• 6.02.2020 00:00
  • (505)

 

1943 yılında doğduğu Kuhave, Kahire ile İskenderiye arasındaki Tanta yakınlarında, Nil deltasına bakan ve herkesin İkinci Dünya Savaşı’nı konuştuğu bir köydü.

Köy ahalisi, Müslüman olup Muhammed Hitler adını aldıklarına inandıkları Führer’in onları İngiliz sömürgecilerin elinden kurtaracağına inanıyordu.

Küttab denen Kuran okuluna gitmiş eğitimli babası hariç. O yüzden, İngilizlerin kazanacağına inanan baba savaşın bitmesine iki yıl kala doğan oğluna “Nasr” yani “Zafer” adını koydu. Tam adı: Nasr Hamid Ebu Zeyd’di.

Babası gibi küttaba gitti, 8 yaşında hafız oldu. Küçük hafıza köylüler “Bak hele başımıza ikinci Şeyh Abduh olacak” diye takılırlardı.

Şeyh Abduh, Türkiye’deki İslamcılığı da çok etkileyen, tecdid ve ihya geleneğinin kurucularından Muhammed Abduh’tan başkası değildi.

Köylüler haklı çıkacak; o küçük hafız Abduh’la benzer yolları izleyecek; yıllar sonra hafızlık töreninin yapıldığı köyündeki camide, hafızlık arkadaşı, hakkında süren linçe katılıp ondan “Kahire Üniversitesi’ndeki şu mürted” diye bahsedecekti.

Küttabı bitirip hameletü’l Kur’an (Kuran hamalı) olan Nasr için babası dinî okul ile sivil okul arasında kararsız kalmıştı.

Önce bir Kıpti okuluna gitti. Sonra sivil bir okula.

Okuldaki hocası Şeyh Abdülaziz, sıradışı bir Ezher’liydi. Onun sayesinde Don Kişot’la ve Suç ve Ceza’yla, dünya edebiyatıyla tanıştı.

14 yaşındayken babasını kaybetti. Küçük yaşta yetim kalmak, daha sonra iftira attığı iddia edilecek Hz. Muhammed’e ömrünün sonuna kadar sürecek derin bağla bağlanmasına neden olmuştu. 

Babası “Ben ölürsem ve senin ertesi günü sınavın varsa, sınava girmelisin” diye vasiyet etmişti, ama en büyük erkek çocuk olarak evin yükü omuzuna çökmüştü.

On yedi yaşında Tanta Teknik Koleji’nin telsiz bölümünü bitirdi. Ulaştırma Bakanlığı’nda işe girdi. 1948’de İsrail ile çatışmaların yaşandığı dönemde Süveyş Kanalı’nda çalıştı.

Cemal Abdünnasır’ın 1952 darbesi ile iktidarı ele geçirmesi, bütün Mısır’ı ve Arap âlemini olduğu gibi genç bir öğrenci olan Nasr’ı da etkisi altına almıştı. “Semamı rahat bırak/ yoksa yakar seni o sema” marşları ağzından düşmüyordu.

Bütün Mısır, önce Türklerin, sonra Arnavut Mehmet Ali Paşa’nın ve son olarak İngilizlerin ardından, Mısır’ın ilk kez bir Mısırlı tarafından yönetilmesinin gururunu yaşamaktaydı.

Ama aynı anda Müslüman Kardeşler’e de (İhvan) gönülden bağlıydı.

Bağlılığı, 1919 Devrimi’nin liberal havasıyla ortaya çıkan Müslüman Kardeşler’in köylerinde bir yardım teşkilatı olarak faaliyet gösterdiği çocukluk günlerine dayanmaktaydı.

