• 8.09.2020 00:00
  • (749)

  

6-7 Eylül 1955 olaylarının yıldönümündeyiz. Dün yine üzerinden 65 yıl geçmiş bu utanç verici pogromu kınayan çok sayıda mesaj yayınlandı.

İyi niyetlerle de olsa bu mesajlarda yine vahim bilgi hataları, tevatürler, yıllar içinde yanlış ve yalan olduğu ortaya çıkmış bilgiler, siyasi önyargılardan mülhem iddialar, söylenmemiş sözler ve tabii her şeyin en kolay açıklaması olan, herkesi büyük yüklerden kurtaran komplo teorileri revaçtaydı. 

Halbuki 6-7 Eylül, bir anda Yeni İstanbul gazetesinin “Atamızın evi bomba ile hasara uğradı” manşetiyle düğmeye basılarak başlamış bir olay değildi.

O gün linçe dönüşen gerilim, uzun bir süredir tırmanmaktaydı. 

Gerilimin merkezinde de Kıbrıs meselesi vardı.

Aslında Türkiye’nin 1955 yılında kadar Kıbrıs diye bir meselesi de yoktu.

Bunu en iyi 1950 yılının başlarındaki bir Meclis zaptı anlatır. 

CHP milletvekili Cevdet Kerim İncedayı, Meclis kürsüsüne eline iki küçük şişeyle çıkar.  

Şişelerden birinde Kıbrıslıların kanı, diğerinde Kıbrıs toprağı vardır. “Kıbrıs’ı Yunan’ın ele geçirdiğini, soydaşlarımızın kan ağladığını, bir an önce harekete geçilmesini” söyler ve ister. 

Ardından cevap vermek için kürsüye Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak gelir. Sakin bir ses tonuyla Kıbrıs’ın Lozan’da İngiltere’ye bırakıldığını, İngiltere’nin bu haktan feragat edecek gibi de olmadığını hatırlatır. “Telaşa düşmeye, bir bardak suda fırtınaya koparmaya gerek yoktur” der ve kürsüden iner. Bir daha da konu açılmaz.

Kısa bir süre sonra iktidara Demokrat Parti gelir, Dışişleri Bakanı Prof. Fuat Köprülü olur. Ama bu Kıbrıs yine sorun olmaz. 

1953 yılında Köprülü, bir Avrupa seyahati dönüşü uğradığı Atina’da gazetecilerin soruları üzerine “Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs diye bir mesele yoktur” dahi demiştir.  

Hatta bu sözleri üzerine, Kıbrıs’ın bir dava haline gelmesini sağlayan Sedat Simavi’nin Hürriyet’inde “Gaflet” başlığıyla eleştirilmiştir. Köprülü tarafından dava edilen Simavi, mahkeme sürerken kalp krizinden hayatını kaybeder. 

(Simavi’nin Kıbrıs davasına bağlılığının, eski Sakız mutasarrıfı olan babasının mezarının Rumlar tarafından tahrip edilmesi ve ardından ziyaret ettiği Kıbrıs’ta Türklerin Hristiyanlaştırıldığını öğrenmesiyle başladığı iddia edilir.)

O yıllarda Türkiye’nin Kıbrıs sorunu olmadığı gibi, Yunanistan’la ilişkiler de bahar havasındadır. 

1951’de iki ülke birlikte NATO’ya girmiş, Balkan Paktı imzalanmış, 1952’de Bayar Atina’yı, Yunan Kralı Türkiye’yi ziyaret etmiş. Hatta olayları başlatacak olan Atatürk’ün Selanik’teki evi de bu bahar havasında restore edilip, 1953’de müze olarak ziyarete açılmıştı. 

İlişkiler etkilenmesin diye İstanbul’un fethinin 500’üncü yıldönümü kutlamaları bile çok abartılmamış, hatta daha şahin söylemleri ve talepleri olan Milliyetçiler Derneği kapatılmıştı.

Ama bu bahar havası uzun sürmedi.

Sömürgeciliğin kaybetmeye başladığı, İngiltere’nin Hindistan’dan bile çekilmek zorunda kaldığı yıllardı. 

Kıbrıs’ta da Rumlar İngiliz sömürgeciliğine karşı mücadele etmekteydi. Bütün dünyanın sempatisi onlarla birlikteydi. AKEL gibi sosyalistlerin yürüttüğü bu mücadeleye 1953’de Yunanistan’la birleşmeyi yani ENOSİS’i savunan milliyetçi EOKA eklendi. Yunan Albay Grivas’ın başında olduğu EOKA’nın faaliyetleri, İngilizlerin çekilip adanın Yunanistan’a bağlanmasından korkan 100 bin Türkü endişelendirmişti. 

