümandan okudu.

Sorular ve yorumlar sürerken aralarda dört kez söz alıp her seferinde 15’er dakikaya yakın hazırlanmış bu cevapları okurken, sonlara doğru Türkiye’de çocuk evliliklerine karşı yapılan çalışmaların anlatıldığı bölümde “prepared” kelimesinde dili sürçtü, ancak üçüncü denemede okuyabildi.

BM sayfasında kaydı bulunan üç saatlik bu uzun videodan, Büyükelçi Kaymakçı’nın dilinin sürçtüğü bu bölümü, İsveç’te bulunan eski bir Todays Zaman çalışanı kesip sosyal medyada Kaymakçı’nın İngilizce konuşamadığının delili olarak dolaşıma soktu. 

Kendi hocasının bütün kötülüklerin kaynağı olarak Ermeni-Yahudi Pakrudinileri göstermesini dert etmeyip, Çankırı’da AK Partili bir ilçe başkanının anti-semitik konuşmasını bile hemen İngilizce’ye çevirerek Batı’ya şikayet edebilen bu nefretinden şirazesini kaybetmiş gazetecinin kestiği video, bir anda viral haline geldi, Dışişleri’nde AK Parti’nin liyakatsiz kadrolaşmasının delili olarak sol ve Kemalist gazetelerin sitelerinde de haber oldu.

Tabii dün gün boyu da Kaymakçı’yı tanıtan mevcut ve eski diplomatlar ve gazeteciler bunun haksızlık olduğunu yazdılar.

Gerçekten de 1994 yılında Dışişleri Bakanlığı’na girmiş Kaymakçı, LSE ve Avrupa Koleji’nde master yapmış, hem Brüksel’de hem Ankara’da yaptığı görevlerde Türkiye’nin AB müzakere ve uyum sürecini yönetmiş, Irak ve Afganistan’da görev yapmış tecrübeli bir diplomat.

Bu kariyeri İngiliz ve Fransızca konuşamadan yapması ancak başka türlü bir yetenekle mümkün.

Ama mesele telaffuz üzerinden bir miktar eziklik de kokan bir linçe dönüşünce, Büyükelçi Kaymakçı’nın o toplantıda İngilizce olarak ne dediği arka planda kaldı. 

Halbuki, Türkiye’nin AB reformlarıyla demokratikleşme sürecinde önemli bir rol oynamış iyi bir diplomatın, 2020 Türkiye’sinin demokrasi ve insan hakları karnesini nasıl savunduğunu izlemek çok daha ilginç olabilirdi.

Ama üç saniyelik dil sürçmesi üzerine tartışanların çok azının sabrı, üç saatlik oturumu izleyip, 55 sayfayı bulan raporları okumaya yetti.

Aslında anlatılan kendi hikayemiz olunca, Türkiye’de basın toplantılarında ve televizyonlarda asla siyasetçilere ve bürokratlara sorulamayan soruların açık açık sorulmasını izlemek gayet sürükleyici olabiliyor.

Türkiye’nin insan hakları raporunu hazırlayan troyka üç ülkeden temsilcilerden oluşmuş; Bahreyn, Slovakya, Somali.

Bakıldığı zaman denk düşen raportörlerin en azından ikisinin Türkiye’ye torpil geçmesi ilk başta beklenebilir. Üstelik Bahreynli raportör başörtülü bir hanımefendi.

Fakat hiç öyle olmamış. 

Hem uluslararası sivil toplum örgütlerinden ve BM kurumlarından alınan görüşlerle hazırlanmış olan rapor, hem de Türkiye’den Trabzon Karadeniz Kadınlar Platformu’ndan Diyarbakır Barosu’na kadar her renkten, siyasi görüşten 90 STK’dan ve onlarca uzman kişi ve örgütten görüş alınarak hazırlanan rapor, Türkiye’nin insan hakları manzarasını net biçimde ortaya koymuş.

Epey eleştirel olduğunu herhalde söylemeye gerek yok.

Devletin resmi görüşünü yansıtan raporu okurken ise başka bir ülkeden bahsedildiği hissine kapılıyorsunuz. Cumhurbaşkanlığı sistemiyle kuvvetler ayrılığının güçlendiği, yargının bağımsızlaştığı, toplantı ve gösteri özgürlüğünün olduğu bir paralel evren anlatılıyor. 

Ama yine de Türkiye hem raporda hem de Büyükelçi Kaymakçı’nın konuşmasında savunmasını insan hakları ve demokrasi sorunlarının tümüyle inkarı üzerine kurmamış. 

Herhalde artık bunları tümüyle reddetmek ikna edici olmayacağı için, sorunların varlığı kabul edilmeden “önce bir sor niye” argümanları sıralanmış. 

Türkiye’nin aynı anda FETÖ, PKK, YPG, DHKP-C, IŞİD’le mücadele ettiği, güvenlik risklerinin arttığı, 15 Temmuz darbesiyle zorunlu olarak bir olağanüstü hal rejimine girdiği anlatılmış. 

Hemen ardından da olağanüstü halin bitişiyle birlikte bir normalleşme ve reform dönemine girildiği iddia edilmiş.

Bu normalleşme ve reforma gösterilen deliller ise Yargı Reformu Paketi ve İnsan Hakları Eylem Planı. Sorunların çözümüne adres olarak biri Meclis’e getirilmiş, diğerinin içeriği belirsiz bu iki paket gösterilmiş

Bir de iki kurum. Ne iş yaptıklarını çoğumuzun bilmediği, hayatımızda pek bir karşılığı olmayan Ombudsmanlık ve Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu. (TİHEK). 

20 sayfalık raporda 22 kez TİHEK’ten ve 13 kez Ombudsman’dan bahsediliyor. 

