• 3.01.2021 00:00
  • (347)

  Türkiye’nin Doğu Türkistan’a ilgisinin 150 yıllık bir tarihi var.

Daha 1863’de Doğu Türkistan’da kurulan Kaşgarya devleti Sultan Abdülaziz'e biat etmiş, padişah adına hutbe okutulup, sikke bastırmış, göndere Osmanlı Sancağı çekilmişti.  Abdülaziz de Çinlilerle savaşları için onlara silah göndermişti. 

1933 yılında kısa süreli Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti kurulduğunda başına Osmanlı hanedanından Abdülhamit’in torunu Şehzade Abdülkerim Efendi (Dolar 1.5 TL’ye inecek diyen şehzadenin dedesi) getirilmeye çalışılmış, olmayınca ABD’ye dönen şehzade, kaldığı otelde bir suikast sonucu öldürülmüştü. Çok muhtemelen Çin istihbaratı tarafından. 

1949’da Çin, Doğu Türkistan’ı işgal edince ülkeden kaçan Doğu Türkistanlılar Türkiye’ye sığındılar. 

Bunlardan biri de Doğu Türkistan Genel Sekreteri İsa Yusuf Alptekin’di. 

1995’de İstanbul’da ölene kadar Türkiye’deki Doğu Türkistan meselesinin öncüsü olan Alptekin’in Türkiye’ye geliş ve Doğu Türkistan Göçmenler Cemiyeti’ni kuruş tarihi 1954. 

Bu kadar eski ve yakın bir ilişkiden bahsediyoruz.

Bu uzun ve yakın tarih içinde Türkiye’nin Doğu Türkistan meselesine karşı en sessiz kaldığı dönemdeyiz. 

Üstelik dünyanın Doğu Türkistan’daki insan hakları ihlallerine karşı en çok ses çıkardığı günlerde.

Daha da tuhafı iktidarda, hem Türklük hem Müslümanlığı kesen  bu meseleye karşı en duyarlı olması beklenen iki parti var.

Bu sessizlik döneminin bir meyvesi olarak 2017’de imzalanmış Türkiye- Çin Suçluların İadesi Anlaşması, üç yıl sonra tam da Çin aşısının Türkiye’ye doğru yola çıktığı günlerde onay için TBMM’nin önüne geldi.

Peki, ne oldu da Türk-İslam geleneğinden gelen iki parti, devr-i iktidarlarında Uygur meselesine bir Fransız bir futbolcu kadar bile ilgi göstermez hale geldiler? 

Aslında hem AK Parti hem de MHP, yıllarca Türkiye’de Uygur meselesine ilgi gösteren iki ana gelenekten geliyor. 

Yıllarca Çin’in iadesini istediği, faaliyetlerinin durdurulması için baskı yaptığı İsa Yusuf Alptekin, 1995’de vefat ettiğinde Fatih Camii’ndeki cenaze namazında ön saflarda MHP lideri Alparslan Türkeş ve İstanbul Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan vardı. 

1992’de ilk kez Cumhurbaşkanı Özal tarafından resmi olarak kabul edilen Alptekin’le birlikte vefatından kısa süre önce 1995’de İstanbul’da Doğu Türkistan Şehitleri Anıtı’nı açan da Erdoğan’dı. 

1998 yılında yapılan bir ziyaret ise Türkiye’nin Doğu Türkistan meselesine ilgisinde radikal bir değişikliğe neden oldu.

Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit’in Çin ziyareti sırasında Çinli yetkililer Türkiye’den “Doğu Türkistan bölücülüğü” konusunda daha fazla hassasiyet istediler. 

Ziyaretin ardından yine 1998 yılında dönemin Başbakan’ı Mesut Yılmaz’ın imzasıyla bir genelge yayınlandı. 

1998/36 numaralı ‘gizli’ kaydıyla yayınlanan genelgede şöyle deniyordu: 

“Türkiye Çin Halk Cumhuriyeti’ni (ÇHC), Çin’in tek hukukî temsilcisi olarak 5 Ağustos 1971’de tanımıştır. Şincan-Uygur Özerk Bölgesi’nden göç ederek Türkiye’ye yerleşen soydaşlarımızın faaliyetleri Türkiye ile ÇHC siyasi ilişkilerinde hassas bir noktayı oluşturmaktadır.

Doğu Türkistan vakıf ve derneklerinin faaliyetlerinin yasal sınırlar içinde kalması önem arz etmektedir.

BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesinden biri olan ve 1 milyar nüfusu ve rekor düzeydeki kalkınma hızıyla Türkiye için büyük bir potansiyel pazar teşkil eden ÇHC ile siyasî ve ekonomik ilişkilerimiz son yıllarda hızlı bir gelişme göstermektedir.

Anılan vakıf ve derneklerce düzenlenecek toplantılara bakanlarımız dahil kamu görevlilerimizin katılmamaları ve kutlama mesajları göndermemeleri...

Toplantılarda Doğu Türkistan bayrağı ve ÇHC’ni rencide eden pankartlar kullanılmaması.

Çin misyonları önünde Çin bayrağının yakılmasının ve Çin’i rencide edici pankartların kullanılmasının engellenmesi.”

Gizli genelge 2002 yılında gazetelerde haber olduğunda, o sırada muhalefette olan AK Parti ve muhafazakar medya ayağa kalkmış, Doğu Türkistan’ın gök mavisi bayrağının Türkiye’de yasaklanmış olmasına büyük tepki gösterilmişti. 

2002 yılında iktidarda DSP-MHP-ANAP koalisyonu vardı. 

Çin Başbakanı bir ziyaret için Ankara’ya gelmişti.  

Ziyaret sırasında koalisyonun MHP’li bakanları görüşmeye geç katılarak Çin’e karşı Uygur protestosu yaptılar. Başbakan Yardımcısı Bahçeli, misafir Çinli Başbakan’la sadece 7 dakika görüşerek bu protestoya katıldı. 

Bu 7 dakikalık görüşmede Çinli Başbakan Bahçeli’yi olan biteni yerinde görmek üzere Çin’e ve Sincan’a davet etti.

Yurtdışına nadir çıkan Bahçeli, bu davete bir kaç ay sonra icabet edip Çin’e gitti, 10 gün kaldı. Uygur bölgesini de ziyaret etti. Çin Başbakanı’na altın kabzalı silah hediye etti. 

Ama Bahçeli, Sincan’da temaslarını sürdürürken, Pekin Sincan Üniversitesi’nde Uygur dilinde eğitimi yasaklandı.

Ziyaret sırasında yaşanan bu skandal, o günlerde Meclis’te muhalefet partililerinden sert eleştiriler aldı. 

Bu muhalefet partililerin başında yine AK Parti geliyordu.

AK Parti grubu, Bahçeli için soru önergesi vererek “bu ziyaretin Uygur Türklerine ne gibi bir faydası olduğunu, Uygurların sıkıntılarını Çinli muhataplarına iletip iletmediğini” sordu.

Sonra iktidar ve muhalefet rolleri değişti. 

AK Parti ve MHP, Uygurlar konusunda 2009’da tekrar karşı karşıya geldiler. 

2009’da Cumhurbaşkanı Gül’ün Çin ziyaretinin ardından Urumçi’de Uygurların katledilmesi üzerine MHP Lideri Bahçeli, Başbakan Erdoğan’ın yakın zamanda Davos’ta yaptığı “One Minute” çağrısını hatırlatıp şöyle dedi:

“Gazze’yi herkesten fazla düşünüyorsun, “One Munite” kahramanlığıyla İsrail’e ders verdiğini zannediyorsun. Uygur Türklerine katliamlara neden sesin çıkmıyor?”

Bahçeli’ye Erdoğan’dan sert bir cevap geldi: 

“Sayın Bahçeli, sanıyorum siz, bir zamanlar Çin seyahati yapmıştınız. O Çin seyahatini yaptığınız zaman orada da yine bir şeyler olmuştu. Şimdi bol keseden atıp tutuyorsunuz. Şöyle bir çıkartayım dedim ve Uygur Üniversitesinde 50 yıldır Uygur Türkçesiyle eğitim yapılırken, tam siz oraya seyahat ettiğiniz zaman ne yazık ki Uygur Türkçesi o dönemde yasaklandı. Soruyorum, ne yaptınız? O zaman Başbakan Yardımcısı'ydınız. Sesiniz çıktı mı? Sayın Bahçeli, bize hamaset yapma. İcraat yap icraat, icraatını göreyim. Biz kuru hamaset peşinde koşmuyoruz. Canlara kıyarak, insan haklarını ihlal ederek, hiçbir ülke, huzura kavuşamaz. Böyle bir asimilasyon peşinde koşan Çin yönetimine biz diyoruz ki: Bu asimilasyon bir şey kazandırmaz.”

