• 28.04.2020 00:00
  • (899)

 “Merkez yönetim ve yerel yönetimler, devlet iktidarının örgütlenmesinde hizmeti ve coğrafyayı esas alarak iki temel parçayı oluşturmaktadır. Bu iki parçalı yapının yönetsel örgütlenmede farklı sonuçlara yol açmaması için, Anayasa'da 'idarenin bütünlüğü' ilkesine yer verilmiş ve yerinden yönetim, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ve yönetimin tümlüğü ilkeleriyle sınırlandırılmıştır. 'İdarenin bütünlüğü' ilkesi, tekil devlet modelinde yönetim alanında öngörülen temel ilkedir.” Tekil devlet modelinde, tek bir egemenlik vardır ve tek yetkili devlettir.  Yerinden yönetimin en önemli sakıncası, Devlet'in birliğini ve kamu hizmetlerinin tutarlılığını bozabilmesidir.”

https://www.tccb.gov.tr/basin-aciklamalari-ahmet-necdet-sezer/1720/6352/5227-sayili-kamu-yonetiminin-temel-ilkeleri-ve-yeniden-yapilandirilmasi-hakkinda-kanun.html

Bu uzun paragraf Cumhurbaşkanlığı’nın internet sitesinden alındı. 

Ama bu Cumhurbaşkanı’nın ya da sözcülerinin son dönemde CHP’li Büyükşehir Belediyeleri ile girdikleri polemiklerden biri değil. 

Biraz daha eski. 2004 tarihli.

Paragraf, Cumhurbaşkanı olan Ahmet Necdet Sezer’in, AK Parti iktidarının Meclis’ten geçirdiği Kamu Yönetimi Reformu’nu 10 veto gerekçesinden.

Sezer, aynı reform için daha önce Meclis’ten geçirilmiş İl Özel İdareler Kanunu ve Belediye Kanunu da benzer gerekçelerle veto etmişti.

Başbakanlık müsteşarı Prof. Dr. Ömer Dinçer’in imzasını taşıyan cumhuriyet tarihinin en köklü yerel yönetim reformu kanunun ilk maddesinde dendiği gibi “merkezî idare ile mahallî idarelerin görev, yetki ve sorumluluklarının çağdaş kamu yönetimi ilke ve uygulamaları çerçevesinde belirlenmesi” ni amaçlıyordu..

Merkezi idare-mahalli idare demenin bile bölücülük zannedildiği bugünlerde bunu anlamak kolay değil.

Ama reformla Adalet, Milli Savunma, İçişleri, Maliye, Milli Eğitim, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlıkları dışında bakanlıkların yereldeki işleri belediyelere bırakılmıştı  

Reforma paketindeki “Mahallî müşterek ihtiyaçlara ilişkin her türlü görev, yetki ve sorumluluklar ile hizmetler mahallî idareler tarafından yerine getirilir” ve “Merkezi idare, mahalli idarelerin sorumluluk alanlarına giren görev ve hizmetler için mahallî düzeyde teşkilât kuramaz, doğrudan ihale ve harcama yapamaz” maddeleriyle yerel yönetimlere geniş bir yetki ve sorumluluk alanı tanınmıştı. 

Eğer bu reformu Sezer veto etmeseydi, bugün bırakın belediyelerin salgın için yardım toplamasını, ekmek dağıtmasını yasaklamayı, salgınla ilgili sokağa çıkma yasağı dahil bütün tedbirler yerel yönetimler tarafından alınabilir, belediye onay vermeden Kanal İstanbul gibi projelere çivi dahi çakılamazdı. 

O günlerdeki pozisyonlar ise bugünün tam tersiydi.

CHP, Sezer, asker ve Kemalist medya yerel yönetimleri güçlendiren reformlara kuşkuyla bakıyor, bölücülük olarak görüp “üniter devlet” çizgisinde direniyordu.

O günlerde Başbakan Erdoğan ise Sezer’in vetosu için “Neler yaptıysak tutucuların direnmesine karşı yaptık. Merkezileşmeden gelen yapı nedense mahalli idarelere hep şüpheyle bakıyor” demiş, bu reformun PKK‘nın işine yaracağı eleştirilerine karşı “illegal örgütlerin işine yarar diye geri adım atamayız. Bugün yapmazsak yarın yapmak zorunda kalacağız” diyerek gerekirse referanduma gideceklerini söylemişti. 