Kıbrıs Türk toplumunun temsilcileri Ankara’ya gelip destek bulmaya çalışırken ve genelde muhatap bulamazken, Menderes, 1954 seçimlerinde Meclis’e giren Fatin Rüştü Zorlu’yu devlet bakanı yaptı, bir Kıbrıs politikası geliştirmesi için görevlendirdi.

Yine 1954 yılında artan Kıbrıs duyarlılığıyla, yine Sedat Simavi’nin 1953 yılında vefatından önce başlattığı girişimlerle, Hürriyet’in avukatı ve yazı işleri müdürü Hikmet Bil’in öncülüğünde Kıbrıs Türktür Cemiyeti kuruldu.

Cemiyetin başkanlığına, bir yıl önce Hüseyin Üzmez’in suikast girişiminde ölümden dönmüş liberal gazeteci Ahmet Emin Yalman getirildi. Aktif bir CHP’li olan Yeni Sabah muhabiri Orhan Birgit de cemiyetin kurucuları arasında yer aldı.

1955 yılı bir kırılma yılı oldu.

EOKA terör saldırılarına başladı.  Saldırıların hedefinde adadaki İngiliz yönetimi ve onunla işbirliği içinde olan, özellikle polis teşkilatında görevli Türkler vardı.

Bu saldırılar, her gün gelen ölüm haberleri Türkiye’deki öfkeyi artırıyordu. Ama hükümet, Kıbrıs Türktür Cemiyeti ve Milli Talebe Federasyonu’nun Kıbrıs için miting başvurularını ısrarla reddetmekteydi.

30 Haziran günü İngiltere, artan gerilim üzerine Türkiye ve Yunanistan’ı üçlü bir zirvede Kıbrıs’ı konuşmak üzere 29 Ağustos’ta Londra’ya davet etti.  

Zorlu’ya göre bu davetin sebebi, adadaki varlığı tehlikeye giren İngiltere’nin Türkiye ve Yunanistan’ı karşı karşıya getirerek adadaki üslerini korumak için elini güçlendirmek ve zaman kazanmak istemesiydi. 

Böylece “emperyalizme direnen” Rum halkının temsilcisi olarak dünyada sempati gören Yunanistan’ın karşısına İngiltere Türkiye’yi oturtmuş olacaktı. 

Bu toplantıya davet edilerek ilk defa Kıbrıs’taki taraflardan biri haline gelen Türkiye’nin tezi, “Biz Lozan’da adayı İngiltere’ye bıraktık, başka bir dayatmayı kabul etmeyiz” gibi hukuki bir görüşe dayanmaktaydı.  

Bu sırada adada 3 Türk polisi öldüren EOKA, 28 Ağustos’ta Türklere yönelik büyük bir saldırı başlatacağını duyurdu. 

Kıbrıslı Türk liderlerden bu tehdit karşısında endişeli açıklamalar geldi, Türkiye’de gazeteler 28 Ağustos tehlikesine dikkat çeken yayınlar yaptılar, Cumhurbaşkanı ve Başbakan Kıbrıslı Türklere destek verdi, teskin etti. 

En sert açıklamayı ise 24 Ağustos günü İstanbul’daki Liman Lokantası’nda konuşan Başbakan Menderes yaptı. 

Menderes, gazetecilere şöyle dedi:

“Yunanistan bir nevi irredantizm politikası ile işe başladı. Hatta buna emperyalizm karıştı. Girit alındı, şurası, burası alındı. Daha da pek çok yer alınacak sanıldı. Ankara’ya kadar gidildi ve hadiseler oralarda asırlardan beri Türklerle yan yana kucak kucağa yaşayan ırkdaşlarının tarihte misli görülmemiş bir tasfiyesi ile nihayet buldu.  Kıbrıs’taki bir avuç ekseriyetlerine istinad ederek dünyanın başına yeni gaileler açmak isteyenlere ister istemez Ankara önünde ne işiniz var sualini sormak gerekir.”

Konuşmasının sonunda “Kıbrıs’ın Anadolu’nun devamı olduğunu, statükosunda bir değişikliğe tahammülleri olmadığını” söyledi.

Bu sert konuşma Londra yolundaki Türk heyetinin işini zorlaştıracaktı.

6-7 Eylül’e doğru giden kritik bu 10 gün içerisinde  İstanbul’da gerilimin nasıl arttığını, bu konularda en şahin yayınlar yapan “Türkiye Türklerindir” logolu Hürriyet’in haberlerinden okuyalım:

“Şehrimizde intişar eden bir Rum gazetesinin mensupları ile Şehir Meclisinde aza olan bir Rum doktor hiçbir sebep yokken dün akşamüstü ortalığı velveleye vermişler ve polis kuvvetlerini işgal etmişlerdir. Hadise polisi yanıltmak ve fuzuli yere meşgul etmek bakımından olduğu kadar, Rum doktorla, Rum gazetesi sahiplerinin taşıdıkları zihniyet bakımından da dikkate şayandır.” (Hürriyet – 27 Ağustos 1955) 

