• 28.11.2020 00:00
  • (384)

  Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AK Parti grubunda, Demirtaş, Kavala, Arınç’ın her ikisi hakkındaki sözleri derken sözü Anayasa’nın 138. maddeye getirdi ve şöyle dedi: 

“Buradan yargıya sesleniyorum… Diyorum ki; değerli yargı mensupları Anayasa’nın 138. maddesi beni ne kadar muhatap alıyorsa aynı şekilde benim dışımdakileri de muhatap alıyor. 138. maddeyi eze eze kullananlara karşı gereğini neden yapmıyorsunuz? Gereken adımları neden atmıyorsunuz? Size birilerinin talimat verme hakkı var mı? Benim ne kadar talimat verme hakkım yoksa, ana muhalefettekilerin de talimat verme hakkı yok. Bunun dışındakilerin de talimat verme hakkı yok. Bu talimatlar verilirken niçin gereğini yapmıyorsunuz? Bunu söylemek zorunda kaldım. Atılan adımlar karşısında yargının sessiz kalmasını ben kabullenemiyorum.” 

Hemen açıp Anayasa’nın 138. maddesini okuyanlar yargı mensuplarını bu maddeyi uygulamak için göreve çağırmanın tuhaflığı hemen fark ettiler: 

“MADDE 138. – Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler. 

Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz. 

Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz. 

Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.”  

Ankara Hukuk Fakültesi’nden Doç. Dr. Cüneyt Ozansoy da Erdoğan’ın bu çıkışı üzerine sosyal medya hesabından Anayasa’nın 138. maddesini paylaştı ve şöyle dedi:  

“Sayın Cumhurbaşkanı. Bir hukuk hocası olarak, içtenlikle dileğimdir: Reform gibi bir isteğim yoktur. Sadece mer'i Anayasaya uymanızın yapılacak en büyük reform olacağı inancındayım. Bu dilek dışında da, bir gücüm yoktur.” 

Yargıdaki sorunların sadece iktidarın yargıya müdahalesi yüzünden meydana geldiği, hakimlere ve savcılara bırakılsa her şeyin düzelebileceği fazla iyimser bir bakış açısı ama  

bugün iktidarın bile yargı reformu diyerek şikayet ettiği pek çok yanlış yargıya siyasi müdahalelerin eseri. 

Mesela FETÖ davaları.  

2017’de Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin verdiği karar içtihat haline gelebilseydi, bugün FETÖ davalarında savcılar esnafların, ev hanımlarının, öğretmenlerin, öğrencilerin peşinde koşmazdı. 

Neydi o karar?  

Burdur’un Ağlasun İlçesi’nde Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü’nde mühendis olarak görev yapan Hakan Ö. darbeden sonra gözaltına alınmıştı. Hakkında FETÖ üyesi olmaktan dava açıldı. Deliller çocuğunu örgüte müzahir okullara göndermek, sohbetlere katılmak ve örgüt gazetesine abone olmaktı.  Ama mahkeme FETÖ davalarının çoğunda olduğu gibi üyelikten 6 yıl 3 ay hapis cezasını verdi. Dava Yargıtay 16. Daire’nin önüne gitti. Daire, “organik bağ yok, hiyerarşi içinde değil, talimat, emir yok, sempati ve iltisak örgüt üyeliğine yetmez” diyerek cezayı bozdu. İçtihat olabilecek, mahkemeleri kalıp olarak değil, dosyaya göre karar vermeye cesaretlendirebilecek bir karardı.  

Ama öyle olmadı. 

Çünkü çok tuhaf bir şey oldu. Yargıtay’ın bu kararı üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Yüksel Kocaman, medyaya konuştu, “Yargıtay 16. Ceza Dairesinin aldığı kararın doğru olmadığını düşünüyorum. Ben umudumu koruyorum. Değişmesi gerektiğini düşünüyorum. Bizi şu aşamada etkilemez. FETÖ ile mücadele kararlı bir şekilde devam edeceğiz” dedi.  

Kocaman, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 1999’da üç ay hapis yattığı Pınarhisar’daki savcısıydı. Yıllarca bu referansla bakanlık görevleri yapmış, 2017 yılında, 15 temmuz gecesi darbecilere yönelik ilk tutuklama kararını çıkaran başsavcı yerine bu kritik göreve atanmıştı. Herkes Cumhurbaşkanı’na yakınlığını biliyordu. O yüzden onun bu muhtıra gibi açıklaması, Beştepe’nin görüşü olarak algılandı. Yargıtay’ın kararı mahkemeler için bir içtihat olamadı. Daha sonra Yargıtay’ın verdiği başka kararlar da o yüzden yeterince bağlayıcı olamadı. Binlerce insan bu kriterlerle hapis yattı ve hala yatıyor.  

Mesela Osman Kavala davası. 

Kavala’nın önyargılar, komploculuk, siyasi husumetten ibaret iddialarla tutuklanmış olduğunu, iktidar medyasında yapılan yayınları, Cumhurbaşkanı’nın “Kızıl Soros”lu açıklamalarını bir tarafa bırakalım.  

Ama eğer bu siyasi müdahale ve oluşturulan baskı atmosferi olmasaydı, Anayasa Mahkemesi, daha Mayıs 2019’da mahkemenin raportörünün “hak ihlali var” raporuna uyar,  başkan ve beş üyenin yaptığı gibi diğer üyeler de hak ihlali kararı verir, Kavala tutuksuz yargılanabilirdi.  

Aralık 2019’da AİHM’in Kavala için verdiği “siyasi nedenlerle tutuklu, derhal tahliye edilsin” kararını, normal prosedüre uygun olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na bağlı hakimler uygulasaydı, yine bugün bir Kavala sorunu olmazdı. 