Küçük yaşlarda, İhvan’ın çocuk örgütlenmesi olan Genç Aslanlar’a gidip gelmeye başlamıştı. Hareketin kurucusu Hasan el-Benna’nın öldürülmesinden sonra yerine geçen Hasan el-Hudeybi bir gün Tanta’ya gelmiş; onun için düzenlenen kutlamada bir çocuğun spor salonunda koşup, yüksek sesle “Allah en büyüktür, ona şükürler olsun” diye bağırması düşünülmüştü. En gür sesli Genç Aslan olarak Nasr seçilmişti. Heyecandan titreyen Nasr’ı tebrik eden Hudeybi, ona bir pusula hediye etti. Ertesi gün İhvan’ın bürosuna giden Nasr, çocuk olmasına rağmen tıpkı Müslüman Kardeşler’dekiler gibi “kardeş” diye hitap ettiği bir okul müdürüne üyelik başvurusunu yaptı.

1952’de Nasır’ın Hür Subaylar cuntası darbesine aslında İhvan da destek vermişti. Ama darbeden sonra Nasır, İhvan’a verdiği sözü tutmayıp şeriat ilân etmeyince ve onlara vaad ettiği beş bakanlığı da vermeyince ipler kopmuştu.

Baskılama siyaseti sonunda 1954’de İhvan, Nasır’a yönelik suikast girişiminde bulununca daha büyük bir tutuklama dalgası başladı. O kadar ki, gözaltına alınanlar arasında 11 yaşındaki Nasr ve babası da vardı. Bırakıldılar.

Ama Seyyid Kutup’un hapsedilmesine karşı çok öfkeliydi.

Seyyid Kutub’a Kuran’ın Gölgesinde ile başlayan ilgisi, Yoldaki İşaretler’deki cesareti nedeniyle hayranlığa dönüşmüştü.

Nasır’a en çok da bu kavgada İslamı siyaseten kullandığı için kızıyordu.

Nasır, Müslüman Kardeşler’e karşı El Ezher’i kullanmış; onlara sosyalizmi, Arap milliyetçiliğini, aile planlamasını metheden fetvalar yayımlatmıştı. Sonra 70’lerde bu kez Enver Sedat, aynı Ezher şeyhlerinden pazar ekonomisini, İsrail’le barışı metheden fetvalar alabilmişti.

Seyyid Kutup, 1966’da hapishanedeyken idam edildi. Zeyd hatıratında, Kutub’un bir kitap yazdığı için idam edilmiş bir düşünür olduğu fikrinden vazgeçmedi.

Ama İhvan’a sempatisi ve Seyyid Kutup’a hayranlığı 60’ların sonunda genç bir üniversite öğrencisi iken artık tamamen tükenmişti:

“İnsanların egemenliği ile Allah’ın egemenliği arasında seçim yapmak bana zor gelmemişti. Ama zaman geçtikçe anladım ki Allah’ın egemenliği demek, onun adına konuşanlar egemen olacak demekti. Müslüman Kardeşler’in nutuklarında hissedilen ötekilere, ‘kafir’ topluma dönük nefret bana itici geliyordu… Fark ettim ki Kutub’un bir kişinin ve kurumun diktatörlüğünü reddetmesi ve tüm insanların, daha doğrusu tüm mümin Müslümanların  eşitliğini savunması sadece görünüşteydi; gerçekte onun modeli totaliter diktatörlüğü de aşıyordu, her türlü insani diktatörlükten beterdi, çünkü daha yüksek bir güce dayanıyordu.”

Yaşadığı başka büyük hayal kırıklıklarından biri de 1967 Altı Gün Savaşları’nda İsrail’e karşı alınan büyük yenilgi olmuştu. Ama bir diğer hayal kırıklığını Mısır halkı için yaşamıştı.

Nasır, yenilginin sorumluluğunu alıp istifa etmiş ama istifa konuşmasından etkilenen Mısırlılar onun göreve devam etmesi için sokaklara dökülmüşlerdi:

“Halkların hayatında insanların hayatındaki gibi belirli anlar vardır ki babanın egemenliğinden kurtulmak gerekir. Freud buna babayı öldürmek der. Halkın özgürleşmek için onu öldürmesi gerekiyordu. Önemli olan, bir egemenin yargı önünde hesap vermesiydi. Mısır halkının insiyatifi ele geçirebileceği bir andı. Ama kahramanlarını kaybetmek istemediler.”