Ama Cenevre’de rapor üzerine Türkiye’ye 125 ülkeden yöneltilen soru ve yorumlara bakılırsa bu savunma stratejisi pek ikna edici olmamış gözüküyor. 

Aslında ikna olmuş olanlar da yok değil.

Ama o ülkelerin hiçbiri Büyükelçi Kaymakçı’nın yakından tanıdığı Avrupa ülkeleri değiller.

Türkiye oturumunda raporlarla ilgili soru cevap kısmına geçilince ilk sözü Venezuela almış. Venezuela’dan mültecilere yaptıklarından dolayı Türkiye’ye gelen hararetli tebriklerle açılmış oturum. 

Sonra dost ve kardeş Katar söz almış. Onlar da Türkiye’ye, Yargı Reformu ve mültecilere yaptıklarından dolayı takdirlerini bildirmişler. 

Yemen, Afganistan, Arnavutluk, Azerbaycan da Türkiye’nin demokratikleşme adımları, yargı bağımsızlığını artırma ve insan haklarını geliştirme çabalarını takdir etmişler.

Fakat bu konularda sicili daha parlak ülkelerden deprem için başsağlığı mesajları dışında pek olumlu söz duymamış heyetimiz. 

Çok sayıda soru soran ABD temsilcisi Cumartesi Anneleri’nin eyleminin neden yasaklandığını sormuş. Almanya Wikipedia kararını takdir ederken Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarının neden uygulanmadığını gündeme getirmiş. İsveç medya özgürlüğünü, Kanada Alevilerin haklarını, İngiltere Selahattin Demirtaş ve Ahmet Altan’ın haksız tutukluluklarını hatırlatmış.   

Bu zor sorulara cevap vermek için söz alan Büyükelçi Faruk Kaymakçı da önündeki hazırlanmış dokümandan ifade özgürlüğünün sınırsız olmadığı, gazetecilerin de hukukun üstünde bulunmadığı, gazetecilikten değil terörden tutuklandıkları gibi klasik argümanları sıralamış, kayyım atamalarını “Haklarında soruşturmalar var” argümanıyla savunmuş, her meselede mucizevi çözümü ise Yargı Reformu, İnsan Hakları Eylem Planı’na bağlamış. 

Ama en hazin kısmı, Türkiye’de insan hakları, demokrasi, ayrımcılıkla mücadele için iyi örnekleri ancak maziden; Kürtçe derslerinin başlamasından, başörtüsü yasağının kaldırılmasından, azınlık vakıflarına mallarının iade edilmesinden, 2013’de demokratikleşme paketinden verebilmiş olmasıydı. 

Bir de son zamanlarda AİHM baskısı ya da Anayasa Mahkemesi kararlarıyla gelen ve hükümetin pek de memnun görünmediği tahliyeleri normalleşme işareti olarak göstermesi.

Ama herhalde onunkinden daha trajik olanı İçişleri Bakanlığı temsilcisinin önündeki kağıtlardan okuduğu cevaplardı. 

Bakanlık temsilcisi Türkiye’de gösteri hakkının sınırlanmadığını anlatırken rakamlar verdi, meğer Türkiye’de 2018 yılında 46.389, 2019 yılının ekim ayına kadar da 39.918 gösteri düzenlemiş, ancak yüzde birinin altında devlet müdahalesi olmuş. 

En ilginç kısmı ise bir İçişleri Bakanlığı bürokratından

LGBT savunması dinlemek oldu. Belçika ve İngiltere’den gelen sorular olmasa devletimizin LGBT-dostu olduğunu yetkili bir ağızdan duyamayacaktık. 

Meğer 2015-2019 yılında LGBTİ’ler farklı şehirlerde 97 faaliyet yapmışlar ve bunlara 20 bin kişi katılmış. Sadece bu gösterilerde şiddete başvuran 119 kişi gözaltına alınmış. 

İçişleri Bakanlığı temsilcisi neden Cumartesi Anneleri’nin Galatasaray Lisesi önündeki eylemine ve İstiklal’deki Onur Yürüyüşü’ne izin verilmediği sorusuna ise şöyle cevap vermiş:

“Galatasaray Meydanı ve Beyoğlu bölgesi gösteri alanları içinde değil. Galatasaray Meydanı ve İstiklal Caddesi her gün 2 milyon insan geçtiği turistik alanlar olduğu için izin verilmedi”

Demek ki Cumartesi Anneleri yıllarca eylem yaparken Galatasaray Meydanı turistik değilmiş. Devlet seneye Onur Yürüyüşü için LGBT’lilere turistik olmayan bir yer gösterebilirmiş. 

İnsan raporları okurken ve oturumdaki savunmaları izlerken hüzünleniyor. 

Özellikle de 2010 ve 2015 raporlarına bir göz gezdirince.

Türkiye, nereden nereye gelmişti, şimdi yeniden nereden nereye geri döndü. 

Muhatap olduğu sorular ve takdirlerini sunan ülkeler listesi herhalde Bakan Yardımcısı Faruk Kaymakçı’yı da pek memnun etmemiştir. 

Ülkenin resmi pozisyonunu savunmak için orada oturmuş bir bürokrat olarak ona, bahane olarak ülkenin güvenlik sorunlarını hatırlatmak, bütün sorunların çözümleri için topu mucizevi yargı reformu ve insan hakları paketlerine atmak ve yapılmış iyi işler olarak da 2014 öncesinin şimdi Türkiye’de kimsenin sahip çıkmadığı reformlarını hatırlatmak düşmüş..

Yani Dışişleri Bakan Yardımcısı’nın takıldığı “Prepared” kelimesinden telaffuz daha zor olan meselelerimiz var...