“Rum vatandaşların yersiz ve boş telaşları: Kıbrıs’ta katliam gününden sonra şehrimizde herhangi bir hadise cereyan etmemiştir. Fakat şehrimiz Rumlarının bazılarının yersiz bir telaşa kapılarak dükkânlarını mutattan evvel kapadıkları görülmüştür.” (Hürriyet – 30 Ağustos 1955) 
 
“Dün 30 Ağustos Zafer Bayramı yurdun her tarafında olduğu gibi şehrimizde de büyük coşkunluk içinde kutlanmış, gece her taraf ışıklandırılmıştır… Bu arada Fener Patrikhanesi’nin karanlığa gömülmüş olduğu sanki bu bayramla sanki hiç alakaları yokmuş gibi tenvirat yapmadıkları konusunda gazetemize yoğun şikâyetler gelmiştir.”
 (Hürriyet – 31 Ağustos 1955)
  
“İstanbul Kız Lisesi Mezunları Cemiyeti üyeleri dün bir toplantı yaparak Kıbrıs davasında Türk kadınlarına düşen vazifeyi canları pahasına yapacaklarına dair and içmişlerdir.”(Hürriyet – 1 Eylül)
 
“Beşiktaş semti gençleri bir duvara çizdikleri Kıbrıs haritası ve Kıbrıs Türktür resmiyle görülüyor.” (Hürriyet – 2 Eylül)
 
“Londra konferansında Kıbrıs hakkındaki Yunan görüşünü izah eden Hariciye Vekili’nin konuşmasını yayınlayan şehrimizdeki Rumca gazeteler dün Rumlar tarafından kapışılmıştır. Bu alakalarını tabii görüyoruz. Yunan görüşünün nasıl müdafaa edildiğini öğrenmek elbette tadına doyulmaz bir zevktir. Fakat bu işte asıl gözümüze çarpan, Kıbrıs patırtısı sayesinde fazla satış yapan Rumca gazetelerin Türk görüşünü sadece haber şeklinde vermekte hâlâ ısrar etmeleri, bunu belirtmeği ve bir dava gibi ele alarak bir Türk vatandaşına yakışacak tarzda yorumlamayı hiç akıllarına getirmemişlerdir.” (Hürriyet – 2 Eylül)
 
“Patrikhane’nin Kıbrıs’a hangi yoldan yardım ettiği anlaşıldı.” (Hürriyet – 3 Eylül)
 
“Dün saat 16’da biri Güzel Sanatlar Akademisi talebesi ve biri de lise talebesi olan iki genç Yunanistan’dan memleketimize gelen ve burada satılan gazetelerden 15 adedini Taksim meydanında yakmışlardır.” (Hürriyet- 5 Eylül) 
 
“Muhtelif yerlere yazılan ve asılan Kıbrıs Türktür ibaresi dün gece yarısına doğru Patrikhane’nin duvarına da yapıştırılmıştır. Fener Patrikhanesi’nin Kıbrıs mevzuundaki sükûtu da Fenerli gençler arasında nefret uyandırmıştır. Dün akşam bir Türk ile Rum arasında çıkan münakaşa karakolda neticelenince Fenerli gençler Patrikhane’nin duvarına Türk bayrağı ile süslü ve üzerinde Kıbrıs Türktür ibaresi yazılı bir yafta asmağa karar vermişlerdir.” (Hürriyet-6 Eylül)
 
“Şişli otobüsünde seyahat eden bir yüzbaşı yüksek sesle Rumca konuşan iki kişiyi dövmüş, birkaç genç de Ada vapurunda Rumca şarkı söyleyen bir grubu zorla susturmuştur.” (Hürriyet- 6 Eylül)

“Ayrıca yine akşamın geç saatlerinde Nişantaşı Meşrutiyet mahallesinde İstavro isminde bir Rum bakkal Türk bayrağına ve hükümet erkânına dil uzatmak küstahlığında bulunmuştur. Civarda bulunan ve bakkalın bu hareketine sinirlenen halk kendisinin üzerine hücum etmiş, selameti firarda bulan İstavro evine kaçarak saklanmıştır. Evin önünde toplanan kalabalık halk kitlesi uzun müddet bakkalın evden çıkmasını beklemiştir.” (Hürriyet – 6 Eylül)

Haberlerden görüldüğü gibi ortam zaten barut fıçısına dönmüş durumdaydı.

Hâlâ hükümet Kıbrıs için sokak gösterilerine izin vermiyordu. 

Peki, dünkü pek çok anma mesajında söylendiği gibi, fitili ateşleyen Yeni İstanbul gazetesinin Selanik’teki Atatürk’ün evine bomba atıldı manşeti “yalan haber” miydi? 

Hayır. 