Bitmiş ve tükenmiş Nasır’a beyaz bir sayfa daha açıldı, o da yenilginin suçunu silahlı kuvvetlere yıktı. Baskı politikalarıyla geçen üç yıldan sonra da öldü.

Yerine geçen Enver Sedat, Nasır’ın tam tersine ülkeyi Batı’ya açtı, serbest piyasa adımları attı. Bunun üzerine ordu ve öğrenciler arasında başlayan Nasırcı-Arap sosyalisti hareketlenmeyi bitirmek için ise İhvan’la sonu kanlı bitecek bir ittifaka girdi. Gazeteler kurmaya, dernekler açmaya başlayan İhvan üniversitelerde güçlendi. Nasırcılar ile İhvan yanlısı öğrenciler karşı karşıya geldiler. Körfezle kurulan iyi ilişkilerle Vahhabi, Selefi fikirler Mısır’da kök salmaya başladı. Ülke dışarıda ve ekonomik olarak Batı’ya açılırken, içeride İslamın ortodoks yorumları güçleniyordu:

“Televizyon Sedat’ı düzenli olarak köyü Mit Abul-Kom’da Cuma namazı kılarken gösteriyordu. Sırtında çelebiye vardı ve elinde ağır bir değnek tutuyordu. Zibibe resimlerde açık seçik görülüyordu. Zibibe halk dilinde alındaki koyu renkli yere verilen addı. Bu, başın sık sık ve uzun süre secdeye dayandığının, çok ibadet edildiğinin bir işaretiydi. Tespih daima elindeydi. Sedat dini politik hedefleri için araç olarak kullanmakta ustaydı.”

Sedat’ın, akraba müteahhitleri zengin eden yolsuz serbest piyasacılığı ile fakirleşen halkı dinle teskini, önce IMF duvarına, sonra da IMF’nın baskısıyla kesilen gıda sübvansiyonlarıyla başlayan açlığa ve yoksulluğa tepki olarak patlak veren 1977’deki Ekmek Ayaklanmaları’na tosladı.

Bu sırada Zeyd, ilk üç yıl hayal kırıklığı yaşadığı Kahire Üniversitesi’nde, Fransa’dan gelen ünlü İslam düşünürü Hasan Hanefi’nin önüne açtığı yeni ufuklarda dolaşıyordu.

Daha sonra ideolojik olarak karşı karşıya geleceği Hanefi sayesinde, Kuran’ın teoloji silahlarıyla, yeni kavramlar, tanımlar ve dogmalarla yürütülen politik ve toplumsal bir mücadelenin sahnesi olduğunu keşfetmişti. Master konusu olarak da kendisine Mutezile’yi seçmişti.

1977 yılının Ekmek Ayaklanmaları’nın yaşandığı Kahire’si artık onun da barınacak yer bile bulamadığı kasvetli bir şehirdi.

Bir burs bulup ABD’ye gitti. Pensilvanya Üniversitesi’nde önce İngilizcesini geliştirdi, sonra Hanefi’den öğrendiği hermenötik literatürünü keşfetmeye çıktı.

Hermes, Saussure, Gadamer, Dilthey, Heidegger derken Pensilvanya’da İbn Arabi’yi keşfetti.

Arabi’nin yüzlerce yıldır tekfir edilmesine neden olmuş eseri Fütuhatü’l Mekkiye üzerine çalıştıkça, Kuran’ı anlamanın ve yorumlamanın tarihiyle karşılaştı. Mutezile’nin, Eş’ariye’nin dünyasını tanıdı.

Tehlikeli sularda dolaşmaya başlamıştı.

13’üncü yüzyıldan bu yana şeyh-i ekber mi, kafir şeyh mi olduğu tartışılan İbn Teymiyye’nin; Ebusuud Efendi’nin tekfir ettiği İbn Arabi’nin açtığı kapılardan girince, Kuran’ı en iyi Arapların anladığı önyargısı da yıkıldı.

Özellikle de İbn Arabi üzerine çalışan Japon İslam alimi Toshiko İzutsu’nın kitaplarıyla tanışınca.

