• 20.03.2021 11:54
  • (378)

 Aslında tam soru şu; ne oldu da aylarca reformdan bahsedildikten sonra ülke bir anda 90’lar retro partisi atmosferine girdi?

Sadece üç gün içinde olanlar son üç ayda söylenenleri yalanlamaya yetti.

İnsan Hakları Eylem Planı’nın açıklanmasının 15. gününde TBMM’de tek başına insan hakları komisyonu gibi çalışan, eski Mazlumder Başkanı HDP milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun milletvekilliği düşürüldü.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, HDP hakkında Anayasa Mahkemesi’nde kapatma davası açtı.

İnsan Hakları Eylem Planı’nın açıklanmasının 17. gününde de İnsan Hakları Eylem Planı hazırlıkları sırasında Adalet Bakanlığı’nın görüşlerini aldığı, Çözüm Süreci’nde devletin Akil İnsanlar Heyeti üyesine seçtiği İnsan Hakları Derneği başkanı Öztürk Türkdoğan Ankara’da gözaltına alındı, akşamında adli kontrol ile serbest bırakıldı.

İplerin daha da gerileceğinin son işareti dün Gezi Parkı’nın İBB’den alınıp Sultan Beyazıt Vakfı’na devredilmesi oldu.

(Not: Bu yazı yazıldıktan sonra yazıdaki otoriterleşmede gaza basıldığı tezini doğrulayan iki vahim adım daha atıldı. Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle Türkiye, İstanbul sözleşmesinden çekildi ve ekonomide güvenin son dayanağı olan Merkez Bankası başkanı Naci Ağbal görevden alındı.)

Bütün bu olayların tesadüfen üst üste gelmediği açık. 

Örneğin Gergerlioğlu ile ilgili milletvekilliği düşürme kararı o kadar hukuksuzca ve aceleyle alındı ki belki de dünya tarihinde ilk defa bir milletvekilinin milletvekilliği tweet RT’lemekten düşürülmüş oldu. 

Karar için gaza bastırıldığı anlaşılan Yargıtay dairesinin hakimlerinden biri bile 21 sayfalık karara 16 sayfa şerh düşmek zorunda kaldı. 

En trajiği de 10 ay hapis cezası kesinleşen Mazlumderci Ömer Faruk Gergerlioğlu’nu Meclis’ten çıkarma işinin kas gücüyle Meclis amiri yapılmış Televoleci eski futbolcuya düşmesi oldu.

HDP kapatma davası da o kadar hızlıca açılmış ki iddianamede hayatta olmayan Dengir Mir Mehmet Fırat, İbrahim Ayhan hakkında bile başsavcı beş yıl siyasi yasak istiyor.

Siyasi yasak istenen 687 kişi içinde Celal Doğan, Altan Tan, Leyla Zana gibi isimler, 2015’deki seçim hükümeti döneminde bakanlık yapmış iki HDP’li milletvekili, HDP kurulurken içinde yer almış eski eczacılar odası başkanı, çevreciler, hayvan severler, LGBT aktivistleri, vicdani retçiler var. 

Zaten 609 sayfalık iddianamenin ilk 581 sayfası bu 687 kişi hakkında UYAP’ta bulunan bütün davaların copy paste edilmesinden ibaret. Mesela ÖDP’li Hopa eski belediye başkanı Yılmaz Topaloğlu’na beş yıl siyasi yasak istenirken işlediği iddia edilen tek suç: “Kanuna aykırı toplantı ve yürüyüşte ihtara rağmen kendiliğinden dağılmamak.”

İddianamede en ağır suçlama cümlelerinde ise “neredeyse”, “bırakın” gibi hukuktan çok sitem dolu ifadeler kullanılmış:

“Terör örgütünü, terörü lanetlemeyi bırakın tek bir eleştiri cümlesi bile kurmayan veya kuramayan partinin...”

“Neredeyse yukarıda bahsedilen suçlardan adli sicil kaydı bulunmayanlara gerek genel merkez gerekse teşkilat kademelerinde görev verilmesinden imtina edilmiştir.”

