• 19.02.2021 00:00
  • (242)

  Önceki gün Rize’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kongre salonuna telefonla bağlayarak başsağlığı dilediği Gara’da şehit edilen Eskişehirli Uzman Çavuş Mevlüt Kahveci’nin annesi Ayşe Güler...

Şimdilik bu cümlede bütün Türkiye’nin haklı olarak iki gündür takıldığı yere takılmayalım.

Bu haberi yapan editörler, önce bir yanlış mı var diye kontrol etme ihtiyacı hissetmiş olmalılar. 

Neden şehidin soyadı ile annesinin soyadı farklıydı?

Teyit etmek için Google’a adlarını yazınca karşımıza evladını yetiştirmek için tek başına mücadele etmiş bir annenin sonu büyük bir trajediyle biten mücadelesi çıkıyor...

Türkiye onun hıçkırıklarını bütün televizyonlardan canlı yayınlanan bir kongre salonundan duydu ama son beş yılda sesini duyurmak için bu kadar çok imkanı olmamıştı.

Sınırlı sayıdaki haberlerden birinde hikayesini şöyle anlatmış:

“26 yaşındaydı. Açıköğretim’den üniversite okumak istiyordu. Alıkonulduğu gün de Açıköğretim işleri için yoldaydılar. Bekardı, bize ev alacaktı. Benim evim kira. Engelli bir kardeşi var benle birlikte, bize bakıyordu. Kardeşi abisini sayıklayıp ağlıyor şimdi. Kimseden yardım da istemiyorum, para da. Ben çocuğum gelsin istiyorum. Ben inanıyorum onların kılına zarar gelmez orada. Ne o taraf zarar verir, ne bu taraf zarar verir. Devlet sesimizi duysun artık, çocuklarımızı getirsin. Oğlum orada nasıl esirse biz de burada esiriz. Bizim bayramımız yok. Çok bekledim bayramlarda gelir diye. Yine de bekliyorum. Camın önüne oturup bakıyorum, belki oğlum gelir diye. Ben o askeri devlete emanet ettiysem devletten istiyorum. Benim oğlum kaçak değil, FETÖ’cü değil. Halkın çocuğu kızım bunlar, zengin çocuğu değil. Zengin çocuğu olsaydı alırlardı şimdiye. Ben 20 senedir eşimden ayrıyım, çocuğumu tek büyüttüm. Ben onu zengin çocuğu gibi bal ile süt ile büyütemedim, ben onu bulaşık yıkadım öyle büyüttüm.”

Oğlu 2016 yılında, yine Gara’da birlikte şehit oldukları uzman çavuş arkadaşı Ümit Gıcır’la birlikte taksiyle Çukurca’dan Hakkari’ye doğru giderken devletin karayolunu kesen PKK’lılar tarafından kaçırıldığından bu yana Ayşe Hanım beş yılda tek başına her kapıyı çalmış. 

Ne siyaset düşünmüş ne kendisine yardım edenlerin niyetini sorgulamış.

Muhtemelen adını daha önce duymadığı İHD’den yardım istemiş, defalarca onlarla birlikte kameraların önüne çıkmış, bir kaç kez Meclis’te HDP grubunu ziyaret etmiş, CHP’lilerle görüşmüş, Meclis’te basın toplantısına katılmış. Evrensel’e bir PKK’lının annesiyle birlikte röportaj da vermiş. Diyarbakır annelerini ziyaret etmiş. 

2015’de Kanser hastası olan annesini görmek için özel aracıyla Malatya’ya gelirken, Tunceli-Erzincan Karayolu’nda yol kesen PKK’lı teröristler tarafından kaçırılan Başçavuş Semih Özbey’in babası Gürsel Özbey’in son 6 yıldır yaptıkları benzer.

Malatya Ticaret Borsası’nın başkanı, daha varlıklı, güçlü ve muhafazakar çevrelere yakın bir isim olmasına rağmen o da Ayşe Hanım’la aynı çaresiz mücadelesi 6 yıl vermiş. 

Onun da çalmadığı kapı kalmamış. Siyasi görüşüne, niyetine, amacına bakmadan çocuğunu sağ salim geri alabilmek için uğraşmış.