Erdoğan, Bahçeli’nin eleştirileri üzerine Uygurlarla ilgili dilini sertleştirdi. Bir İtalya seyahati dönüşü Uygur’da yaşananlar için “adeta soykırım” dedi: 

"Türkiye'de vahşet demiştim, sözümün arkasındayım. Yüzlerce insanın öldürüldüğü, bini aşkın insanın yaralı olduğu bir olayı, adeta bir soykırımı, başka bir kelime ifade edemez. Bunu hem bir soydaş olarak, hem aynı değerleri paylaşan insanlar olarak söylemek durumundayız. Bir taraftan evrensel değerleri ve insan haklarını konuşacağız, diğer taraftan bunlara seyirci kalacağız, böyle bir şey mümkün değil.”

“Adeta soykırım” sözü o tarihlerde Türkiye ile Çin arasındaki ilişkilerin gerilmesine neden olmuştu. 

Erdoğan ile Bahçeli arasındaki 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında yine sert bir Uygur polemiği yaşandı. 

Bahçeli’nin Uygur eleştirilerine Erdoğan, Balıkesir mitinginde cevap verdi: 

“MHP Genel Başkanı çıkmış Uygur Türkleri üzerinden prim sağlamaya çalışıyor. Onlar bizi çok iyi tanır. Gittik biz onları Urumçi'de ziyaret ettik. İlk kez bir Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Urumçi'ye gitti. Peki Bahçeli oralara hiç gitti mi? Uygur kardeşlerimizin halini, hatırını sordu mu?”

Bahçeli, Erdoğan’a Twitter’dan “Kapak olsun” başlığı atarak 2002’de yaptığı Urumçi ziyaretinin fotoğraflarıyla cevap verdi:

"Görüyorum ki, adamlık iddiasında bulunan bir aday yalanı kendisine rehber etmiş, yalancılığı meslek edinmiş, müfterilikte tez yazmış. Bu adam resmen ve belgeli yalan çınarı, yalan vadisi, yalan deryasına dönüştü. Sanki yalan bu adamda ete kemiğe büründü. Urumçi’ye gitmediğimi ileri süren bu adam cehalet merdiveni, yalan otobanı olmuştur. Artık bu adam büyük bir yalandır; ciltler dolusu, külliyatlara sığmayacak, arşivlere dar gelecek yalanlara başvurmaktadır. Benim Urumçi’ye hiç gitmediğimi söyleyen bu adamın, sizlerle paylaşacağım şu fotoğraflar yalanlarına kapak olsun. Yalandan destan yazan, yalanla yoldaş olan, yalana esir düşen adama açık açık söylüyorum: Yalan söyleyen yakalanma korkusu taşıyan hırsız gibidir. Hele bir insan hem yalancı hem de hırsızsa ruhen ve zihnen bitmiş demektir. Ne olursa olsun; Çankaya yalancıya düşmez, Cumhurbaşkanı olmak yalancılar şahına yakışmaz. Son olarak şahsıma olmadık kötü isnatta bulunan adamın özel olarak kaleme aldığım şu dizeleri odasına çerçeveletip asmasını diliyorum: 'Nehir olmayan yere köprü yaparsın; kuma tohum, kula fitne ekersin. Harama helal, yalan gerçek dersin; çünkü sen aday Erdoğan’sın."

Erdoğan- Bahçeli bir yıl sonra bu kez 2015 çifte seçimleri sırasında tekrar Uygur meselesi üzerinden sert bir biçimde tartıştılar.

Bahçeli bu kez Erdoğan’ı Kobani’deki Kürtlere destek verip, Doğu Türkistan’daki Türkleri umursamamakla suçladı: 