Ama şu cümleye gelince ben bu tarzı bir yerden hatırlıyorum diyorsunuz: 

“Davalı HDP'nin, hiçbir milli meselede Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yanında yer almadığı, Türk devletinin ve milletinin karşısında yer alan kim varsa haklı olup olmadıklarına bakmaksızın ön kabulle onların safında yer almayı tercih ettiği…”

Bu tarzı tabii ki parti kapatma işinin üstadı Vural Savaş’ın iddianamelerinden hatırlıyoruz. 

(Yeni nesil belki hatırlamaz, şu tarz cümleleri kastediyorum: “Fazilet Partisi Genel Başkanı dahil tüm yöneticileri, milletvekilleri ve belediye başkanları adeta kandan başka bir şeyle beslenemeyen vampirler gibi...”)

Yeni başsavcı ile onursal başsavcı aynı hukuki geleneğin mensubu, aralarındaki tek fark yeni başsavcının, Vural Savaş’ın kapatma hayalleri kurduğu imam hatip okulundan mezun olması. Herhalde Vural Savaş HDP iddianamesini okusa bu önyargısından dolayı utanırdı.

Bu iddianame biraz değiştirilip, AK Parti hakkında da kapatma davasına da dönüştürülebilir. Çünkü iddianamede HDP-PKK ilişkisinin en somut delilleri çözüm sürecinde HDP’lilerin İmralı ziyaretlerindeki diyaloglarından bulunmuş. Meğerse HDP, İmralı’da Öcalan’ın talimatıyla kurulmuş! Başsavcının tek kaçırdığı nokta o görüşmeler yapılırken masada devlet görevlisinin de olduğu. HDP’ye paralel kurulan DBP’nin logosunu bile Öcalan İmralı’da devletin önünde HDP’lilere tarif etmişti. Ama dün Ahmet Türk’ün dediği gibi İmralı’ya HDP’liler yüzerek gitmediler. Kosteri kimin ayarladığı, HDP’nin kurulmasını sağlayan bu görüşmelere kimin izin verdiği bir paragraf olarak eklenip bu davadan AK Parti’ye doğru bir kapatma yolu açılabilir.

Ama iktidarın öyle bir endişesi pek yok. 

Bütün bu adımları atarken de oldukça rahat görünüyor.

Erdoğan’ın yıllarca ısrarla karşı çıktığı, eğer 2010’da dört AK Partili milletvekili yan çizmeseydi, referandum paketine girip, Yetmez ama Evetçiler sayesinde tarih olabilecek parti kapatmaya nasıl ikna olduğu üzerine en iyimser analiz bunun aslında bir becayiş olduğu.

İddia şu: Danıştay’ın Andımız kararı için “pimi çekilmiş bomba” diyen Bahçeli’ye, Erdoğan’ın onca lafından sonra Andımız’da geri atmamak için, MHP Kongre’sinden bir gün önce HDP kapatma davası, hayırlı olsun hediyesi olarak verildi.

Zaten Bahçeli de bir daha Andımız’dan bahsetmedi, böylece bomba da patlamadı. Andımız bombası işin komik tarafı, andı MHP’lilerden daha hararetle savunan bazı DEVA Partililerin elinde kaldı.

Hatta bu becayiş tezini ileri sürenler, AYM’den kapatma kararı çıkmasının 15 üyeden 10’nun oyuyla mümkün olduğunu, şu anki AYM’den böyle bir karar çıkmayacağını hatırlatıp, HDP’nin kapatılmayacağı ama hazine yardımı kesintisi ve siyasi yasaklarla cezalandırılacağını da ekliyorlar iddialarına.

Bu olan bitenler içindeki en iyimser analiz.

Böyleyse sadece yaşananlar ittifakı ve günü kurtarmaktan ibaret. 

Ama yine de iktidar ortaklarının birbirine parti kapatma hediyesi verecek rahatlığa nasıl ulaştığı gibi çetin bir soru önümüzde duruyor.

Bu sorunun cevabı dün Ankara’daki bir toplantıda gizli olabilir.

Aslında birkaç gün önce Reuters, ABD’nin araya girmesiyle AB’nin 25-26 Mart tarihlerindeki zirvesinde Türkiye’ye yönelik Doğu Akdeniz bağlamında bir yaptırım çıkmaması konusunda anlaşıldığını, Türkiye ile sorunların diplomatik yollarla çözülmesine karar verildiğini duyurmuştu.

