• 21.07.2020 00:00
  • (865)

  Selahattin, Nizamettin, Bahattin, Seyfettin...

Trabzon’da yaşayan Oflu Mehmet Ali Tursun, dört oğluna böyle adlar verecek kadar dindar bir saat tamircisiydi. Bayburtlu anne Selvi Hanım da siyah başörtülü beş vakit namaz kılan bir ev hanımı.

Dört erkek, iki kız çocukları olan anne ve baba, çocuklarından gizli saklı bir şey konuşmaları gerektiğinde aralarında Rumca konuşurlarmış.

Sonra baba İstanbul’a göç edip manifaturacılıktan epey para kazanmış, ailesini yanına almış. Beylerbeyi’nde dört katlı bir konağa yerleşmişler.

Sert bir baba, otoriter hatta dayakçı ablalar, akılları hep dışarıda abilerle birlikte büyüyen Seyfettin, önce özel liseye ardından, Askeri Deniz Lisesi’ne yazdırılmış. Ama hiçbirinde mutlu olamamış.

Çünkü aklı hep şarkı söylemekte, dans etmekteymiş. Abisinin nişanında, kadın kılığına girip diğer abisiyle yaptığı dansla herkesi çok eğlendirmişler.

Seyfettin önce Tursun olan soyadını Dursun yapmış, sonra da fazla kaba bulduğu Seyfettin’i Seyfi.

Sonra Dursun da ona “kabzımal” soyadı gibi gelmiş, onu da Dursunoğlu’na çevirmiş ve Seyfi Dursunoğlu olmuş.

Peki nasıl Huysuz Virjin olmuş?

Mübarek Ramazan ayında Beylerbeyi Kültür Cemiyeti’nde erkek arkadaşları ile birlikte Ramazan eğlenceleri düzenlerken.

Ramazan eğlencesinde kadın sahneye çıkamayacağı için sırayla orta oyunu oynuyor, şarkı söylüyor, dans ediyorlarmış. En çok alkışı ise saçlarına peruk takıp, tuvalet giyip, makyaj yapıp çıktıkları sahnede Ermeni kantocuları taklit ettiklerinde alıyorlarmış. Hepsi kendine eski meşhur Ermeni kantoculardan adlar seçmişler.

Seyfi Dursunoğlu, Abdülhamit devrinin meşhur kantocusu Hayganuş hanımın lakabı olan Minyon Virjin’in, Virjin’ini almış, sahiden de köşeli, huysuz bir insan olduğu için Huysuz Virjin olmuş.

40’lı, 50’lı yıllarda 15 yıl boyunca her Ramazan ayında, Beylerbeyi’nde bu eğlence devam etmiş.

Aslında bir geleneği sürdürmüşler. Adını aldığı Minyon Virjin de Osmanlı devrinde ve Cumhuriyetin ilk yıllarında Ramazan eğlencelerinde sahne alırmış.

Sonraki yıllarda da bu gelecek sürmüş. Şehzadebaşı’ndaki direkler arası Ramazan eğlencelerinde kantocu Şamram Hanım, onun öğrencisi ve Adile Naşit’in de anneannesi olan Küçük Virjin, annesi Amelya Hanım da sahne almışlar.

Huysuz Virjin, bu geleneği şimdi adları hatırlanmayan başka pek çok erkek kantocu ile birlikte sürdürmüş.

Bir taraftan SGK’da memur olarak çalışırken, bir taraftan sahne almaya başlamış, sonra abisiyle kavga edince evden ayrılmış, okuldan tanıdığı Zeki Müren’in de içinde olduğu İstanbul’da ev partilerinde devam eden alternatif bir hayatın içine girmiş.

Bütün bu bilgiler, 2004 yılında yayınlanan, Seyfi Dursunoğlu ile yapılmış uzun bir nehir söyleşisine dayanan Katina’nın Elinde Makası adlı kitaptan.

40’lı, 50’li, 60’lı yılların İstanbul’unda dindar Trabzonlu bir ailenin, dans etmekten şarkı söylemekten hoşlanan, askeri lisede tutunamayan, torpille SGK’ya sokulmuş ama gizli gizli kadın kılığında, Ermeni bir kantocuyu taklit ederek Ramazan eğlencelerinde, kulüplerde sahne alan evladının hikayesini okurken, Türkiye’nin sosyal hayatının görmezden gelinen sayfalarında dolaşıyorsunuz.

Çok renkli, çok kültürlü, farklı hayat tarzlarının iç içe geçtiği, tek bir kalıba dökülemeyecek bir Türkiye hikayesi bu.

Üstelik henüz ortada Netflix ya da LGBT hareketi yok, İstanbul Sözleşmesi’nin imzalanmasına ise 60 yıl var.

Huysuz Virjin, yaptığı işin ilk örneği de değildi.

