• 26.07.2020 00:00
  • (855)

  Protokole uygun olarak en önde Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Devlet Bahçeli oturdu, boyunlarında camilerde görmeye alışık olmadığımız bir biçimde yaka kartları asılı, çoğu takım elbiseli, bürokrat ve siyasetçi ağırlıklı 500 davetli caminin içinde saf tuttu, halk Sultanahmet Meydanı’nı tıklım tıklım doldurdu ve Ayasofya 86 yıl sonra bütün televizyon kanalların naklen yayınladığı görkemli bir Cuma namazıyla ibadete açıldı.

Bu Ankara protokollü, davetiyeli ibadetin bir benzerine Ayasofya 88 yıl önce şahitlik etmişti.

3 Şubat 1932’de akşamı Kadir Gecesi için çoğunluğu asker ve memurlardan oluşan 40 bin kişinin doldurduğu Ayasofya’da, balkonlarda da davetli sefirler yerlerini almıştı. Bizzat Atatürk’ün talimatıyla hazırlanan Türkçe ezan, Türkçe kamet, Türkçe Kur’an o gece 40 hafızın sesinden ilk kez duyuldu. Radyo, geceyi bütün ülkeye canlı yayınladı.

86 yıl sonra Ayasofya’daki ilk Cuma namazı bu kadar siyasi bir tören olmayabilirdi.

Mesela Diyanet, Meclis’te grubu olan beş siyasi partiden sadece HDP’nin liderini davet etmemek gibi bir ayıba imza atmasaydı.

Kendi Başbakanlığı döneminde partisindeki milletvekillerinin Ayasofya ile ilgili girişimlerine engel olmuş eski Başbakan Tansu Çiller’in davet edilip, İslami camianın içinden gelmiş eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun davet edilmemesini de herhalde takva ile açıklayamayız.

Ya da bir zamanların önde gelen başörtüsü yasakçısı Metin Feyizoğlu’nu, Türkiye’nin ilk başörtüsü mağduru üniversite öğrencisinin yeğeni, eski Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’dan daha davet edilebilir yapanın ne olduğunu dinen açıklamak da pek mümkün değil.

Davetli listesine bakıldığında kriterin ne olduğunu anlamak çok zor değil.

Ayasofya’da 86 yıl sonraki ilk Cuma için davet edilip, davete meydanda halkın arasında saf tutarak olsa da icabet eden tek CHP’linin, partinin en Kemalist isimlerinden Muharrem İnce olması ise talihin cilvelerinden biriydi.

Acaba, altında Atatürk’ün imzası olan bir kararnamenin iptal edilmesiyle Ayasofya’nın camii yapılmasına takılmadan, Diyanet İşleri Başkanı’nın davetiyle Cuma namazında saf tutan İnce, başkanın hutbede öfkeyle söylediği “Bizim inancımızda vakıf malı dokunulmazdır, dokunanı yakar. Vakfedenin şartı vazgeçilmezdir, çiğneyen lanete uğrar” cümlelerini duyunca ne hissetmiştir?

Halkın Kurtuluş Partisi dışında cami olmasına kimsenin ses çıkarmadığı Ayasofya’nın açıldığı gün, müzeden çıkarılan, Ayasofya’ya ait iki yeşil hilafet bayrağının dikildiği minbere fethin nişanesi olarak kılıçla çıkan Diyanet İşleri Başkanı, herkesi kucaklayan bir hutbe yerine, “Ayasofya’yı müze yapanlara” ad vermeden lanet okuyup, camiye çevirenlere yine ad vermeden şükranlarını sunduğu siyasi bir hutbe irad etmeyi tercih etti.

31 Mart yerel seçim kampanyasına destek için açık havada miting gibi teravih namazı organize etmiş bir Diyanet İşleri Başkanı’nın bu tercihi çok şaşırtıcı değil.

Diyanet’in de bir sonucu olduğu, Bizans’tan Osmanlı’ya sirayet etmiş din-devlet birliği anlayışının sembollerinden olan Ayasofya da bu siyasi tavra gayet uygun bir mekan.