Gerçekten de 5 Eylül’ü 6 Eylül’e bağlayan gece yarısı Selanik’teki, Atatürk’ün doğduğu evin bahçesine, evin camlarını kıran, tahrip gücü çok yüksek olmayan bir bomba atılmıştı. İki bomba da patlamadan etkisiz hale getirilmişti. 

Ev Selanik’teki Türkiye konsolosluğuyla aynı bahçeye bakıyordu. Evin etrafında 2.5 metrelik duvarlar vardı. Çok korunaklı bir yer değildi.

Haberi ilk yapan da Yeni İstanbul gazetesi değildi. Haber önce sabah saatlerinde BBC tarafından duyurulmuştu. 
Ardından önce Anadolu Ajansı haberi abonelerine geçti. 

Sonra Radyo 13.00 ajansından itibaren haberi vermeye başladı. 

Yani Yeni İstanbul gazetesi ikinci baskı yapmadan önce haber zaten duyulmuştu. 

Hatta Milli Talebe Cemiyeti, olayı protesto için Gülhane Parkı’nda bir açıklama yapmak üzere valilikten izin bile istemişti. 

O yıllarda gazeteler önemli haberler için ikinci baskı ya da akşam baskısı yapabiliyorlardı. DP’li Mithat Perin’in sahibi olduğu Yeni İstanbul gazetesinin yazı işleri müdürlerinden Gökşin Sipahioğlu da patronunu ikna etti ve gazete manşetinin tamamen bu habere ayrıldığı 30 bin nüshalık ikinci bir baskı yapıldı. 

15.00’de yapılan baskı, 16.00’da İstanbul’da satılmaya başlanmıştı. Gazetenin tam sayfa manşeti tahrikkardı: 

“Atamızın evi bomba ile hasara uğradı. Sabaha karşı vuku bulan menfur hadise infial uyandırdı.”

Manşet bombadan büyüktü. 

İlk olaylar Beyoğlu’nda başladı. 

Yine ertesi günkü Hürriyet gazetesinden okuyalım: 

“Aziz Ata’nın Selanik’te evin bahçesine atılan bombanın haberi üzerine muhtelif gruplar Taksim Meydanı’nda toplanmaya başladı. Saat 18.30’da Taksim Abidesi’nin etrafı coşkun bir insan seliyle dolmuş bulunuyordu. Bu saatten sonra kalabalık dükkân ve evlere bayrak astırmak maksadıyla İstiklal Caddesi’ne doğru yürüyüşe geçti ve yolun iki kıyısını kırmızı beyaz renklerle donatarak Tünele doğru aktı. Asmalımescit’teki bir eczanenin sahibi Rum’un nümayişçilerin ihtarına rağmen dükkânına bayrak asmayı reddetmesi üzerine tahrip hadiseleri başladı ve kalabalığın coşkun tezahürlerine artık mani olunamadı.”

“Kalabalığın mani olunamayan çoşkun tezahürleri”nden geriye acı bir tablo kalmıştı. 6-7 Eylül günleri İstanbul’da başta Rumların evleri ve dükkanları olmak üzere, kiliselere ve diğer gayrimüslimlerin ev ve dükkanlara yönelik saldırı ve yağmalarda 3 kişi hayatını kaybetmişti, çok sayıda yaralama ve tecavüz olayı yaşanmıştı. İstanbul tanınmaz haldeydi.

Çok az Rum vatandaşın yaşadığı İzmir de karışmıştı. Hedef Yunan konsolosluğu ve İzmir Fuar’ındaki Yunanistan pavyonuydu. 8 Eylül 1955 günkü Hürriyet’ten okuyalım yine: 

“Bu menfur hadise İzmirliler üzerinde de kırbaç tesiri yapmış, genç, ihtiyar, kadın, erkek, köylü, şehirli herkes büyük bir heyecan içinde fuar münasebetiyle Yunan bayrağının asılmış olduğu Konak meydanına koşmuştur. Bu halk kitleleri meydandaki direkte bulunan Yunan bayrağını bir anda indirerek evvela parçalamış, bilahare de yakmıştı. Bu sırada küçük bir çocuk elinde bayrağımız olduğu halde meydana gelmiş ve biraz evvel Yunan bayrağı bulunan direğe tırmanarak elindeki Türk bayrağını buraya çekmiştir. Bayrağımız direğe çekilirken meydanı dolduran halk hep bir ağızdan İstiklal Marşı’nı söylemiştir. Gittikçe büyüyen halk kitlesi önlerinde Türk bayrakları olduğu halde Fuar’a yürüyüşe geçmiş Yunan pavyonuna hücum ederek pavyonu evvela taşa tutmuş ve sonra da ateşe vererek kül haline getirmiştir. Buradan da Yunan Konsolosluğu’na doğru yürüyen nümayişçiler tenekelerle benzin temin ederek binayı ateşe vermişler, binanın içinde ele geçirilen Yunan bayrakları yakılmak suretiyle meşaleler meydana getirilmiştir.”