Direkler arasının yıldız kantocularından Küçük Virjin’in, kadın kılığında showlar yapan, kantolar söyleyen oğlu Niko’nun (Adile Naşit’n dayısı) 60’lı yaşlarına kadar yine Ramazan eğlencelerinde sahne aldığını okuyoruz kitaptan. Dursunoğlu ondan da etkilenmiş.

Yani şimdilerde dini bütün padişahlar ve onların ehli- tarik tebaasından oluştuğu zannedilen Osmanlı dönemine dayanıyor Huysuz Virjin’in hikayesi.

Haremlik-selamlık içinde bulunmuş ara formüllerden biri olan zenne kültürünün tarihi ise Türkiye’deki ideolojilerin pek çoğundan daha eskiye dayanmakta.

Yani bugün bizim kültürümüz, bizim medeniyetimiz, öz değerlerimiz denilip bağra basılan pek çok şeyden daha eski bir kültürden bahsediyoruz.

Huysuz Virjin’e ekran yasağına mal olmuş, şarkılarda, fıkralarda, dilde müstehcenlik, müstehcen espriler de dejenere bir kültürün ürünleri, Batı’dan bize gelmiş yabancı değerler değiller.

Karagöz-Hacıvat’ın büyükler için olan orijinal versiyonunda, orta oyununda, Karadeniz’in yüzlerce yıllık atma türkülerinde, İç Anadolu’nun bozlaklarındaki zaman zaman yüz kızartan, yere baktıran müstehcenliğin yanında Huysuz Virjin’in esprileri Prime Time aile yayını gibi kalabilir.

Yani bizim kültürümüz, bizim medeniyetimiz derken kültürün sadece meşrebinize uyan kısımlarını alıp, ahlaki veya siyasi normlarınıza uymayan kısımlarını yabancı, bize ait olmayan ya da dejenere ilan edemezsiniz.

Bunu yaparsanız yüzlerce yıllık atma türküleri, bozlakları, Karagöz-Hacıvat’ı, deyimleri, fıkraları, içinde şarap, rakı geçen şarkıları, türküleri kesip biçmeniz gerekir.

İki yüzyıla yakındır Ramazan eğlencelerinde kadın kılığında kanto söyleyen erkekleri, Niko’yu, Zeki Müren’i, Bülent Ersoy’u, onlar kadar meşhur olmamış nice ismi arşivlerden, gazetelerden çıkarmalısınız.

Herhalde böylesine uzun bir geçmişe dayandığı için Huysuz Virjin’in showu ve esprileri 60 yılı aşkın bir süre boyunca sürebildi. Zaman zaman zorluklar yaşasa da o kadar göze batmadı.

70’lerden itibaren TRT’de görünmeye başladı, Ramazan eğlencelerine çıktı, sahnesini izlemek için çalıştığı gazinolara gelen Turgut Özal’dan, Rauf Denktaş’a kadar pek çok isim onun esprilerine alınmadı.

90’lar boyunca ve 2000’lerin ortalarına kadar neredeyse bütün özel televizyonlarda reyting rekorları kıran programlar yaptı.

Ta ki 2007 yılında RTÜK başkanının gayri resmi uyarısıyla ekranlara sadece Seyfi Dursunoğlu olarak çıkmasına izin verilinceye kadar.

O günlerde bu karar duyulmuş ve büyük bir gürültü kopmuştu.

Örneğin Sabah’ta Nazlı Ilıcak kararı şöyle eleştirmişti:

“Seyfi Dursunoğlu, 30-40 yıldır sanatını "zenne" rolü ile icra ediyor. RTÜK'e söz düşer mi? İyi reyting alıyor ama, Huysuz Virjin olsa belki de sıralamada birinci ya da ikinci gelecek. 28 Şubat sürecinde, demokrat sandığımız bazı kişiler, bugün, tereddütsüzce başkalarının hakkını ve hukukunu çiğneyebiliyor. Derin bir hayal kırıklığı yaşıyorum.”

Yine o günlerin medya ortamının çok sesliliğini gösteren bir örnek olarak kararı alan RTÜK Başkanı Zahit Akman ile Seyfi Dursunoğlu NTV’de Can Dündar’ın sunduğu Neden programında karşı karşı gelip ve bu gizli yasağı konuşmuşlardı.

Programda RTÜK Başkanı “Huysuz Virjin sevilen bir sanatçı, tiplemeyle bir derdimiz yok, önemli bir sanatı yaşatmaya çalışıyor, ancak gelişme çağındaki gençler ve çocuklar için zararlı espriler yaptığı için prime-time’da değil, saat 23:00’ten sonra yayınlanacak programlar yapabileceğini” söylemiş, bu diyalog sansürün yumuşayacağına yorulmuştu.

Fakat, buna rağmen Seyfi Dursunoğlu bir daha ekranlara Huysuz Virjin olarak çıkamadı, zaten 70’li yaşlarındaydı, geri çekildi ve geçen hafta da 88 yaşında hayatını kaybetti.