Hadi, orası da olmadı. Şubat 2020’da Kavala yargılandığı Gezi Davası’nda beraat ettikten sonra en temel hukuki kurallara uygun olarak serbest bırakılsaydı, hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na bağlı savcılar ve hakimler yeni bir suçlamayla tutuklama kararı çıkarmasaydı, yine bugün yargının Kavala diye bir sorunu olmazdı.  

Hatta o tutuklamanın bir ay sonra dolan süresi sadece dikkate alınıp, bu kez casusluktan tutuklama diye bir şey icat edilmeden tahliyesine karar verilseydi de... 

Mesela Demirtaş meselesi.  

Yine 2018’de AİHM’in verdiği “hukuki değil siyasi saiklerle tutuklu, tahliye edilsin” kararı uygulansaydı, yani normal hukuki prosedür hayata geçirilseydi ya da Eylül 2019’da yargılandığı mahkemede hakkında verilen tahliye kararı üzerine ceza aldığı diğer davadaki tutuklu kaldığı süre de hesaplanarak tahliye edilmesi gerekirken, konuyla ilgisiz Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından aynı gün açılan soruşturma ve verilen tekrar tutuklama kararı olmasaydı da, yargının bir Demirtaş sorunu olmazdı. 

Mesela Ahmet Altan. 

Kesilmiş videolara dayanan, önyargılı iddialarla daha 2016’da ilk gözaltına alındığında mahkemenin verdiği tutuksuz yargılama kararı, o gece oluşturulan siyasi baskıyla yeniden bir tutuklama kararına dönüştürülmeseydi ya da 2019’da  Yargıtay’ın müebbet hapis cezasını bozması sonrası, mahkemenin verdiği tahliye kararına müdahale edilmeseydi, yazdığı bir yazı gerekçe gösterilerek, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın harekete geçip hakkında bir gün sonra yeniden tutuklama kararı verilmeseydi, yani normal hukukun çalışmasına izin verilseydi, bugün hapiste olmazdı. 

Kesilmiş biçilmiş videolarla yıllarca hapis yatan Alparslan Kuytul’dan, lokum kutusu devirmekten hapse atılan Boğaziçili öğrencilere kadar liste uzatılabilir.  

Bütün bu süreçlerde yargıya bu siyasi altın dokunuşlar olmasaydı, bugün yargı kendi meselelerinin bir kısmını kendi kendine çözmüş olurdu, bugün yargı reformuna da ihtiyaç duyulmazdı. 

O yüzden ekonomi için, Batı’ya iyi fotoğraf vermek için başlayan ve şu ana kadar retoriğin ötesine geçmeyen hukuk reformu girişiminde dün HSK’nın attığı adım o yüzden en kritik ve en sahici reform adımı oldu. 

Bütün bu davalarda kritik roller oynamış, siyasi müdahaleye alan açmış, insanın okurken utandığı siyasi önyargı, komplo teorileri üzerine kurulu iddianamelerin yazıldığı Ankara ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcıları Yargıtay üyesi yapılarak yargının iki ana karar mekanizmasından çekildi. 

Yargıyı yakından takip edenler çok kritik iki taşın yerinden oynatıldığının farkında. Üstelik uzun süredir bu iki taşı Adalet Bakanı Abdülhamit Gül de yerinden oynatamamıştı. Albayrak’ın istifası sonrası bu mümkün olabildi.  

Bu iki atama hakimlere ve savcılara, pek çok laftan ya da Latince özdeyişten daha çok şey söylüyor. 

Fakat bu atama ancak beraberinde yargıya şu mesaj verilirse bir reform adımı olabilir: 

Mevcut hukukun doğal akışında işlemesine müdahale edilmeyecek. 

Önümüzde doğal akışına bırakırsan kendiliğinden reform olabilecek bir hukuki takvim var. 

Mesela Anayasa Mahkemesi’nin önünde bir af kararı var.  

Mahkeme, şekil yönünden inceleyip sorun yok dediği af kanununu, yakında eşitlik açısından da inceleyerek bir karar verecek. Eğer siyaset gölgesi mahkemenin üzerine düşmezse, bu karar 1973’de, 1999’daki gibi bir iptal kararı olabilir.Affın kapsamı darbe, cinayet ve örgüt liderliği gibi suçlar dışında yatan siyasi suçlara doğru genişlerse, bu en kestirme reform adımı olur.  

Yine Aralık ayında Demirtaş kararı AİHM’in Büyük Dairesi’nin  önüne gelecek. Orada çok muhtemelen hak ihlali ve acil tahliye kararı kesinleşecek, eğer yerel mahkeme yine arkasına siyasete alıp bu karara direnmezse bir mesele daha hukuki süreç içinde doğal olarak çözülebilir. 

Kavala’nın ikinci tutukluluğuna yönelik bireysel başvuru da AYM’nin önünde. İlk oturumu, o güne hemen iddianame yetiştirilince ertelenmişti. Burada da hakimler sadece dosyaya bakarak kararlarını verirse, herhalde hakimlerin çoğunluğu AYM başkanının gördüğü hak ihlalini bu kez görecektir. 

Ahmet Altan’la ilgili Yargıtay’ın kararının dikkate alınması, Enis Berberoğlu ile ilgili AYM kararının uygulanması, FETÖ tutuklularıyla ilgili Yargıtay içtihatlarının dikkate alınması, yani sadece mevcut hukukun işletilmesi sorunların çözümü için yeterli olacaktır. 

Bütün bunlar olurken iktidara düşen de tek bir görev var: Hiçbir şey yapmamak. 

Aslında isteyene reform yapmak bu kadar kolay...