ABD’de geçen iki yıl sonra açık bir zihin ve büyük ümitlerle döndüğü Mısır’da kendisini büyük bir sürpriz bekliyordu.

Ekmek Ayaklanmaları’na karşı ABD’nin desteğini alarak iktidarını korumak için 1978’de Camp David’de İsrail’le anlaşan Enver Sedat, içerideki tepkileri dindirmek için 1980 yılında da şeriatı ilan etmişti. Ama sonra Müslüman Kardeşler’le arası açılmış, yeniden eline sopasını almış, Eylül 1981’de Eylül Kararları’nı açıklamıştı.

Aralarında entelektüellerin, profesörlerin de bulunduğu 1500 kişiyi bir anda tutuklatmış, kendisine karşı olduğunu düşündüğü binlerce memuru işten atmış, bazılarının görev yerlerini değiştirmişti.

Muhaliflik şüphesiyle görev yeri değiştirilen üniversite hocalarından biri de Zeyd’di. Onca eğitimden sonra Sosyal Yardım Bakanlığı’na memur olarak tayin edilmişti.

Bir ay sonra Enver Sedat öldürüldü.

Zeyd üniversitesine geri döndü ama artık kimsenin ağzını korkudan açamadığı bir ortam vardı.

Bir teklif üzerine önce Sudan’a, ardından da İzutsu’nun izinden Japonya’ya gitti, ama münzevi bir hayat yaşayan ve evinden çıkmayan İzutsu’yla görüşemedi.

1989’da Mısır’a başına büyük işler açacak ünlü kitabı Nas Mefhumu’nu yazmış olarak döndü.

Kitabın temel iddiası şuydu: “Kuran lugavî bir metindir, hitap ettiği kültürle karşılıklı etkileşim içerisinde vücut bulmuştur. O kültürden bağımsız düşünülemez ve anlaşılamaz.”

Kitap ilk başlarda çok büyük bir tepkiyle karşılaşmadı.

Bu arada İmam-ı Şafi’yi eleştiren bir başka kitabı daha çıkmıştı. Döndüğü üniversitenin bıraktığı gibi olmadığını keşfetmesi uzun sürmedi. 80’ler ve 90’larda tüm dünyada olduğu gibi Mısır’da da İslami hareketler büyümüş, Kahire Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin öğrenci profili de değişmişti:

“Bir çok öğretmen İslamı helal ve haramdan ibaret sayıyordu. Bütün evren helal ve harama bölünmüştü. Üniversiteye gelen kuşak da tamamen bu görüşü benimsemişti. Bir çok öğrenci yeni olan her şeyi reddediyordu. Sadece İslami bilimlerde, Kuran ve Hadis konularında  böyle değildi bu. Şiir sanatı derslerinde de aynıydı. Derste bir aşk şiirini incelerken 18 yaşındaki bir kız öğrenci ayağa kalkıp İslamda aşk şiirinin haram olduğunu söylüyordu. Kendimi üniversite onuruna yakışmayan bir düzeye indirmek zorunda kalıyordum. Kuran derslerinde Kuran kendi kültürünün bir ürünüdür dediğimde neler olduğunu tasavvur edebilirsiniz.”

Yine de doçentlikten profesörlüğe terfi zamanı gelinceye kadar büyük bir sorunla karşılaşmamıştı.

1993’de profesörlüğü için hazırlanmış üç bilirkişi raporundan birinde kâfirlikle suçlanmıştı. Bu yüzden diğer iki raporu dikkate almayan Kahire Üniversitesi kendisine profesörlük ünvanını vermeyi reddetti.

Böylece cin şişeden çıktı.

O raporu yazan Prof. Abdussabur Şahin, aynı zamanda Mısır’ın ilk camisi olan Amr bin As Camii’ndeki Cuma namazlarında hutbe okuyan meşhur ve ateşli bir hatipti.

Cuma vaazlarında isim vermeden Kahire Üniversitesi’ndeki ateist ve komünist bir profesörden bahsediyor, ona hakaretler ediyordu. Sonra Zeyd’in hakkında makaleler, karikatürler çıkmaya başladı. Karalama kampanyası büyüdü.