Ama vetoları, Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararları izledi ve o günlerde henüz muktedir olamamış AK Parti iktidarı adem-i merkeziyetçi reformlardan geri adım atmak zorunda kaldı, kanunların bir kısmı ancak budanarak Meclis’ten geçirildi.

AK Parti’nin iktidara gelir gelmez, ilk iş olarak adem-i merkeziyetçi bir kamu yönetimi reformuna girişmiş olması tabii ki kimse için sürpriz değildi.

Erdoğan ve AK Parti kurmaylarının büyük bir kısmı belediye kökenliydi, siyasi hayatları Ankara ile mücadele ederek geçmişti.

1995’de dönemin Başbakan’ı Çiller’in İstanbul’da trafik, yapılaşma gibi meseleleri İl Özel İdaresi devretme girişimine karşı direnen Erdoğan “Merkezi hükümeti oluşturan partilerin sırf RP’li olduğu için İstanbul belediyesini cezalandırmaya çalıştığını” söylemişti. 1998’de uçak biletleri alınmış Çin seyahati dönemin İstanbul Valisi tarafından yasaklanınca da “İstanbul’a vali diye birisini atamışlar, bizi kösteklemek elinden geleni yapıyor, birkaç kişinin atadığı bir memur size engel oluyor” diyerek kararı mahkemeye taşımıştı.

Nitekim AK Parti bütün bu tecrübelerin ardından kurulurken, parti programında “Kamu yönetiminin güç ve yetkilerinin merkezde toplanması yerine, olabildiğince fazla yetki, görev ve fonksiyonların yerel yönetimlere devredildiği ve birçok devlet fonksiyonlarının yerinden yönetim esasına göre gerçekleşebileceği bir devlet anlayışına süratle geçilecektir” sözü verildi. Hala parti programında, merkezi yönetim- yerel yönetim başlıkları altında güçlü bir adem-i merkeziyetçi anlayış duruyor.

https://www.akparti.org.tr/parti/parti-programi/

Bunda şaşılacak bir şey de yok.

Çünkü 1808’de II. Mahmud’un kabul etmek zorunda kaldığı adem-i merkeziyetçi Sened-i İttifak’tan başlatılırsa, 200 yıldır Türkiye siyasetinin en temel tartışmalarından biri merkez ve çevre arasındaki güç mücadelesi.

Türkiye’de genelde zannedildiğinin aksine istibdat kavramı da olumsuz anlamda ilk kez II. Abdülhamid’e karşı değil, Tanzimat paşalarına karşı kullanılmıştı.

İlk modern muhalefet olan İslamcı eğilimli Yeni Osmanlılar, padişaha değil, Tanzimat’la ortaya çıkan Babıali’nin merkeziyetçi modern devlet uygulamalarına ‘istibdat’ demiş ve hürriyet mücadelesini başlatmıştı.

O mücadelenin öncülerinden, Hürriyet kavramının mucidi Namık Kemal, Hürriyet gazetesinde yazdığı bir makalede, Tanzimat öncesi taşrada bir köprü yapmak gerektiğinde ahalinin bir araya gelerek, kendi kaynaklarıyla bunu kısa sürede yapabildiğini ama Tanzimat’la bütün kararların İstanbul’dan verilmesiyle daha önce doğal akışında ilerleyen işlerin aksadığını anlatmış ve yeni merkeziyetçi iktidardan şöyle şikayet etmişti: 

“Babıali kanun yapıyor, Babıali hükmediyor, Babıali icra eyliyor, icraata yine Babıali nazır oluyor, padişah desek Babıali anlaşılıyor, kanun desek, kezalik (keza yine böyle), meclis, mahkeme desek kezalik, ahali desek hiçbir şey anlaşılmıyor.”

Merkeziyetçi- adem-i merkeziyetçi tartışması merkeziyetçi bir padişah olan II. Abdülhamit’e karşı mücadele eden Jön Türkler’i de ikiye bölmüş, Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti'nin karşısında Prens Sabahattin liderliğinde, Osmanlı’daki farklı milletlere daha fazla hak ve yetki verilmesini savunan Teşebbüsü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti kurulmuştu.