"Herkes Kobani’yle yatıp kalkıyor, Nişantaşı’ndan Yüksekova’ya kadar önüne gelen Kobani’deki iki terörist grubun kapışmasını mesele ediyor. Doğu Türkistan’daki Çin zalimliğini kimseler konuşmuyor, ağzına dahi almıyor. Kobani’ye ağlayanlar, Kaşgar’a gülüyor ve zulme ortak oluyor. Uygur Türklerine Oruç tutmayın namaz kılmayın ve hatta nefes almayın diyorlar. Değerler anarşisi yaratıp Türklüğü tasfiye etmeyi planlıyorlar. Varlığına, inancına ve kimliğine bağlı ve sadık halde yaşayan 28 Uygur Türkü 22 Haziran günü Kaşgar’da hiç acımadan katledildi. Buna karşı hiçbir insan hakları örgütünden, hiçbir demokrasi ve özgürlük sevdalısı oluşumdan tepki gelmedi Niye? Çünkü öldürülenler Türk’tü! Soydaşlarımıza Allah’tan rahmet diliyor, Türk Dünyasının başı sağolsun diyorum. Müslüman Türk’ün ahının yerde kalmayacağına inanıyorum. Gökbayrağı kana buladılar fakat kimsenin haberi olmadı olanların da diline Kobani dolaştı."

Bu kez Erdoğan, Bahçeli’ye Twitter’dan cevap verdi:

"Şimdi bakıyorsunuz bazı siyasetçiler çıkıyor şunu söylüyor, güya şahsıma atıfta bulunuyor, ne diyor 'sadece işte Araplar ile sadece Kobani'deki Tel Abyad'dakilerle uğraşanlar, Uygur Türklerini unutuyor' diyor. O zata ben söylüyorum, sen Uygur Türklerinin yaşadığı yere hayatında bir kere gittin mi? Ama Tayyip Erdoğan gitti."

Bu ikili arasındaki son Uygur tartışması oldu.

2016’dan sonra iki lider birbirine yaklaştı ve  2018’de Cumhur İttifakı’nı kurdular. 

Cumhur İttifakı’nın iktidarda olduğu son iki yıl Çin’in Doğu Türkistan’a yönelik baskılarının en sertleştiği, tarihinin en sistematik haline geldiği dönemi oldu. 

Asimilasyon, insanların tutuklu kaldığı çalışma kamplarına taşındı. 

Bütün dünya bu uygulamaları protesto ediyor. 

Batı medyası bu kampların haberlerini yapıyor. 

Uluslararası insan hakları örgütleri raporlar yayınlıyorlar. Çin’e yönelik yaptırımlar uygulanıyor. 

En son Fransız milli futbolcu bile Uygurlulara yönelik yüz tanıma sistemi geliştirdiği ortaya çıkan Huaweii ile sponsorluk sözleşmesini iptal etti.

Peki, yıllarca birbirilerini Uygurlular konusunda yerden yere vurmuş bu iki lider ne yaptı?

Çin’in Uygur Türklerine yönelik baskılarını çok iyi bilen, bunu zamanında asimilasyon, adeta soykırım gibi kelimelerle anmış, iktidarda ve muhalefetteyken birbirlerini bu zulme karşı ses çıkarmamakla suçlamış iki liderden bahsediyoruz. 

Son üç yıldır bu konuda ağızlarından dişe dokunur bir açıklama duyan olmadı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan en son 2019’daki Çin ziyareti sırasında Uygur meselesi üzerine konuştu. 

Çin devlet televizyonuna göre "Çin'in Sincan bölgesindeki insanların Çin'in gelişimi ve refahı içinde mutlu bir yaşam sürdüğü bir gerçektir” dedi. Cumhurbaşkanlığı daha sonra basına bunun bir çeviri hatası olduğunu söyledi. 

Ama aynı ziyaret sırasında Türk gazetecilerle yaptığı görüşmede de Erdoğan Uygur sorusuna şöyle cevap verdi: “Doğu Türkistan ve Uygur konusunu da ele aldık. Bu meselede karşılıklı hassasiyetleri dikkate alarak bir çözüm bulabileceğimize inanıyorum. Ancak bu konuyu istismar eden yaklaşımlar da var. Bu istismarlar da Türk-Çin ilişkilerinde olumsuz yansımalara neden oluyor. Bu konuda istismarlara fırsat vermemek lazım.” 

MHP Lideri Bahçeli ise en son Uygur sessizliğini eleştirilerine Ekim 2020’de Meclis grubunda cevap verirken Uygur meselesi üzerine konuştu: 

“Bu süreçte Doğu Türkistan meselesinin tekrar gündeme getirilmesi tesadüf değildir. MHP, karanlık mahfillerde hazırlanıp servis edilen senaryoların kirli akıntısına kapılmayacaktır. CHP, Uygur Türkleri konusunda bize parmak sallayamaz. Onlar Moskova yolu gözlerken, bizler turan ülküsüyle Türklüğün muzaffer günlere ulaşması için fikir mücadelesi veriyoruz. CHP kim, Doğu Türkistanı savunmak kim.. Bir de serok Ahmet var ki bize soru sormuş... Be hey serok söylesem anlayamazsın, sussam gönül razı değil; satmak senin işindir, pazarlamak seninle anılır. Sen Doğu Türkistan'ın yerini bilmiyorken, milliyetçi-ülkücü hareketin kalbi burayla çarpıyordu. Aklının ermediği konularda yorum yapma. Zilletin ortakları hiç bilmedikleri Doğu Türkistan meselesini gündeme taşıyorlar. Bunların kulaklarına fısıldayan dış mihraklar görev başınadır.”