Ama 19’uncu yüzyılın sonlarında o camiinin kürsüsünden cemaate “Ey adalet isteyenler! Sümüklü böcekler gibi başınızı saklayarak gezmek isterseniz hiçbir vakitte zalimler size baş çıkarttırmayacaktır. Eğer Selman ve Bilal gibi merd-i meydan olursanız, zalimlere karşı durursunuz, insansınız, hürsünüz” diye seslenen Ayasofya’nın o günlerdeki başhatibi Ali Suavi’nin kemiklerini, caminin yeni başimamının biyografisinden bir kaç ay öncesine kadar çalıştığı Şehir Üniversitesi’nin çıkarılmış olması herhalde sızlatmıştır.

Diyanet İşleri Başkanı hutbede “Vakıf malı dokunulmazdır” derken, cemaatin çoğunluğunu oluşturan AK Parti milletvekillerinin aklına, daha bir ay önce bir vakıf üniversitesini kapatıp, mallarına el konmasına sebep olan bir yasayı Meclis’ten geçirdikleri gelmiş olabilir mi?

Muhtemelen bu kadar ince düşünülmediği için kimsenin aklına hutbede ve diğer konuşmalarda, Ayasofya’nın fetihten sonra bugüne ulaşmasında büyük katkısı olan Mimar Sinan’ın anıldığı gibi, içinde bulunulan yapının esas iki mimarı olan Miletli İsidoros ve Trallesli Anthemius’un adlarını da anmak da gelmedi. Halbuki bu dinen sakıncalı olmazdı aksine özgüveni gösterirdi.

Ama Türkiye Ayasofya’yı geçmiş tecrübelerden ders çıkararak, bu tecrübe üzerine yeni bir toplumsal norm inşa ederek değil, tıpkı müzeye çevrildiği zamandaki gibi yine bir kişinin kararı ve yoğun bir rövanş duygusuyla açtı.

Halbuki muhalefetin tavrı, bunun bir caminin ruhaniyetine yakışacak biçimde yapılmamasının da önünü açmıştı.

Nihayetinde Ayasofya Müzesi, Türkçe ezan, tarikat ve cemaatlerin yasaklanması, tekke ve türbelerin kapatılması, kılık kıyafet yasaklarından sonra 30’ların radikal laiklik hamlelerinin bugüne ulaşmış son örneğiydi.

Ayasofya’nın 86 yıl sonra müzeden yeniden camiye çevrilmesiyle Türkiye’deki otoriter tepeden laiklik projesi defteri psikolojik olarak kapandı.

Ama ne ilginçtir ki o defterin kapandığı, İslami çevrelerin son rüyası olan Ayasofya’nın camiye çevrildiği günkü Türkiye, 86 yıl önce Ayasofya’nın müzeye çevrildiği zamanki Türkiye’den daha seküler bir yer.

Ayasofya’nın müze olduğu yıllarda Türkiye’de dindarlık ve İslamcılık yükselişteydi, Ayasofya camii olarak açılırken ise hem siyaseten hem de sosyal olarak heyecanını kaybetmiş, inişe geçmiş bir muhafazakarlık ve İslamcılık var.

Üstelik ‘mahzun Ayasofya’nın da aralarında olduğu, ideolojik motor gücü olan laik iktidar karşısındaki mağduriyetlerden de geriye pek bir şey kalmadı.

Türkiye’de 86 yıl önce Ayasofya’yı bir gecede müze yapan otoriter laikliğin başaramadığı sekülerleşmeyi, sivil hayatın kendisi başardı.

Cumhurbaşkanı daha bir yıl önce Ayasofya’nın açılması için Sultanahmet’in vakit namazlarında doldurulmasını şart koşuyordu. Sultanahmet dolmadan Ayasofya açılırken şimdi dindarları yeni bir sınav bekliyor

Bakalım Ayasofya Camii, bu ilk zamanların heyecanı geçtikten sonra önünde her gün kuyruklar olan Ayasofya Müzesi kadar kalabalık olacak mı?