Bir karikatürde hançerini Kuran’a saplamış şişman bir adam olarak çizilmişti:

“Çoğunluğun okuma yazmasının olmadığı bir toplumda böyle bir karikatür, başa gelecek uğursuzlukların öncüdür. İlk tehdit mektuplarının gelmesiyle olay tırmanmaya başladı. Resmi makamları uyardım, bana bir koruma verildi.”

1993’de Tunus’ta bir konferanstayken aldığı habere ise önce inanamadı.

Mürted olduğu ve bir kafir Müslüman kadınla evlenemeyeceği için, eşiyle evliliğini fesih için hakkında boşanma davası açılmıştı.

Dava, İslam hukukundaki hisbe ilkesine dayanıyordu.

Bu ilkeye göre, kamu çıkarını ilgilendiren bir konuda vakadan şahsen etkilenmeyen üçüncü kişilerin de mahkemede dava açma hakkı vardı.

Burada kamu çıkarı olarak, hakkında bazı İslam alimlerinin mürted hükmü olan bir kişinin, Müslüman bir kadınla evli olmasıyla işlenen aleni haram gösterilmişti.

1993 yılında hâlâ bu kanunun yürürlükte olmasının sebebi de Batı dünyasında laik, modern bir lider olarak bilinen Enver Sedat’tı.

Sedat, kendisine karşı artan muhalefeti bastırmak, sertleşen eleştirileri devlete ve millete yönelik eleştiriye çevirmek için “Değerleri İhlallere Karşı Koruma Yasası”nı çıkarmıştı.

Bir üniversite öğrencisinin yüzüne karşı söylediği “Bay başkan, çevrenize bir grup ikiyüzlü yaltakçıyı topladınız” sözü karşısında aşırı hiddetlenince bu yasaya karar verdiği iddia ediliyordu.

Ama yasanın içine “Ulusun Tahkiri” dışında, “İnancın Tahkiri” ve “Dinin Tahkiri” gibi suçlar da eklemişti. Hisbe de bu kanunda verilen haklardan biriydi.

Dava bütün dünyada gündem oldu.

Bir grup öğrencisi davayı protesto için bir otobüsle evinin önüne gelip, ona destek verdi. Dünyanın her yerinden dayanışma mesajları ve iş teklifleri aldı.

Nihayet, 1995 yılında kendisi gibi işini kaybeden profesör eşiyle birlikte Hollanda’ya gittiler; ömrünün sonuna kadar mensubu kaldığı Leiden Üniversitesi’nde çalışmaya başladı.

1996 yılında boşanma davasında karar çıktı. Karısıyla boşanmalarına karar verilmişti. Onu en çok üzen hakkında yayılan şayialara annesinin bile inanmasıydı:

“Sürgün yalnız benim kaderim değil. O tüm bir kuşağın kaderi. Evet, Mısır tüm bir kuşağını kaybetti. Ahmed Şevki bir şiirinde şöyle der: Nasıl bir kedisin sen, / Doğar doğmaz yavrularını yer, / Ondan sonra yavru istersin tekrar.

“Mısır ve tüm Arap dünyası bu obur kedi gibi görünür bana. Arabistan’ın ne çok çocuğu yabancı ülkelere dağıldı. Arap ulusu zenginliğini heba ediyor. Yalnız petrol değil, insan zenginliğini de. Çok kızgın olduğum Mısır benim vatanımdır, aşkımdır, anamdır. Buna nasıl izin verdi? Baştan beri duygum buydu. Azalmadı. İbtihal’den (eşi), öldüğümde beni Mısır’da toprağa vermemesini rica ettim. Mısır’ı mezarım olarak düşünmek istemiyorum. Mısır’ı oraya bir ceset olarak dönmeyi istemekten daha çok seviyorum.”

Nasr Hamid Ebu Zeyd, 2010 yılında Endonezya’da katıldığı bir konferans sırasında kaptığı virüsten dolayı ağır bir hastalığa yakalandı. Tedavi için bir daha dönmek istemediği Kahire’ye sessizce döndü ve hastanede hayatını kaybetti. Aynı gün köyünde toprağa verildi.