Hükümet hemen sıkı yönetim ilan etti. Asker şehre sevk edildi ama müdahalede geç kalınmıştı. 

Sekiz saatlik bir otorite boşluğunun bilançosu ağır oldu. 

İktidarın olaylara ilk tepkisi “kızıl ve siyah güçleri” sorumlu tutmak oldu. 

6 Eylül gecesinden itibaren yakalanabilen yağmacılarla birlikte, aralarında Aziz Nesin’in, Asım Bezirci’nin olduğu onlarca solcu, Hikmet Bil,  Orhan Birgit ile birlikte Kıbrıs Türktür Cemiyeti yöneticileri, olayları başlatan kıvılcımdan sorumlu tutulan Yeni İstanbul gazetesinin sahibi Mithat Perin, Gökşin Sipahioğlu dahil yüzlerce kişi gözaltına alındı. 

İçişleri Bakanı Namık Gedik ile birlikte, Emniyet Genel Müdürü Ethem Yetkiner ve İstanbul Emniyet Müdürü Alaaddin Eriş istifa etti. 

İstanbul’da asayişten sorumlu komutanlar görevden alındı.

İzmir’de konsoloslukta yakılan Yunan bayrağı için Türkiye resmi olarak özür diledi. Yunan bayrağını konsoloslukta yeniden göndere Devlet Bakanı Muammer Çavuşoğlu (Nazlı Ilıcak’ın babası) çekti.

Olaylar üzerine Londra’daki konferans sonuç bildirgesi yayınlanmadan karşılıklı suçlamalarla dağıldı. 

Türkiye, olaylardan komünistleri ve Kıbrıs Türktür Cemiyeti yöneticilerini sorumlu tutup tutuklarken, Yunanistan’da da İstanbul’daki Rumlara yönelik saldırının yarattığı büyük infialle Selanik’te Atatürk’ün evinin bombalanması “Yunanistan’ı zor durumda bırakmaya yönelik bir Türk tertibi” olarak değerlendirildi.

Olaydan 10 gün sonra, Yunanistan vatandaşı olan Hukuk Fakültesi öğrencisi Oktay Engin ve konsolosluğun yine Batı Trakya Türkü olan kavası Hasan Uçar tutuklandı. 

İstanbul göçmeni olan Yunan savcı, bombanın Türkiye’den getirildiğini, bomba talimatını Lozan Konferansı’ndaki heyette katip olarak bulunmuş tecrübeli bir diplomat olan Selanik Konsolosu Mehmet Ali Balin’in verdiğini ileri sürüyordu. İşkence ve baskı altındaki ifadelerde Hasan Uçar, bombayı attığını, talimatı Oktay Engin’den aldığını itiraf etti. 

Yani Türkiye’de bombayı atan kişi olmakla suçlanan Oktay Engin’le ilgili iddiaların kaynağı, Yunan savcının iddianamesiydi. 

Oktay Engin, dün yine bazı mesajlarda şüpheli bulunduğu gibi Türkiye’den Yunanistan’a gönderilmiş bir öğrenci değildi. 

Gümülcineli Yunanistan vatandaşı bir Türktü. Bomba atmak ya da attırmak için kullanılacak biri de değildi. Babası Gümülcine’yi Yunanistan meclisinde temsil eden Türk milletvekillerinden biriydi, Türkiye’deki siyasetçilerin yakından tanıdığı biriydi. 

Yunanistan’daki Türkler içinde ilk defa hukuk okuyan öğrenci o olmuştu. Selanik Üniversitesi’nde hukuk okuyordu; babasının bağlantıları sayesinde, Türkiye’den ona daha sonra kendisinin MİT mensubu olduğu iddialarına kaynak olacak bir burs bağlanmıştı.

Engin, 9 ay Yunanistan’da hapsedilip yargılandıktan sonra delil yetersizliğinden tahliye edildi; ardından sınırdan yasadışı yollardan Türkiye’ye kaçtı. Daha sonra Hasan Uçar da tahliye edildi. O da Türkiye’ye geldi. Yunanistan, sorumluluğu Türklere atarak kendi soruşturma dosyasını kapatmıştı. 

Türkiye’deki 6-7 Eylül yargılamaları ise 1956 yılına kadar sürdü. 

Sanıklar arasında Sarafim Sağlamer adında bir Rum vatandaş bile vardı. Mahkemede resmi ya da komünist bir tertip izine rastlanamadı. 1956’da hem solcular hem de Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nden tutuklular tahliye edildi. 

Hükümet, Rumların zararlarını karşılamak için 12 milyon dolarlık bir tazminat ödedi, Rum cemaati de sembolik de olsa bundan memnuniyetini bildirdi. 

1957’de yapılan seçimlerde Ankara’da seçimi kaybeden DP, İstanbul’da seçimi gösterdiği iki Rum aday (Aleksandros Hacopulos ve Hırıstaki Yoannides) sayesinde Rumların oylarını alarak kazanabilmişti.