2017’de verdiği bir röportajında çözümün adresini de göstermiş: 

“Konunun İnsan Hakları Derneği (İHD) üzerinden olgunlaştırılması için çalıştım. Cumhurbaşkanı, Başbakan, İçişleri Bakanı, muhalefet partilerinin grup başkanvekilleri ile görüştüm. Bize söylenen tek şey ‘sabır’ biz artık sabretmekten sabır taşı olduk. Bizim tek istediğimiz İnsan Hakları Derneği üzerinden bu çocukların getirilmesiyle ilgili bir aşama kat ettik, Türkiye’de bir kamuoyu oluşturursak PKK’nın elinden alırız. Devletimizden bu konuda yardım bekliyoruz. Çocukları PKK’nın elinde olan ailelerin gözyaşlarının dinmesi için devletin bize destek vermesi lazım. Bu çocuklar devletin polisi, askeri. Ülkenin menfaatleri, bizlerin can ve mal güvenliğini koruyorlardı. İsrail’in bir askeri için bin 1 Filistinliyi verdiğini, Lübnan’ın 9 cenazeyi almak için 250 kişiyi serbest bıraktığını düşünürsek, devletimizde büyük devlet olduğunu göstererek asker ve polisini sağ salim ailelerine kavuşturacaktır.”

Özbey, oğlunun acı haberinden sonra dün Sözcü’den İsmail Saymaz’a da 4 yıl önce söylediklerini tekrarladı: 

“Çok girişimde bulundunuz diye hatırlıyorum.

Siz ne diyorsunuz?  Ben bütün gruplara, iki başbakana, HDP milletvekillerine… Birisi diyor ki: “Devlete git.” Birisi diyor ki: “HDP'ye git. Onlar yalan söylüyor, onlar samimi değil.” Velhasıl bizi oyaladılar. Ben çok doluyum.
-Siyaset kurumundan aradığınızı bulamadınız.
Siyaset bunu çözecekti. Bu işin çözümü siyasilerdi, ben değildim. Ben devlet değilim. Devleti yöneten siyasiler. Buna bütün partiler dahil.”

Ailelerin bu görüşme kapılarını zorlamasının haklı bir nedeni vardı. 

Son 22 yılda PKK’nın kaçırdığı 350’ye yakın asker ve polis İHD, Mazlumder, eski Refah Partisi milletvekili Fethullah Erbaş gibi kurum ve isimlerin araya girmesiyle sağ olarak teslim alınmıştı.

O yüzden ailelerin bir kısmı Gara’da hava operasyonu başlayınca çocuklarının akıbetlerini düşünüp, örgüte yakın bazı gazetelere konuşarak devlete operasyonların durdurulması çağrısı dahi yapmışlardı.

Çünkü silahlı bir terör örgütünün elinden askeri operasyonla rehine kurtarmak, dünyanın en iyi ordularının, askeri birliklerinin bile başarısız olduğu çok riskli operasyonlar.

Bunun yakın zamanlardan iki örneği var.

Biri 2013’de Fransa’nın Somali’deki başarısız rehine kurtarma operasyonu. 

2009 yılından beri Eş Şebab’ın elinde bulunan Fransız asker  Denis Allex’i kurtarmak için 2013 yılında 50 Fransız komandosunun düzenlediği özel operasyonda bir Fransız yüzbaşı ile birlikte rehine de öldürülmüştü. 

Eş Şebab rehinenin kendileri tarafından değil, operasyon sırasında öldürüldüğünü iddia etmiş, daha sonra Fransız gazeteciler bu operasyon için Fransız komandoların 70’ye yakın silahlı ve sivil insanı öldürdüğünü ortaya çıkarmıştı. Fransız hükümeti bu başarısızlık yüzünden sert eleştirilere maruz kalmıştı.

İkinci örnek 2014’de Amerikan komandolarının Yemen’de fiyaskoyla sonuçlanan rehine kurtarma operasyonu. 