Dün de Cumhurbaşkanı Erdoğan, Çengelköy'deki Vahdettin Köşkü'nde, Avrupa Birliği Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen ve AB Konseyi Başkanı Charles Michel ile video konferans görüşmesi yaptı. 

Görüşme yapılırken ülkenin en büyük üçüncü partisi hakkında kapatma davası iddianamesi AYM’nin önündeydi, ülkede her gün işlenen ağır insan hakları ihlallerini tek başına dillendiren bir insan hakları aktivisti olan milletvekili tutuklanmamak için çıkmadığı Meclis’teki odasında üçüncü gününü tamamlamıştı ve ülkenin en eski İnsan Hakları Derneği’nin başkanı da gözaltındaydı.

Fakat Türkiye’nin bu ağır şartları Avrupalı liderlerle olan görüşmeden güler yüzlerle çıkılmasını engellemedi. 

Avrupalı liderler duydukları derin kaygıları bildirip, Türkiye ile ilişkilerine devam ettiler. 

Yani bize yaşadıklarımızla derin bir çelişki içinde görünen son üç aydaki o tüm reform vaatleri, yeni Anayasa sözleri, İnsan Hakları Eylem Planları, ülke neredeyse bir Orta Asya cumhuriyetine dönüşürken edilmiş “kendimizi ve geleceğimizi Avrupa’da görüyoruz” açıklamaları ve tabii ki diplomaside ard arda atılan radikal geri adımlar işe yaramış olabilir.

Tam da maksat hasıl olmuş olabilir.

Türkiye, Batı’yla olan diplomatik sorunlarını çözme, sorun çıkarmamam karşılığında, mevcut durumu artık kabullenilmiş, idare edilecek, jeopolitik krizlerde elde tutulmaya çalışılacak ülke statüsünü elde etmiş gözüküyor.

İktidar çok istediği bu ruhsatı almış gibi. 

Aynı anda hem parti kongrelerinde Rabia yemini ettirip, hem de Türkiye’ye sığınmış Müslüman Kardeşlerin televizyonlarını Sisi’ye karşı sert yayınlar yapmama konusunda uyarabilen ve bunu yaparken de “kahrın da hoş, lütfun da hoş” diyen seçmenlerinden herhangi bir tepki almayacağını bilen iktidarın eli çok rahat.
 
Aynı anda hem dış güçlere karşı çıkan iktidar olup, hem de daha bir sene önce 33 askerini öldürmüş Putin’e katil denmesinden rahatsızlığını açıkça bildirmek, Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslümanlık iddiasında bulunurken Kanada, Hollanda kadar olamayıp, Uygur zulmüne hala tek kelime etmemek de ümmetin gür sesi olarak görünmeye engel olmuyor. 

O yüzden iktidarın her türlü dış politik müzakerede içeride bunu kamuoyuma nasıl anlatırım gibi bir derdi yok. 

Dışarıda bu rahatlıkla dış politikada atılan geri adımlarla kurulan güven ilişkileri sayesinde içeride seçime doğru otoriterleşmede gaza daha fazla basılacağı görülüyor.

Yani Batı’da demokrasiye doğru değişimin Türkiye’de de demokrasiye doğru değişimi getireceği tezi o kadar geçerli olmayabilir.

Türkiye, artık böyle kabul edilen ve en azından dış politikada sorun çıkartmaması istenen bir ülke. 

Sadece iktidarını koruma dürtüsüyle hareket eden mevcut iktidarın net bir otoriterleşme projesi var. 

Ama muhalefetin bu netlikte bir demokratikleşme projesi ve güçlü iradesi görülmüyor. Kafalar karışık, önyargılar, eski devletçi, resmi ideoloji refleksleri hala çok baskın. 

Muhalefet kitlesinin önemli bir kısmı yarın okullarda bütün çocuklara zorla Andımız okutulunca derin bir oh çekecek siyasi konfor düzeyinde yaşıyor hala. Türkiye’nin şartları herkese eşit değmiyor.

Ama bundan sonra gün geçtikçe sertleşecek bir devletle baş başayız.

Dünyanın bu kadar sorunu varken, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ayaklarının altından her gün biraz daha hukuk ve demokrasi halısının çekilmesi kimsenin o kadar da umurunda değil.

Demokrasiyi de ancak bu toplumun kendisi kurtarabilir.

Tabii ki kurtarmak istiyorsa...