Kıbrıs’ta esas şiddetli çatışmalar 1958 yılında yaşandı. Meşhur “Ya taksim ya ölüm” mitingleri bu sırada yapıldı, ama bu kez benzer bir saldırı, linç yaşanmadı. 

6-7 Eylül olayları Kıbrıs için devam eden müzakereleri de etkilemedi. 

Kıbrıs konusunda 1955’de başlayan müzakereler dört yıl daha sürdü; Londra ve Zürih anlaşmaları ancak 1959 yılında imzalandı. 

Anlaşmalar Türkiye için önemli bir başarıydı. Hiçbir iddiasının olmadığı bir adada varlığını ve garantörlüğünü resmileştirmişti.

Anlaşmanın ardından Türkiye ile Yunanistan arasında yeniden bir bahar havası esti.

Yunanistan Başbakanı Karamanlis eşiyle Türkiye’ye geldi. Menderes çifti onları İstanbul’da ağırladı. 

İki ülke, Batı Trakya’daki Türkler ve İstanbul’daki Rumların sorunlarını çözmek için özel temsilciler atadılar. Özel temsilcilerden biri, Boris Johnson’un üvey amcası büyükelçi Selim Kuneralp’ti. 

Peki, 6-7 Eylül olaylarında DP hükümetinin bir rolü yok muydu?

Bu konudaki iddiaların kaynağı, 27 Mayıs darbesinden sonra kurulan Yassıada Mahkemeleri’ndeki  6-7 Eylül olayları davası. 

Bu davanın açılmasını sağlayan ise, 6-7 Eylül 1955’den iki yıl sonra başka bir nedenle kurucusu olduğu DP’den istifa etmiş olan Fuad Köprülü’nün, darbenin hemen ardından 4 Haziran 1960 günü Sabah gazetesine verdiği röportaj oldu. 

Köprülü  “Hadiseler Fatin Rüştü Zorlu’nun ilhamı ile Menderes ve Gedik tarafından tertiplenmiştir” dedi. Ama herhangi bir delil ya da ayrıntı vermedi. 

Bu beyan, Yassıada’da 6-7 Eylül davalarının açılmasına gerekçe yapıldı. Davanın 12 tutuklu sanığı arasında Bayar, Menderes, Zorlu ile birlikte Yunanistan’da yargılanmış konsolos Mehmet Ali Balin, Oktay Engin ve bombayı atmakla suçlanan kavas Hasan Uçar da vardı.

Davanın iddianamesi Yunanistan’daki, Türkiye’yi suçlayan iddianameye ve Köprülü’nün beyanına dayandırılmıştı.

Köprülü, davada önce tanık oldu ama ardından, 6-7 Eylül olaylarından sonra olayları komünistlerin yaptığıyla ilgili açıklamaları ortaya konunca davanın sanıklarından biri haline geldi.

Mahkemedeki ifadelerinde, gazetedeki haberin bazı kısımlarının çarpıtıldığını, Atatürk’ün Selanik’teki evine bombanın tertip olduğunu söylemediğini, genel olarak olayların tertip olduğuna ise 1956’da yargılanan bütün sanıkların beraat etmesinden, olayın üstünün kapatılmasından sonra inanmaya başladığını anlattı, ama yine kanaatleri dışında somut bir delil gösteremedi.

Ama onun yerine, 6-7 Eylül olayları sırasında Paris’te NATO daimi temsilciliğinde ikinci katip olan damadı Coşkun Kırca, mahkemede tanık olarak verdiği ifadede, gördüğünü iddia ettiği bir telgrafı anlattı.

Kırca ifadesinde “Tahminen 27-30 Ağustos 1955 tarihleri arasında Londra’dan Ankara´ya gönderilen bir telgrafın suretini okuduğumu hatırlıyorum. Bu şifre telgrafta ‘Başbakana arzı’ kaydı ile şunlar yazılı idi: “İngilizler nezdinde tezimizin kabulü için ısrarlı faaliyetimiz devam etmektedir. Her ne kadar yaptığımız teşebbüsler kendilerini hayli şaşırtmış ise de, bu hususta yine de çalışılması kanaatindeyiz. Başbakanımızın bu ilgililere talimat vererek dâhilde bu hususu temin buyurmasını istirham ediyoruz” dedi. 

Kırca’ya göre bu telgraftaki talimat verilen dahildeki ilgililerden kasıt 6-7 Eylül gibi nümayişlerdi. 

Böylece Zorlu, bu nümayişlerle Londra’da elini güçlendirecekti. 

Zorlu ve Menderes’in ısrarlı taleplerine rağmen telgrafın orijinali bir türlü mahkemeye getirilemedi. Zorlu, hatırladığı kadarıyla buradaki kastın müttefik ülke elçiliklerini harekete geçirmek olduğunu söyledi. 