El Kaide’nin yıllardır rehin tuttuğu foto muhabiri Luke Sommers’i öldürüleceğiyle ilgili tehdidi üzerine Obama’nın talimatıyla 40 özel eğitimli Amerikan komandosu Yemen’de rehinenin tutulduğu tespit edilen eve girmek üzereyken, havlayan bir köpek yüzünden El Kaide militanları uyanmış Sommers’i ve operasyonu yapanların orada olduğundan bile habersiz oldukları bir başka rehine olan Güney Afrikalı öğretmeni vurmuşlardı. Yaralı kurtarılan iki rehine hastanede ölmüştü. Sonra ortaya çıktı ki, Güney Afrikalı sivil toplum örgütleri rehine öğretmeni müzakereyle kurtarmak üzereymişler. Bu başarısız operasyon da günlerce Amerikan gazeteleri ve TV’lerinde yerden yere vuruldu, Obama ve Savunma Bakanı çok zor durumda kaldı. Güney Afrika, ABD’nin sorumsuzluğuna kızdı.

Bu tarz operasyonlarda başarı için dört madde sıralanıyor: Sürpriz, istihbarat, operatörün becerisi ve aldatma...

Bunlardan birine dikkat edilmezse operasyon çökebiliyor.

Gara operasyonunda ise önce şu sorunun yanıtını bulmak gerekiyor:

Pençe Kartal-2 bir alan temizleme/kurtarma/süpürme operasyonu muydu yoksa özel olarak planlanmış bir rehine kurtarma operasyonu mu?

Günlerdir televizyonlarda tartışmalar bu sorunun etrafında dönüyor.

Aslında ilk gün özellikle Genelkurmay Başkanı Yaşar Güler’in verdiği bilgiler, gösterdiği ayrıntılı mağara krokisi, bunun uzun süredir planlanan bir rehine kurtarma operasyonu olduğunu ima ediyordu:

“Haftanin’de, Hakurk ve diğer bölgelerde yaptığımız faaliyetlerden sonra terör örgütü çok sıkıştı ve bütün ağırlıklarıyla Gara bölgesine yerleştiler. Kendilerinin burada çok emniyette ve rahat içinde olduklarını düşünürken işte bu 75 kilometreye 25 kilometrelik alanda bu faaliyeti icra ettik. Bunların yanında bir de 2015 yılından önceki ortamda kaçırılan personelimiz var. Bu vatandaşlarımızı da çok çeşitli mağaralarda saklayarak kaçırmaya çalıştılar. En sonunda istihbarat kurumlarımızdan aldığımız bilgiler, elde ettiğimiz bizim kendi özel çalışmalarımız, keşif unsurlarının çalışmaları sonucunda bunların Gara bölgesinde olabileceğine dair çok iyi kanıtlar bulduk ve bunların üzerinde de çalışmaya başladık. Bu alandaki araziye model araziler ve tesisler yaparak ilgili birliklerimiz bizzat üzerinde yoğun çalışmalar yaptılar.”

Cunhurbaşkanı Erdoğan da Rize’de yaptığı konuşmada “Kardeşlerimizi kurtaralım istedik... Gel gör ki başarısız olduk” demişti:

“O günden bugüne bu kardeşlerimizi nasıl bu terörist alçakların ellerinden kurtaracağız hep bunun hesabını yaptık. Çok uğraştık. En son bu operasyonların yapıldığı gece, artık bu operasyonları yapmak suretiyle bu kardeşlerimizi kurtaralım istedik. Gerek Savunma Bakanım, gerek Genelkurmay Başkanım, gerek MİT, gerek polis hep birlikte yapılan çalışmalar neticesinde adım atıldı ve ilk etapta, bütün inlerine gireceğiz demiştik ya 42 tane terörist bu esnada gebertildi. Bu sıra esnasında esirleri, bunlara mağarada en köşe noktaya sıkıştırarak, en son bunlardan bir tanesi ki Meclis’te biz bununla ilgili bir soruşturma önergesi vererek, bunun bütün detaylarını Meclis’te gündeme getireceğiz.”

Ama dün Trabzon’daki konuşmasında Cumhurbaşkanı, daha farklı konuştu, “Gara düştü, iş bitti” dedi.

Bölgeyi bilen askeri uzmanlar, Irak sınırından 40 kilometre içerideki bu sarp kayalık bölgenin düşmesinin ya da kontrolünün mümkün olmadığını, PKK için Gara gibi bölgede başka sığınılacak çok sayıda sarp kayalık, dağ ve mağara olduğunu anlatıyor. 

