• 31.12.2020 00:00
  • (417)

  Hayatın normal zamanlarda da çok hareketli akmadığı Ankara,  pandemi yüzünden üniversite öğrencileri de şehirden çekilip, Kızılay ve Ulus’taki lokantalar, fast food dükkanları, dönerciler, cafeler, kahveler, barlar da kapanınca iyice durgunlaşmış.

Ama dün bu durağan başkentte birbirinden birkaç kilometre uzaklıktaki iki binadaki sıra dışı bir hareketlilik vardı.

Gazeteciler de gözlerini bu iki binaya çevirmişlerdi.

Önce ilk binaya gidelim.

Tarihinde pek çok siyasi partinin kongresinde ev sahipliği yapmış, dün de DEVA Partisi’nin Birinci Olağan Kongresi’nin yapıldığı Sıhhiye’deki Atatürk Spor Salonu’na.

Kongre salonuna doğru giden bütün caddelerdeki billboardlarda DEVA Partisi kongresi posterlerinin yoğunluğu dikkat çekiciydi.

İstanbul’daki billboardlarda da gözle görünür biçimde yer tutmuştu DEVA.

Bunlar bir yıl önceki yerel seçimlerde belediyelerin el değiştirmesinin can çekişen demokrasiye somut katkıları.

Parti-devlete çok yaklaşmış 18 yıllık iktidar partisinden kopan isimlerin kurduğu, TRT’nin ve onlarca medya kuruluşunun haberini dahi yapamadığı bir partinin, şehrin orta yerinde bangır bangır müziklerle, afişlerle, Türkiye’nin her yerinden gelen delegeleriyle kongre yapması bile mevsim normallerinin çok üzerinde bir demokrasi günü yaşattı Ankara’ya.

Ama 15 yıl iktidar partisinde bakanlık, yöneticilik yapmış isimlerin kurduğu bir partinin bile karşı karşıya olduğu bu medya ambargosunun sonuçları, daha salona girmeden görüldü.

Uzun süredir spor müsabakalarının, konserlerin, kongrelerin durduğu salonun önündeki bu olağandışı kalabalığı merak edenler, birbirine “ne var bugün burada” diye sorunca bilenler önce “DEVA Partisi kongresi” deyip sonra eklemek zorunda kaldılar: “Babacan’ın partisi var ya…”

Her ne kadar dijital platformlarda çok yakından takip edilse de ana akım televizyonlarda görünür olamamanın sonuçları bunlar.

O yüzden DEVA hâlâ, beş yıl öncesine kadar istediği bütün kanallara çıkabilen Babacan’ın partisi.

DEVA Kongresi’nden de gün boyu muhalif televizyonlar, Karar TV, Medyascope gibi dijital kanallar dışında, ana akım medyadan sadece Habertürk bir süreliğine yayın yapabildi. DEVAcılar, kongreyi yayınlayan medya olmayınca bir yayın akışıyla kongrelerini Youtube hesaplarından kendileri yayınladı.

Profesyonel bir spiker, Babacan kürsüye çıkana kadar partinin yöneticileriyle röportajlar yaptı.

Aslında sadece gazeteciler için değil, sosyal bilimciler için de gözlemlenmesi gereken bir parti DEVA.

30-40 yaş ağırlıklı, şık giyimli, çoğu beyaz yakalı işlerde çalışan erkek ve kadınlar olarak özetlenebilecek delege profili, partinin orta sınıflarda bir karşılığı olduğunu gösteriyor.

Bazı ceketlerde DEVA rozetleriyle birlikte Atatürk rozetleri de göze çarpıyordu. Kongre salonunun mescidi de boş değildi.

Delegelerinin bir kısmı akşam kaldıkları oteldeki yemekte içki içen, bir kısmı Ankara’ya gelmişken sabah kalkıp Hacıbayram Camisi’ne namaza giden bir parti DEVA.

Türkiye’nin geleneksel merkez sağ  profiline yakın, hattâ onun daha genç ve modern bir versiyonu bu sentez.