Sonradan ortaya çıkan telgrafın orijinali açıktı: 

“Fakat ifadelerimizle haklarımızda musir davranacağımıza kendilerini teyakkuz ettirdiğimizi zannediyorsak da bu sahada çok çalışılması icap ettiğini, anlamaktayız. Tarafı devletlerinden bu husustaki ilgililere verilecek emirlerin pek faideli olacağını, saygılarımla arz ederiz.”

Londra Konferansı sırasında Zorlu’yla birlikte heyette olan Büyükelçi Mahmut Dikerdem ve konferans sırasında Menderes’in yanında olan büyükelçi Melih Esenbel’in daha sonra yayınlanan hatıratları da Coşkun Kırca’nın tanıklığını ve tertip suçlamalarını yalanladı. 

Aslında Londra Konferansı’nda Türkiye’nin açtığı Lozan kartı Yunanistan’ı zor durumda bırakmıştı. Konferansın 6-7 Eylül olaylarıyla kesilmesi Yunanistan’ın lehine ama Türkiye’nin aleyhine olmuştu. 

Zaten konferans devam ederken, Kıbrıs Türklerinin Londra’da, Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nden isimlerin de katıldığı beş bin kişilik bir mitingi yapılmıştı. 

Dikerdem, Ortadoğu’da Devrim Yılları adlı anılarında Zorlu’nun haberi nasıl aldığını, nasıl şoke olduğunu, olayları büyütmek değil tam tersine Ankara’ya önerisinin moratoryum ilan ederek dondurmak istediğini ayrıntılarıyla yazdı. 

Konferans yarıda kesilip uçakla Ankara’ya dönerlerken Zorlu ona “Londra’da elde ettiğimiz başarı bir gecede heba olup gitti” demişti. 

Anılarında anlattığına göre Dikerdem, Coşkun Kırca’nın şahitliğine karşı Yassıada Mahkemesi’nde ifade vermek istemiş, ama savunma tanıklarının dinlenmesine gerek görülmeden karar açıklandığı için bunu yapamamıştı.

Büyükelçi Melih Esenbel de Zorlu’nun Menderes’e moratoryum ilanını teklif ettiği, karşılığında Menderes’ten 6-7 Eylül olaylarını ilk kez öğrendiği telefon konuşmasına tanık olmuştu.  

Anılarında o anı şöyle yazdı: “Zorlu öneriyi Başbakan´a anlattı. Menderes´in karşılığı kısa oldu: ‘Fatin Bey, siz ne söylüyorsunuz. Millet ayaktadır, ben moratoryumu falan kabul edemem, İstanbul yanıyor. Oradaki işi bitirip artık ülkeye dönünüz.'”

Mahkemede Menderes, Bayar ve Zorlu tertip iddialarını reddettiler. Zaten o günlerde ortamın gerilimli olduğunu anlattılar. 

Tanık olarak ifade veren Patrik Athenagoras bile “6-7 Eylül hadiselerinin tertip olduğuna dair bilgim yoktur” dedi. 

Yassıada yargılanan DP milletvekili Hacopulos, Rum okulunda öğretmen olduğu 6-7 Eylül sırasında annesinin ve babasının evinin de yağmalandığını anlattı; “Olay bir günün eseri değildir, bir çok faktörler bir araya gelmiştir. Bu hadisenin hükümet tarafından yapıldığını bilseydim söylerdim” dedi.

Askerlerin ve DP’den ayrılmış eski Hürriyet Partili siyasetçilerin Menderes aleyhine ifadelerine rağmen, tertip iddiasını kanıtlayan bir delil ortaya konamadı.

Ama mahkeme, kararını Köprülü ve damadı Kırca’nın beyanlarına dayandırarak, Menderes ve Zorlu’yu 6-7 Eylül olaylarını tertip etmekten suçlu buldu.

Davanın üzerine kurulduğu Selanik’teki bombalama iddiaları ise çökmüştü. Oktay Engin ve diğer sanıklar beraat ettiler. 

Menderes ve Zorlu’nun dosyası anayasayı ihlal davasıyla birleştirildi ve idamlarına gerekçe yapıldı.

Davayı başlatan ifadenin sahibi olan Köprülü’nün oğlu Orhan Köprülü de 6-7 Eylül olayları sırasında DP’nin İstanbul İl Başkanı’ydı. Eğer bir DP tertibi varsa, onun da yargılanması gerekirdi. Ama onun adı sanıklar, hatta tanıklar arasında bile geçmediği gibi, Cemal Gürsel’in önerisiyle 1961’de kurulan Kurucu Meclis’e alındı.

6-7 Eylül olayları İstanbul’daki azınlıkları, özellikle Rumları korkutmuştu ama 6-7 Eylül olaylarından sonra kitlesel bir göç yaşanmadı.