Verdiği son röportajlarda da bu küskünlüğünü anlattı.

Seyfi Dursunoğlu’nun vefatından sonra onun televizyonlarda reyting rekorları kırmış gösterileri yeniden hatırlandı, 15-20 yıl önce televizyonlarda bu esprilerin yapılabildiği Türkiye’den Netflix’e sansürün konuşulduğu Türkiye’ye nasıl geldiğimiz ibretlik bir durum olarak hatırlandı, geniş bir kitleyi üzdü, kızdırdı, tedirgin etti.

Hem iktidarın hem de Türkiye’deki dindar muhafazakar insanların da üzerinde düşünmesi gereken bir tedirginlik bu.

Türkiye hayat tarzı dayatmalarından, topluma kendi dar gömleğini giydirmeye çalışan iktidarlardan, toplum mühendisliği projelerinden çok çekti.

Bundan en çok çekenler de uzun yıllar tam da bu kavramlarla eleştirilerini dillendirmiş dindarlar oldu.

Hali hazırdaki mevcut toplumu, hayalindeki modern topluma benzetmek isteyen cumhuriyet rejiminin toplum mühendisliği projeleri, bir gerilik sembolü olarak gördüğü başörtüsünün modern hayatta görünür olmasına karşı uzun yıllar süren yasaklar, kısıtlamalar, saldırgan dil, hala etkileri süren büyük insani trajedilere, siyasi gerilimlere neden oldu.

Hala daha orta ve orta yaş üstü laikler için başörtüsü tam olarak aşılamamış psikolojik bir eşik.

Ama bugün görülüyor ki bu sadece laiklerin bir önyargısından ibaret değilmiş.

Toplum mühendisliği bir tür iktidar etme biçimi, bir muktedirlik gösterme yoluymuş.

Gücü elinde bulunduran bir süre sonra o güçle toplumu, hayatı, kültürü biçimlendirmeye, başkalarının hayatını da tayin etmeye meylediyormuş.

Türkiye’deki dindarlar geçmişte bizzat acısını çektikleri bu yanlışı bugün tekrarlamaktalar. Özel olarak Türkiye’deki iktidar değil, dindarlar diyorum. Çünkü bu sadece bir iktidar pratiği değil, geniş dindar halk kitleleri de devletin sopasıyla kültürel hayatı, yaşam tarzlarını bir şekle sokmasına destek veriyor.

RTÜK’ü siyasi ve ahlaki zabıta gibi kullanmak, alkollü içeceklere yüksek vergiler koymak, içeriğini beğenmedikleri için Netflix’i yasaklatmaya çalışmak, eşcinselliğin görünürlüğüne savaş açmak böyle toplum mühendisliği projeleri.

Yüzlerce yıldır farklı hayat tarzlarının iç içe olmasa da yan yana yaşandığı ve şehirleşmenin artmasıyla herkesin daha iç içe geçtiği, daha melez kimliklerin ortaya çıktığı bir topluma yine dar gelecek bir gömlek bu. Bu toplum mühendisliği projesi de masa başında kalmaya mahkum.

İktidarın sopasıyla bunu yapmaya çalışmak, yasakları dayatmak ise nasıl bugün eski toplum mühendisliği projelerinin yükü hala CHP’nin üzerindeyse, uzun yıllar dindarların ve dindar siyasetçilerin sırtına bugünlerin yükünü yükleyecek, güvensizlikler kalıcı olacak.

Ayrıca bu yasakçılık, şehirleşme ve artan üniversitelileşme oranıyla kendi cemaatlerinden çıkmamış daha önceki nesillerinkinden daha fazla farklı hayat tarzlarıyla birlikte yaşama tecrübesi edinmiş yeni nesiller için ise daha da anlaşılmaz bulunacak.

Youtube, Netflix gibi alanlara müdahale ise, kültürel hayat ve medyada yaşanan taşralaşmadan ve kalitesizleşmeden kaçmaya çalışanların son sığınaklarına da girilmesi anlamına gelecek, çoğunluğu genç ya da eğitimli insanların ülkeye karşı aidiyet hislerini zayıflatacak.

Trabzonlu dindar bir aileden gelip, kendisine Ermeni bir kantocunun adını seçerek, kadın kılığında Ramazan eğlencelerinde sahneye çıkmış Huysuz Virjin’in hikayesi, bu toplumdaki çeşitliliği, onu bir kalıba dökmenin imkansızlığını çok iyi anlatıyor.

Sevseniz de sevmeseniz de elimizdeki toplum bu.

Bu toplumu o çeşitliliği ve renkliliğiyle kabul etmek de taviz vermek, eziklik, hoşgörü ya da geniş gönüllülük değil, bir mecburiyet.

Bunca tecrübeden sonra da bu basit gerçeği anlamak için ille de Netflix izlemeye gerek yok.