Kongre salonunda ilk göze çarpan fark ise Babacan’ın resimlerinin salona asılmamış olmasıydı.

Bu bir unutkanlık değil, partinin uygulamaya çalıştığı bir prensibi.

İl kongrelerine, genel merkeze ve parti teşkilât binalarına da Babacan’ın resimleri asılmıyormuş.

Bu prensiplerin sıkı takipçisi, partinin teşkilatlanmalardan sorumlu genel başkan yardımcısı olan, eski Sanayi ve Ticaret bakanı Nihat Ergün.

Ergün, AK Parti tecrübesinden dersler çıkararak bağışlar konusunda da kırmızı çizgileri olan bir çerçeve hazırlamış. Partinin ana finans kaynağı, genel merkez ve teşkilatlardaki yöneticilerinin üst limiti olan bağışları.

Baskın bir seçime katılabilmek için yapılması zorunlu olan bu kongre, Nihat Ergün’ün istediği türden bir kongre değil.

Ergün, iki gün süren, delegelerin de konuştuğu, partinin sorunlarının tartışıldığı, parti yöneticilerinin yarısının çarşaf listeden seçildiği çok sesli, yarışlı kongreler planlıyor DEVA için.

Benzer kongrelerde pek de dikkat çekmeyen bir yasal zorunluluk olan Kongre Divan Kurulu da dikkat çekici isimlerden oluşmuştu.

Divan Kurulu’nun başkanlığını partinin en yaşlı kurucusu olan Ramiz Ongun yaptı.

Ramiz Bey bu salonun yabancısı değil.

Bundan 23 yıl önce Türkeş’in vefatının ardından 1997’de bu salonda düzenlenen ilk MHP kongresinde Devlet Bahçeli, 23 yıl boyunca koruyacağı genel başkanlık koltuğuna ilk kez otururken, karşısındaki en güçlü rakiplerinden biriydi Ramiz Ongun.

O kongre bu kongre kadar sakin de değildi. Plastik sandalyeler havalarda uçuşmuş, bir ara kongre kürsüsü işgal edilip “illegalite” bile ilân edilmişti.

Ongun, 2003’de MHP Meclis dışında kalmışken bir kere daha Bahçeli’nin karşısına yine bu salonda çıktı.

Protestolar yüzünden dakikalarca başlayamadığı konuşmasını “Başbuğ Ramiz” sesleri arasında tamamlayıp delegelerden 300 oy gibi hayli yüksek bir oy almıştı.

Bugün muhalefet partilerini bile günaşırı terörle, ihanetle suçlayan, ana muhalefet liderini hapse attırma isteğini saklamayan Bahçeli, herhalde o günleri demokratik cahiliye dönemleri olarak hatırlıyordur.

En son karşısında aday olmaya çalışanların başına gelmeyen kalmayınca, İYİ Parti kuruldu.

MHP geleneğinin önemli isimlerinden Ongun’un DEVA kongresinde divan başkanı olarak yaptığı konuşmadaki demokrasi ve hukuk mesajları, geçmiş ve gelecek muhasebesi ile bugünkü MHP arasında Tanrı Dağları kadar mesafe var.

Divan Kurulu’nda Ongun’un hemen yanında DEVA Partisi’nin önde gelen isimlerden, eski Batman milletvekili Mehmet Emin Ekmen oturuyordu.

Onun yanında Vanlı işkadını Evrim Rızvanoğlu, onun yanında da partinin yöneticilerinden iş kadını Elif Esen.

Milliyetçi, Kürt, liberal, muhafazakâr isimleri Divan Kurulu’nda yan yana oturtan bir parti DEVA.

Bunun siyasetin kimliklerle yapıldığı Türkiye’de ne kadar anlam ifade edeceğini zaman gösterecek.

Ama bunun denenecek kıvama gelmesi bile Türkiye için önemli.

Kongrenin katarsis anı her kongrede olduğu gibi genel başkanın konuşmasıydı.