İttihat ve Terakki ile muhalif Ahar Fırkası, ardından Hürriyet ve İtilaf Fırkası arasındaki temel farklardan biri de adem-i merkeziyetçiliğe bakıştı. 

İstanbul Hükümeti’nin gücünü kaybettiği, Ankara hükümetinin henüz kurulmadığı ara dönemde Anadolu’da Bülent Tanör’ün tabiriyle “yerel kongre iktidarları” kurulmuş, halk yerel kongrelere seçtikleri delegelerle kendi kendini yönetmiş, İstiklal Harbi kongrelerle ilerlemiş, nihayetinde kurulan Birinci Meclis’in ilk yaptığı işlerden biri de adem-i merkeziyetçi bir yönetimi öngören Teşkilat-ı Esasi Kanunu’nu kabul etmek olmuştu. 

Kanunla eğitim, sağlık, ekonomi, tarım, bayındırlık ve sosyal yardım işleri halk tarafından seçilecek vilayet meclislerine bırakılıyordu.

Cumhuriyet’in kurulmasından sonra Cumhuriyet Halk Fırkası ile Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası arasındaki temel farklardan biri de adem-i merkeziyetçilikti. 

TPCF programında açıkça “idari adem-i merkeziyet esası kabul edilecektir" yazmış, eğitim işlerinin yerele devredileceği vaat edilmişti. 

Serbest Cumhuriyet Fırkası, ardından Demokrat Parti de merkeziyetçiliğe karşı yerel yönetimleri güçlendirmeyi programlarına koydular. 

Özal, yerel yönetimleri güçlendiren yasalar çıkardı, eyalet tartışmalarını başlattı. Refah Partisi, Fazilet Partisi bu çizgiyi sürdürdü.

Muhafazakarların çok sevdiği İdris Küçükömer’in sağ-sol analizindeki gibi İttihatçı-Kemalist merkeziyetçi bürokrasiye karşı, İslamcı- muhafazakar çevre adem-i merkeziyetçiliği savunageldi.

Bu geleneğin devamı olan AK Parti de en başından itibaren Ankara’daki merkeziyetçi statükoya karşı, siyasette, kamu yönetiminde ve ekonomide adem-i merkeziyetçiliği, gücü dağıtmayı savundu. 

Kenarı, köşesi vetolarla kesilse de kabul edilen reform kanunları, en son çıkarılan Büyükşehir Kanunu, seçim bildirgelerine kadar giren 1993’de Türkiye’nin Avrupa Özerk Yönetim Şartı’na koyduğu çekinceleri kaldırma vaadi, çözüm sürecinde Başbakan’ın eyalet tartışmasını yeniden açmasına kadar izlenen bu siyasi hattan, kayyım politikası ve 31 Mart’ta büyükşehirlerdeki seçim yenilgisinden sonra aniden karşı şeride geçildi.

Öyle ki Ahmet Necdet Sezer’in aklına bile merkezi yönetim- yerel yönetim diyenlere bölücü demek gelmemişti. 

Vakıflara kurban derisi bile toplatmayan, 99 depremi için yardım götürenleri siyasi fikirleri yüzünden engelleyen bir devletin yıllarca mağduru olmuş muhafazakarların, yerel yönetimlerde karşılaştıkları onca engellemeden sonra iktidar yıllarındaki bir salgın sırasında sırf muhalif partili başkanlar yönetiyor diye belediyelerin yardım toplamasını , ekmek dağıtmasını dahi engelleyip, bir de üstüne bu yüzden belediyeleri paralel devlete, PKK’ya, FETÖ’ye benzetmesini zıddına dönmekle bile açıklamak kolay değil. 

Merkeziyetçilikte bu seviyeye kadar çıkan olmamıştı.

Bu aynı zamanda Türkiye’deki geleneksel siyasi fay hatlarının nasıl değiştiğini de bir kere daha gösterdi.

İdris Küçükömer’in tasnifine bugüne kadar soldan çok sert itirazlar gelmişti ama onu esas tekzip eden bir zamanlar adını  anmadan cümle kuramayan muhafazakarlar oldu. 

Demek ki yıllarca adem-i merkeziyetçilik bir siyasi tercih değil imkansızlık meselesiymiş, Ankara’yı kontrol edene merkeziyetçilik, toplum mühendisliği paket halinde bedava yükleniyormuş.