Zaten TSK da 13 kişinin naaşına ulaştıktan sonra operasyonu bitirdi.

Bu kafa karışıklığını dün TBMM’ye bilgi veren Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun açıklamaları da gidermedi.

İki bakanın önce Meclis’te grubu bulunan dört muhalefet partisi liderinden ikisini ziyaret etmesi ve ardından Meclis genel kuruluna bilgi vermesi Türkiye’nin mevcut demokrasi standartları düşünülünce şaşırtıcı ve doğru bir hamleydi.

Özellikle de operasyondan şehit haberleri gelir gelmez, iktidarın en üst düzey sözcülerinin ve medyasının CHP ve İYİ Parti’nin de aralarında bulunduğu bütün muhalefeti terör destekçiliğiyle, elinde kan olmakla suçlamasından sonra...

Hatta bir gün arayla muhalefetin terör destekçiliğinden, operasyonla ilgili askeri bilgi verilen muhataba dönüşümü şüphe uyandırıcı da bulunabilir.

Bakanların Meclis’e bilgi vermesi de yine mevsim normallerinin üzerinde şaşırtıcı bir demokrasi tecrübesi oldu.

Genelkurmay Başkanlığı brifinglerini andıran konuşmasında Akar, ‘daha önce hiç operasyon yapılmamış Gara’nın PKK’nın güvenli bölgesi haline geldiğini, son beş ayda özellikle bu bölgeye yoğunlaştıklarını, operasyonun kara desteği olmadan icra edildiğini, hedeflere yönelik ayrıntılı çalışmalar yapıldığını, harekatın alanının çapının 75 kilometreye 50 kilometrelik bir alan olduğu, tespit edilen 50 hedeften 48’inin hava kuvvetleri tarafından vurulduğunu, ardından özel kuvvetlerin alana indiğini, bu sırada biri binbaşı, biri yüzbaşı üç askerin şehit edildiğini anlattı. 

Bu anlatımdan bunun salt bir rehine kurtarma operasyonu olmadığı anlaşılıyor. 

Akar, “Bir çok mağaranın bulunduğu bu bölgede ateş gelen mağaraya yoğunlaşılmış, mağara girişlerinin demir kapılarla tahkim edildiği tespit edilmiştir” diyerek rehinelerin tutulduğu mağarada olanları anlatmaya başladı. Bu da özel olarak rehinelerin bulunduğu mağaranın önceden tespit edilmiş olmadığını düşündürüyor.

Mağaranın havadan çekilmiş fotoğrafını gösteren Akar, PKK’nın rehinelerin hava bombardımanında öldüğü iddiasına “Geometrik yapısı itibarıyla buraya herhangi bir şekilde hava kuvvetlerimizin bombasının ulaşması da pek mümkün değildir” diyerek cevap verdi.  

Daha sonra söylediklerini bizzat ağzından okuyalım:

“Gerekli keşif ve araştırmayı müteakip mağaranın diğer kapıları, iki kapısı daha bulundu. Güvenlik tedbirleri alınarak kapılar tahrip edilmeye çalışıldı, içeriye girebilmek bakımından. Bu esnada içeriden ateş ediliyordu. El bombası atılıyor ve buna karşı biz de askerlerimiz orada, özel kuvvet unsurlarımız gerekli karşılığı veriyorlardı, el bombasıyla. Ayrıca bölgede el bombası ve hafif silahlara karşılık olarak mağara girişinde sadece ve sadece göz yaşartıcı gazlar kullanılmıştır. Göz yaşartıcı gazlar. Bunun dışında herhangi bir şekilde herhangi bir silah, mühimmat kullanılması asla söz konusu değildir.”

Akar’ın konuşmasına göre “akşam saatlerine kadar bu çalışmalar sürdü, mağaranın içinde zorlukla ilerlendi, akşam saatlerinde ilk terörist teslim oldu, içeride 7 terörist ve 13 rehine olduğunu, hava operasyonun başladığı sabah saatlerinde mağara sorumlusunun 13 rehineyi başlarından vurarak öldürdüğünü” anlattı. 