1960 yılında İstanbul’da hâlâ 65 bin Rum ve 15 bin de Yunanistan vatandaşı yaşamaktaydı.

Esas göç, 1964 yılında yine Kıbrıs’ta yaşanan olaylara tepki olarak İnönü hükümetinin Türkiye’deki 13 bin Yunanistan vatandaşı Rumun oturma iznini iptal etmesiyle yaşandı. 

Bunlar,  Türkiyeli Rumlardı ama pek çoğu yıllar önce bir vesileyle, hiç gitmedikleri Yunanistan’ın vatandaşı olmuşlardı. 

Türkiye’de yaşayan aynı ailelerin içinde Yunan vatandaşı ve Türkiye vatandaşı olanlar vardı. 13 bin Rumun bir gecede vatansız kalmasıyla çok daha fazla sayıda Rum Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı. Mülklerine el konuldu. Beyoğlu’nun, Tarlabaşı’nın metruk hali o ani göçün sonucudur. 

Fakat, bir darbe mahkemesindeki bu yargılamanın izleri yıllarca unutulmadı. 

Bugün hâlâ 6-7 Eylül’le ilgili olarak dillendirilen, örneği Bayar’ın Menderes’e yıkılmış bir kilisenin önünde “Bu muydu yapacağın” dediği, ya da  Menderes’in Taksim’deki yıkıma bakıp yanındakilere “Galiba biraz fazla ileri gittik” dediği gibi iddialar, Yassıada’daki duruşmalarda bile dillendirilmedi ama sonradan dolaşıma girdi. 

6-7 Eylül olaylarıyla ilgili tertip iddiası yıllar sonra 1991’de çıkan bir kitapla yeniden gündeme geldi.

6-7 Eylül olayları sırasında Özel Harp Dairesi’nin öncülü olan Seferberlik Tetkik Kurulu’nda görev yapmış ve son pozisyonu 12 Eylül’de MGK Genel Sekreterliği olan emekli orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu ile gazeteci Fatih Güllapoğlu arasında geçen diyalog, Güllapoğlu’nun Tanksız, Topsuz Harekat isimli kitabına girdi: 

Sabri Yirmibeşoğlu: “Sonra 6/7 Eylül olaylarını ele alırsak.”

Fatih Güllapoğlu: “Pardon Paşam, pek anlayamadım. 6/7 Eylül olayları mı?”

SY: “Tabii… 6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı. (Paşa bunları söylerken benden de soğuk terler boşandı) Sorarım size? Bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi?”

FG: “Evet Paşam !”

Yirmibeşoğlu, bu konuşmayı daha sonra yalanladı, ben o zaman sadece bir üsteğmendim dedi.

2004 yılında Dilek Güven’in Almanya’nın Bochum Ruhr Üniversitesi Tarih Fakültesi’nde kabul edilen ve bir yıl sonra Tarih Vakfı tarafından Türkçe olarak yayınlanan doktora teziyle (Cumhuriyet dönemi azınlık politikaları bağlamında: 6-7 Eylül olayları) ilk defa 6-7 Eylül’le ilgili İngiliz belgeleri ortaya çıktı. 

19 Ağustos 1954 tarihli Atina’daki İngiltere Büyükelçisi’nden Londra’ya gönderilen bir raporda şöyle deniyordu: 

“Yunan-Türk dostluğunun kırılgan olduğu çok açık, çok küçük bir şok bile yetebilir. Atatürk’ün Selanik´te doğduğu evin duvarına tebeşirle slogan yazmak gibi önemsiz bir olay bile bir kargaşanın çıkmasına yeter.”

Gerçekten de öyle olmuştu.  O konjonktürde Selanik’teki korumasız Atatürk’ün evinin bahçesine atılmış birkaç bomba Türkiye’de binlerce insanın çılgına dönmesine, Türkiye ile Yunanistan’ın karşı karşıya gelmesine yetmişti.

Peki, bu kimin işine yaramış olabilirdi?

Ya da hâlâ cevabı olmayan soru: Peki o bombayı kim atmıştı?

Sabri Yirmibeşoğlu’nun söylediği bir kaç cümle gibi, bu meselenin de peşini kovalayan olmadı. 

Herkese bilinenlerle bu mesele de çözülmüş gibi geldi. 

Bütün bu tevatür, insanın hoşuna giden ve doğruluğu baştan kabul edilmiş iddialar, herkesin kendi siyasi meşrebine göre bir tanesine inandığı komplo teorileri, gerçeğin peşinden gidilmesini bu olayda da gereksiz bir uğraş haline getirdi. 

Bu ezbere, sahte, siyaseten faydalı hakikatler aynı zamanda hakiki bir yüzleşmenin yapılmasının önündeki de en büyük engel haline geliyor. 

Karmaşık ve utandıran hakikatler yerine, heyecanlı ve temize çıkaran yalanlar sevildiği sürece de gerçekler ortaya çıkmayacak.