Bu konuşmanın katarsis anı ise rasyonel, mesafeli, kontrollü, rengini belli etmeyen, kendinden fazla bahsetmek istemeyen Ali Babacan’ın ilk kez duygularına hakim olamadığı anlardı.

Babacan konuşmasına “Her dönemde farklı kimliklerin ezildiğine, farklı kesimlerin mağdur edildiğine tanık olduk” diyerek girdi; neden ve nasıl siyasete girdiğini anlatırken 12 Eylül’den, 90’lı yıllardan bahsetti, sonra sıra 28 Şubat’a geldi.

“Her birimiz o dönemde kendi hayatımızda çok acılar çektik. Ben kendi ailemde o günlerin ıstırabını yaşadım” dedikten sonra bir anda gözleri doldu, sesi titredi ve konuşamadı.

Salondaki delegeler ayağa kalkarak bu zor anlarında Babacan’a destek verdiler.

Devamında yine sesi titreyerek ilk kez özel hayatıyla ilgili bir detayı paylaştı: “Benim kız kardeşim Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden, ODTÜ’den üç kez uzaklaştırma cezası aldı. Neden? Sırf başındaki örtü yüzünden. Başındaki örtü.“

Bazıları bunu siyaseten kurgulanmış bir mizansen olarak gördü.

Halbuki Babacan, bir hitabet ustası değil, eski bir siyasetçi olsa da kürsülerde daha yeni. Danışmanları konuşmalarındaki tona heyecan katması için epey uğraşıyor.

Yani istese de bunu bir mizansen olarak yapması zor.

Babacan kongre konuşmasında, diğer konuşmalarından farklı olarak, neden 2001’de siyasete girdiğini ve neden bugün DEVA’yı kurduğunu kendi hikâyesiyle anlatmayı tercih etti.

Bunu yaparken de daha önce üzerinden hızlıca geçtiği kendi aile hikâyesini ilk kez açtı.

Babacan’ın kendisinden küçük üç kız kardeşi var. Dördü de TED Koleji mezunu. İki kız kardeşi ise yine Babacan gibi ODTÜ mezunu.

Betül Babacan Bilgisayar ve Tuğba Babacan Gıda Mühendisliği okumuş. Ali Babacan da Endüstri Mühendisliği’ni bölüm ve üniversite birincisi olarak bitirmişti.

Tuğba Babacan’ın üniversite yılları 28 Şubat’a denk gelmiş. ODTÜ Gıda Mühendisliği bölümünde okurken, başörtüsü yüzünden önce bir hafta, sonra 15 gün, ardından bir dönem uzaklaştırma cezası almış ve bir senesini kaybetmiş.

Tuğba Babacan da kongre için salondaydı.

Babacan’a daha sonra neden duygulandığını sorduğumda, “kardeşim de kongrede karşımdaydı” dedi.

Aslında başörtüsü yasaklarının Babacan ailesi için hikâyesi çok daha eski. Hattâ bu yasakla Türkiye’de tanışan ilk aile Babacanlar.

1967 gibi erken bir vakitte, dindar bir esnaf olan dedesi başörtülü kızlarını da üniversiteye göndermek isteyince kızılca kıyamet kopmuştu.

Ankara İlâhiyat Fakültesi’ne kayıt yaptıran Babacan’ın halası Hatice Babacan, okul kapısından başını açmadan başörtüsüyle derse girince, 40 yıl boyunca çözülemeyecek başörtüsü sorunu başlamıştı.

Üniversiteden kendisine destek veren bir erkek öğrenciyle birlikte atılan Hatice Babacan’a destek için İlâhiyat öğrencileri, üniversitelerdeki ilk boykot ve fakülte işgallerine imza atmışlar; gazeteler boykotçu öğrencileri Paris’te üniversiteleri boykot eden Maocu öğrencilere benzetmişti.

19 yıldır siyasetin içinde olan Babacan’ın ağzından bu hikâyeye dair bugüne kadar hiçbir şey duymadık.