Zeyd’in başına bela açtığı kitabı Nas Mefhumu, sadece bir akademik çaba değil, bir felaket olarak nitelendirdiği ve kendisine acı verdiğini söylediği dindarlığın zayıflamasına karşı verdiği fikri bir mücadelenin bir sonucuydu.

Ölümüne kadar kitapta yazdıklarının Kuran’ın vahiy olmadığı anlamına gelmediğini anlatmaya çalıştı. En büyük endişesi kendisine Batı’da “kafir” olarak muamele edilmesiydi. Bir röportajında böyle anlaşılmaktan duyduğu endişeyi dile getirmişti:

“Ben bir Müslümanım. En korktuğum şey Avrupa’da İslamı eleştiren biri gibi düşünülmemdir. Değilim. Ben Salman Rüşdi değilim. Böyle muamele görmek istemiyorum. Ben bir araştırmacıyım. İslami düşüncenin eski ve modern yorumlarını eleştiriyorum. Kuran benim için Allah’tan Muhammed Peygamber’e indirilmiş bir nastır.  Bu metin insan diline Arap dili olarak indirilmiştir. Bunu dediğim için Peygamberin Kuran’ı yazdığını söylemekle suçlanıyorum. Bu düşünsel bir kriz değildir, bu ahlaki bir krizdir.”

Nasr Hamid Ebu Zeyd’in, aynı zamanda 20’inci yüzyılda Mısır’ın da tarihi olan hayat hikayesini anlattığı hatıratı, Türkiye’de İletişim Yayınları tarafından “İslam’la Bir Yaşam” adıyla yayınlandı.

Zeyd, kitabında 90’larda davet edildiği Ankara İlahiyattaki bir konferansın, aleyhinde yapılan yayınlardan sonra nasıl iptal edildiğini de anlatıyor.

Ama sonra Türkiye çok değişti.

2000 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın İstanbul’da düzenlediği “Avrupa Birliği’ne Giriş Sürecinde Türkiye’de Dini Hayat” konulu Uluslararası Avrupa Birliği Şûrası’na yurtdışından davet edilen 25 ilahiyatçıdan biri de Leiden Üniversitesi’nden Nasr Hamid Ebu Zeyd’di.

2008’de yine Diyanet’in de ortaklarından olduğu, o dönem Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Mehmet Görmez’in de katıldığı, Frankfurt’ta düzenlenen “İslam’ın Manevi Mirası: Günümüzde Kuran” başlıklı bir konferansın konuşmacılarından da biriydi Prof. Zeyd.

Prof. Zeyd’in eşinden boşatılmasına neden olan Nas Mefhumu kitabını Türkçe’ye çeviren, İslam Ansiklopedisi’nde hakkındaki maddeyi yazan Prof. Mehmet Emin Maşalı, hali hazırda İstanbul Müftüsü.

Türkiye, Diyanet ve İlahiyat Fakülteleri’yle bu entelektüel tartışma kültürünü uzun süre korudu. Özellikle AK Parti iktidarı yıllarında bu alandaki özgüven ve özgürlükler arttı.

Ama son yıllarda, geleneksel görüşün dışındaki her farklı dini tartışmayı parmakla gösteren, ihbar eden, tekfirci bir bakış özellikle İlahiyat Fakülteleri’ndeki bu akademik ortamı zehirliyor, sabote ediyor.

Siyasette ve medyadaki “ya bizden ya onlardan,” “ya yerli ve millisin ya değilsin” anlayışı, ilahiyat alanında da konuşulması haram olanlar – helal olanlar biçiminde yapılıyor.

Ana akım Sünni görüşler dışındaki fikirler, üzerinde konuşulmaması gerek günahlar haline geliyor.

Binlerce yıllık tarihi olan tartışmaların entelektüel bağlamından habersiz olan genel kitlenin önüne, kesilmiş videolar atılıyor ve “dini tahrif” adı altında ana akım dışındaki her fikir tekfir ediliyor.