Daha sonra teslim olan ikinci terörist de bu bilgiyi doğruladı. 4 gün mağara içinde ilerleme ve çatışmalar sürdü ve nihayet rehineler yakalanan teröristlerin söylediği gibi infaz edilmiş olarak bulundular.

Böyle bu operasyon dün Meclis’te İçişleri Bakanı Soylu’nun başka bir vesileyle söylediği gibi herhalde PKK’nın ahlakına, vicdanına, yani rehine öldürmeyeceğini güvenilerek yapılmadı. 

Ankara’nın ortasında otobüs durağına bir tonluk patlayıcı taşıyan araçla saldırmış, bunu yapan canlı bombasına da Doğa Yaşam adını takmış bir örgütten bahsediyoruz.

PKK’nın böyle bir operasyonda yenilmiş duruma düşmemek için bu infazı yapabileceği en başından hesaplanmış olmalıydı.

Yani Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun konuşmalarını dinleyince o soru hala geçerliliğini koruyor.

Peki, 5-6 yıl arası PKK’nın elinde olan bu 13 rehine asker ve polis neden bu askeri operasyonda canlı olarak bulunup ailelerine teslim edilemedi?

Bu Cumhurbaşkanının söylediği gibi başarısız olmuş bir rehine kurtarma operasyonu muydu, yoksa Gara bölgesinde alan hakimiyeti için yapılan bir operasyon muydu?

Gara bölgesini temizlemek için yapılan bir operasyonun içinde rehineleri kurtarmaya çalışmak baştan tehlikeli değil miydi?

5-6 yıldır bu rehinelerin daha önce yapıldığı gibi devlet dışı aktörlerin araya girmesiyle getirilmesi mümkün müydü? Şehit babasının dört yıl önce söylediği gibi buna yaklaşıldığı anlar oldu mu? Bunun için PKK’nın talebi neydi? Devlet buna kategorik olarak mı karşı çıktı yoksa, talepleri mi kabul edilemez mi buldu?  Ve tabii şimdi herkesin üzerlerine titrediği şehit aileleri, kayıp aileleriyken hükümetten yeterli ilgiyi gördü mü?

Cevapsız kalan bu sorulara dün de bir cevap alınamadı. 

İki bakanla görüşmesinden sonra buna benzer soruları tweet olarak atan CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu da tatmin edici bir cevap almamış gözüküyor.

Normal bir ülkede bu kadar cevapsız soru olursa, herkesi tatmin edecek cevaplar için Meclis’te bir komisyon kurulup konunun bütün muhatapları dinlenip, otopsi raporları incelenir ve kafalardaki bütün soru işaretleri giderilir.

Ama bu operasyon ve şehit haberlerinin duyulmasından hemen sonra parmakların muhalefete doğrultulması, bir şehit annesinin kongreye telefonla bağlanması bunun yapılmayacağını söylüyor.

Narsisizm psikolojide bir hastalık olarak kabul edilir, en tehlikeli belirtilerinden biri empati hissinin kaybıdır. 

Çünkü empati hissini kaybeden bir insan, artık her şeyi yapabilir

Sadece insanlar değil, devletler ve toplumlar da narsistleşebiliyor.

Büyük davalar, büyük ulvi amaçların yanında insanların hayatı önemsiz hale gelebiliyor.

Bir hafta sonra kimsenin adlarını hatırlamayacağı gencecik insanlar, ailelerinin yeri doldurulmayacak biricikleriydi. Büyük zorlukla yetiştirilmiş, devlete emanet edilmiş gençlerdi. 

5-6 yıldır ümitle süren bir bekleyişin, görüşme çabalarının  böyle bitmesi onlar için atlatılmayacak bir travma. Hep kafalarında başka bir şekilde mümkün müydü sorusu kalacak.

Beş yıldır oğlu kaçırılmış bir asker annesiyken hesap soran sesi duyulmayan ama bir şehit annesi olarak kongre salonuna canlı olarak bağlanan ağlayan sesini bütün Türkiye’nin duyduğu Ayşe Hanım’ın ve diğer ailelerin bu soruların cevabını almaya hakları var.