Parti sürecinde Babacan’la üç kez röportaj yaptım. Her seferinde halası Hatice Babacan’la hatıralarını öğrenmeye çalıştım ama birkaç cümle dışında pek cevap vermek istemedi, konuyu bugünkü mağduriyetlere getirdi.

Başka siyasetçiler için harika bir siyasi referans ve propaganda imkanı olabilecek bu hikâyeden, uzun siyasi hayatı boyunca ve parti kurduktan sonra hiç bahsetmedi.

O yüzden, siyasete neden girdiğini anlatırken ilk kez bu kişisel mağduriyet hikayesinden bahsetmesini, “28 Şubat mağduriyetinden ekmek yemek” olarak yorumlamak kötücül bir yorum olur.

Bunu sosyal medyada özellikle Babacan’a Davutoğlu’na açtıklarından daha geniş bir kredi açan laik kesimden yorumcular yaptı dün.

“Yine mi başörtüsü mağduriyeti” gibi tepkiler çoğunluktaydı. Türkiye’de bugün çok daha ciddi mağduriyetler yaşanıyor, iktidar da bu mağduriyetlerin üzerini eski, çözülmüş mağduriyetleri hatırlatarak kapatmaya çalışıyor. Buna tepki duymak anlaşılır.

Ama travmatik sonuçları olmuş, insanların hayatlarını kökünden değiştirmiş ve hâlâ bugün AK Partili olmanın en büyük motivasyon kaynağı olmaya devam eden başörtülülere karşı ayrımcılık konusunda, bugüne kadar gerçek bir pişmanlık göstermemiş laik kesimin, konu her açıldığında bin kez gösterilmiş sıkıcı bir Türk filmi izliyormuş gibi dudak bükmeye, next next deyip konuyu geçiştirmeye çalışmaya pek hakları yok.

Ayrıca, hâlâ pek çok başörtülü kadını DEVA ya da Gelecek Partisi’nde bile aktif görev almaktan uzak tutacak kadar canlı, kanlı yaşayan bir motivasyondan bahsediyoruz.

DEVA’nın muhafazakâr kitlelerle duygudaşlık kurması, genel muhalefetin de lehine. Ama iktidar gibi muhalefet de tek tipçi. Muhafazakâr bir siyasetçiden mazisini unutmasını beklemek pek demokratik bir beklenti olmasa gerek.

Aslında Babacan, 2001’de neden siyasete girdiğini 28 Şubat’ta ailesinin de yaşadığı mağduriyetle anlatıp, konuyu bugünkü mağduriyetlere ve neden DEVA Partisi’ni kurduklarına getirdi ve şöyle dedi:

“Gelelim bugüne…bugün o siyasete ilk girdiğim günün üzerinden neredeyse 20 yıl geçti. Ve şimdi de bambaşka bir baskı dönemindeyiz. Ezilenler iktidar gücünü eline alınca değişti, başkalarını ezmeye başladılar. Biz ezilmenin ne olduğunu iyi biliyoruz. Ezilmenin ne olduğunu iyi bilenler başkasını ezmez arkadaşlar.”

İktidar destekçileri de Babacan’ın bugünle ilgili bu eleştirilerinden rahatsız. Babacan’ın konuşmasındaki bu duygusal âna AK Parti cenahından da şiddetli eleştiriler geldi. Hattâ bu vesileyle Babacan bir yıl sonra ilk kez bazı televizyonlara ve gazetelere haber oldu.

Onlar, başörtüsü yasağını Erdoğan’ın bitirdiğini hatırlattılar; Babacan’ı zamanında bu yasağı savunan CHP’yle işbirliğiyle, Erdoğan’a ihanetle, kendisiyle çelişmekle suçladılar.

Babacan’a Karar TV için yaptığımız röportajda bu tepkileri sorduk; “O yasağı tek başına mı kaldırdı, biz yok muyduk bu mücadeleyi verirken” dedi özetle.