Uzun süredir bu kampanyaların hedefinde olan Prof. Dr. Mustafa Öztürk, yine dar bir gruba yaptığı konuşmadan kesilmiş bir videoyla tekrar aynı kitlelerin önüne atıldı, üniversiteden ihracı istendi, o da üniversiteden emekliliğini istedi.

Öztürk’ün ne demek istediğini, bu tartışmanın 800’lü yıllara kadar uzayan tarihini bilenler farkında. Ama bilenlerin çoğu da arkasına kitlelerin öfkesini alan bu ihbarcılıkla mücadele etmeye çekiniyor. Meydan Absussabur Şahinlere kalıyor.

Halbuki yazılarını, kitaplarını okuyanlar, konferanslarını dinleyenler Prof. Öztürk’ün tehlikeli sularda dolaşmak pahasına bütün bu tartışmalara akademik bir şehvetle değil, özellikle yeni nesillerin kafalarında dinle ilgili oluşan şüpheleri gidermek motivasyonuyla girdiğini hemen fark edebilir.

Bunu, “caminin son cemaat yerinde durup kapıdan çıkanları durdurmaya çalışıyorum” diyerek anlatmıştı.

Prof. Zeyd’in kaygısı da tam olarak buydu.

Ama Türkiye’de uzun süredir İslami kesimde tebliğ motivasyonu, yerini “din budur, ister inan ister inanma” vülgerliğine bırakmış durumda.

Belki de İslami çevrelerde 80’lerde, 90’lardaki dini tebliğ, insanlara İslamı anlatma motivasyonunun arkasında kalabalıklaşma, güçlenme duygusu vardı.

Nihayet, kalabalıklar yeterli sayıya ulaşıp iktidar bütün kurumlarıyla kontrol edilince, başka insanlara dini tebliğ etmek, bunun için örnek olmak gibi hasletler unutuluverdi.

Maaşını alıp, herkesin söylediklerini söyleyerek itibarlı ve rahat bir hayat yaşamak yerine, camiden çıkan bir kişiyi daha kapıdan çevirmeye çalışan Prof. Öztürk’ün, ne dediğinden bağımsız olarak bu kaygısı bile başına belalar açma pahasına yaptıklarını değerli yapıyor.

Ama isteyen çıksın, cami zaten toprağından bizim diyenlerin bu riski anlaması kolay değil.

Mısır’dakiler de bunu anlamamıştı.

Prof. Zeyd’i mürted ilan edip, zorla eşinden boşatılmasına destek veren ya da sessizce izleyen El Ezher hocaları, üç yıl sonra meydanlarda Müslüman kadınlar katledilirken ulu’l emre itaat diyerek Sisi’nin arkasında dizilerek tarihteki yerlerini aldılar.

Çok uzun yıllar, dindar olmayan Müslümanları ağır sözlerle eleştirmiş, kısa iktidarlarında da kapsayıcı bir dil kuramamış Müslüman Kardeşler’in güçten düştükten sonra yaşadığı büyük gerileme de sadece baskıyla açıklanamaz; Mısırlıların gönüllerini ve akıllarını kazanmadaki başarısızlıklarını da gösterdi.

Zeyd’i ve benzerlerini ülkeden kovan Mısır’da dindarlık artmadı, insanlar fevç fevç camilere koşmadı; yeni nesiller arasında dinsizlik, deizm yayılıyor.

İslami çevrelerdeki entelektüel kalite düştü; kadınlara sünnet gibi en geri fikirleri savunan, darbeci otoriter bir Selefilik yükseldi; din alimlerinin itibarı azaldı. 1000 yıllık El Ezher siyasi bir propaganda makinesine döndü. 

Mısır iyice çölleşti.

Türkiye henüz bir Mısır değil. Ama hızla fikri hayatı gibi dini düşünce hayatı da çölleşiyor. Her türlü farklı yorum, yaklaşım artık üniversitelerde bile var olamıyor.

Erozyonun o meşhur sloganını tekrarlamak gerekir: Türkiye çöl olmasın!