Bu açıklamalarından yıllarca en üst perdeden Uygur meselesini, Çin’in baskılarını dillendirmiş, birbirini suçlamış iki liderin, Uygurlara yönelik baskıların dillendirilmesini “istismar” olarak görmekte anlaştıklarını anlıyoruz. 

Peki ne oldu da beş yıl öncesine kadar “asimilasyon”, “adeta soykırım” olan Uygurlara yönelik baskılardan bahsetmek bir anda “istismar”a döndü?  

Sorunlar mı çözüldü? Çin bir anda çok kültürlülüğü mü benimsedi? 

Yıllarca birbirlerini Uygurlara yönelik zulümlere sessiz kalmakla suçlayan iki lider, ne oldu da bugün Uygulara yönelik zulümlere sessiz kaldıkları için onları eleştirenleri “dış mihrakların kulaklarına fısıldamasıyla” suçluyor?

Bu soruların net bir cevabı yok.

Ama bazı ipuçları var. 

Örneğin bugün onay için TBMM’nin önüne gelen Suçluların İadesi Anlaşması, 4-15 Mayıs 2017 tarihlerinde Pekin’de düzenlenen “Kuşak ve Yol Uluslararası İşbirliği Forumu’n katıldığı sırada Erdoğan ve Çin Lideri Şi Cinping arasındaki görüşmeden sonra bakanlar arasında imzalanan anlaşmalardan biriydi.

Kuşak ve Yol projesiyle Çin, başka pek çok ülke gibi Türkiye’ye de büyük yatırımlar yapıyor.

Bu yatırımlar arasında Üçüncü Köprü’nün satın alınması, limanlar, enerji projeleri var. 

Ve tabii bu listeye Çinli şirketlerin çok sayıda Türk holdingle ortak girişimlerini,  büyük Türk şirketlerine açılan kredi musluklarını da eklemek gerekir.


Ekonomik nedenler dışındaki neden ise ideolojik. 

Batı’yla ilişkiler koptukça Rusya ve Çin’le sadece fiziken değil, aklen de yaklaşılıyor. Batı medyasında Uygurların uğradığı zulümlerle ilgili haberlere de kuşkuyla bakılmaya başlanıyor. 

Yıllarca bizzat kendilerinin dillendiği iddiaları New York Times yazınca, bir anda baskı ve zulümler “Çin’e karşı Batı’nın oyunları”na dönüveriyor. 

Pek çok Batılı ülkede resmi olarak Çin’in Uygulara yaptıklarına ses çıkarmıyor. Kimse Çin gibi bir ülkeyi karşısına almak istemiyor. Ama Batılı sivil toplum ve medya hükümet politikalarına bakmadan sesini yükseltiyor. 

Türkiye’yi ise dünyadaki bütün Müslümanların ve Türklerin sorunlarına en yüksek perdeden konuşmuş bir iktidar yönetiyor. Bu yapılırken diplomatik bir dil de kullanılmadı. En son Erdoğan’ın Keşmir meselesi hakkındaki konuşması için Hindistan, Aras şiiri için İran’la karşı karşı gelindi.
Bu iç siyasetin de artık bir parçası. Ama hem Türk hem Müslüman olan Uygurlar için bu dil bir anda kendisini diplomatik dile bırakınca tabii ki şüphe çekiyor.

2017 tarihli suçluları iade anlaşmasının, Çin’den aşı paketleri yola çıkınca Çin Meclis’inde onaylanması, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından TBMM’ye gönderilmesi bu şüpheleri daha da artırıyor. 

Beş yıl öncesine kadar Erdoğan ve Bahçeli arasında sık sık tekrarlanan gürültülü Uygur tartışmalarını da hatırlayınca bugünkü sessizliğin gizemi daha da artıyor.