Bugün MHP’nin, Bahçeli’nin 28 Şubat ve sonrasındaki koalisyon döneminde başörtüsüyle ilgili tavrını, 1999’da Meclis’e giren başörtülü MHP’li milletvekilinin nasıl başı açtırılarak Meclis’e girdiğini, bir başörtüsü krizi olan 2007’deki Cumhurbaşkanlığı krizi sırasındaki konuşmalarını hatırlayan pek yok.

Yine bugün iktidar medyasından inmeyen Perinçek’in başörtüsü yasaklarının en ateşli savunucusu olduğunu da…

Ayrıca o günlerin yasakçı CHP’sinin eski yöneticileri olan Baykal ekibi her akşam iktidar televizyonlarında “en azından yerli ve milli adam” kontenjanından ağırlanıyor.

Ama belki de bu tartışmaları anlamak için dün Ankara’da hareketli saatlerin yaşandığı diğer binaya gitmeliyiz.

Ahlatlıbel’deki Anayasa Mahkemesi binasına.

Herkesin topu birbirine attığı, aylardır oyalanarak karar alınamayan Osman Kavala dosyası nihayet Anayasa Mahkemesi’nin Genel Kurulu’nun önüne geldi dün.

Kavala, artık sadece Kavala değil. Türkiye’de hukuksuzlukların sembolü.

Mahkeme, reform nutukları arasında artık iktidar destekçilerinin bile anlamakta zorluk çektiği, AİHM’in açıkça siyasi saikle cezalandırıldığını ve acilen tahliye ilan edilmesini istediği Kavala’nın tutukluluğunda hak ihlali olup olmadığını görüştü.

Sonuç; 7 AYM üyesi “hak ihlali var” derken, 8’i bir sorun görmedi.

10 Ocak’ta görev süresi dolacak Burhan Üstün de izinden gelip oy kullanarak devlete son bir hizmet daha yapmış oldu.

En son askeri üye Serdar Özgüldür’ün 22 Aralık’ta yaş haddinden emekli olmasından sonra, Anayasa Mahkemesi’nde Ahmet Necdet Sezer’in atadığı üye kalmadı.

15 üyenin tamamı Gül ve Erdoğan’ın atadığı üyeler.

Yani hepsinin muhafazakâr kökenli olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Ama bu muhafazakar hukukçular Kavala oylamasında ikiye bölündüler.

Bu ilk kez olmuyor.

Son dönemdeki bireysel başvurularla ilgili AYM kararlarında net bir biçimde bu bölünme görünüyor. Bu, zihinsel bir bölünmenin sonucu.

Muhafazakâr kesimdeki bir zihinsel bölünmenin de izdüşümü.

Muhafazakârların daha kalabalık kesimleri için demokrasinin, özgürlüklerin, hukukun cazibesi başörtüsü yasağı kaldırılınca kaçmış gibi görünüyor.

Gerisiyle pek ilgilenmiyorlar.

O yüzden başörtüsü yasağını kaldırmış bir liderin partisinden ayrılıp parti kuran başörtüsü mağduru bir kızkardeşin abisinin duygulandığı anlar da onlara sadece bu ihanetin bir sembolü gibi görünüyor.

DEVA ve Gelecek Partisi, muhafazakârların bu kazanımlarıyla karnı doymayan, başkaları için de hukuk ve özgürlük isteyen, hikâyenin bu kısmında takılmayıp eleştiri seslerini yükselten muhafazakâr siyasetçiler öncülüğünde kurulmuş iki parti.

Yani aslında dün Ankara’da Atatürk Spor Salonu’ndaki kongreyle, Anayasa Mahkemesi binasında üyeleri ikiye bölen oylama aynı zihinsel ve siyasi kırılmanın sonuçları.

Muhafazakâr kesimde sadece kendine Müslüman olanlarla, başkalarına da Müslüman olmaya çalışanlar karşı karşıya geliyor.

Türkiye’deki mevcut ve değişmez gibi görünen siyasi statükonun akıbetini bu kırılmanın sonuçları belirleyecek.