• 18.05.2021 06:29
  • (204)

B’Tselem, 1989 yılında İsrailli milletvekilleri, akademisyenler, avukatlar, doktorlar tarafından kurulmuş bir insan hakları örgütü. Adı, Eski Ahit’teki “Bütün insanlar Tanrı suretinde yaratılmıştır” (b'tselem elohim) ayetinden geliyor. 

32 yıllık tarihleri boyunca “vatan hainliği” suçlamalarına aldırış etmeden, isimlerinin hakkını vererek,  Batı Şeria ve Gazze’de İsrail’in insan hakları ihlallerini raporlamayı sürdürmüşler. B’Tselem’in başında Yahudi Soykırımı’ndan kaçıp İsrail’e yerleşmiş Polonyalı bir aileden gelen LGBT ve insan hakları aktivisiti Hagai El-Ad var. 

En son Ocak ayında yayınladıkları İsrail’in Filistin bölgelerindeki insan hakları ihlalleri raporunda, İsrail’e “apartheid rejim” dediler: 

 “İsrail egemenlik sürdüğü tüm bölgelerde (Yeşil Hat, Batı Şeria, Doğu Kudüs, Gazze Şeridi) bir halkın (Yahudi) başka bir halka (Filistinliler) üstünlüğü esasına göre hareket ediyor. İsrail rejimi bir apartheid rejimidir ve bir gün ila bir gece arasında kurulmamıştır. Bilakis zamanla kurumsallaşan bir yapıdır.”

Bu ağır suçlamayı raporda da bırakmadılar. 

Kudüs’te başlayan olaylar sonrası İsrail Gazze’ye saldırıp, Hamas roketleri İsrail şehirlerini vururken Haaretz gazetesine ilan verip bir kez de orada İsrail’e “apartheid rejim” dediler.

Netanyahu’nun oğlu, sağ siyasetçiler onlara içinde “ihanet”, “Hamasçılık”, “terörizm”, “anti-semitizm” geçen kelimelerle saldırıyor. 

Ama ne Hagai El-Ad tutuklandı ne de  B’Tselem ve onların ilanlarını yayınlayan Haaretz kapatıldı. 

Çünkü İsrail Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze’deki Filistinlilere karşı apartheid bir rejimken, aralarında Filistinlilerin de olduğu kendi vatandaşlarına karşı hala bölge standartlarının çok üstünde ileri bir demokrasi.

Hatta başbakanken yolsuzluk soruşturmalarından mahkeme önüne çıkartılmış Netanyahu ve ona destek veren İsrail aşırı sağı Kudüs’te gerilimi tırmandırmasaydı muhtemelen bugün İsrail’i içinde koalisyon pazarlıklarında kilit konuma yükselen Arap partilerinin de olduğu bir koalisyon hükümeti yönetiyor olacaktı.

İsrail’in içeriye ileri demokrasi, dışarıya apartheid rejimi şizofrenik hali sadece Filistinlilere hayatı zindan etmiyor, aynı zamanda bölgedeki bütün demokrasi ve insan hakları söylemini de zehirliyor, otoriter rejimlere benzin oluyor. 

Bu da ortaya bambaşka çelişkiler, çifte standartlar çıkarıyor. 

İsrail’in Gazze’ye yönelik gaddarca saldırılarına karşı dünyadaki en büyük gösterilerden biri önceki gün Londra’da yapıldı. Aralarında İşçi Partisi’nin eski lideri James Corbyn’in de olduğu 100 bin kişi Londra’daki İsrail Büyükelçiliği’ne yürüdü. 

Gösteriden kameralara takılan bir fotoğraf ise tartışmalara neden oldu. 

Bazı Filistin orijinli göstericiler yürüyüşe Saddam fotoğrafı basılmış tshirtlerle katılmışlardı.

İsrail’in Gazze’deki katliamlarını, Enfal ve Halepçe katliamlarının faili Saddam tshirüyle kınamak dışarıdan bakanlara garabet gibi görünse de Filistinliler için pek öyle değil.

Çünkü Saddam bütün iktidarı boyunca Filistin davasının güçlü bir savunucusu oldu. 

Körfez Savaşı’nda ülkesi saldırı altındayken kameraların önüne kendisine desteğe gelen Arafat’la kucaklaşırken çıkmıştı.

2003’te ülkesi işgal edilirken televizyonlara çıkıp bunun arkasında İsrail’in ve Siyonistlerin olduğunu anlattı. 

Hatta mahkemede hakkındaki idam kararını okuyan hakime, “İsrail’in köpeği”, “İsrail’e attığım roketler mi seni rahatsız etti” diye defalarca bağırdı. 

Hala Batı Şeria’da üzerinde fotoğrafı olan bir anıtın da olduğu bir caddenin adı Saddam. 

Ne tuhaftır ki Saddam’ın baş düşmanı İran da İran-Irak savaşı sırasında Saddam’ı  ABD ve İsrail’in adamı olmakla suçluyordu.  

Geçen aylarda Londra merkezli Suudi Arabistan’a yakın Şarkul Avsat gazetesinin yayınladığı, 2005’e kadar Suriye’nin iki numaraları adamı olan Haddam’ın hatıralarında ilk kez ortaya çıkan 1990’da Saddam ve Rafsancani arasında Arafat’ın postacısı olduğu mektuplaşmalarda, savaşan iki lider birbirine “Bizim savaşımız İsrail’e yarıyor, Filistinliler için birleşmeliyiz” diyerek barış mesajları göndermişlerdi.

Filistin’in bir dava ve bahane olarak bölgedeki ülkeler ve otoriter rejimler tarafından kullanılmasının tarihi ise çok daha eski. 

1948 Arap-İsrail savaşında, Arap ordusunun ağır bir hezimete uğramasından sonra 23 Temmuz 1952'de Mısır Ordusu'ndan subayların Kral Faruk yönetimini devirip yönetime el koyma gerekçelerinin başında Filistin’in kurtuluşu geliyordu.

Darbeyle iktidara gelen Nasır’ın Arapları kendisine hayran bırakan en kararlı sloganlarından biri de “Üç Hayır”dı: “İsrail’le barışa hayır, İsrail’i tanımaya hayır, İsrail’le müzakereye hayır”.

Nasır’ın Filistin davasına inancı sadece hamaset düzeyinde de kalmadı, 1967’de Arap ordularıyla Filistin için İsrail’le savaştı. Savaşın sonunda Kudüs tamamen İsrail’in oldu.

1969’da Libya’da genç albay Kaddafi, Kral es-Senusi’yi devirdiğinde darbenin gerekçe listesinin en üst sıralarında Kudüs’ün düştüğü 1967 savaşının intikamını almak ve Filistin’i kurtarmak yer alıyordu. 

Kaddafi de devr-i iktidarında Filistin davasının en güçlü savunucularından biri oldu. 

Hatta 2011’de Bin Ali ve Hüsnü Mübarek devrildikten sonra, Arap Baharı için Filistinlileri İsrail sınırlarında toplanmaya çağırıyordu. 

Ülkesindeki protestoculara “karafatmalar” diye hakaret ederken, kendisine yönelik saldırıların arkasında da İsrail’in olduğunu söylüyordu. 

Beşar Esad da 10 yıllık Suriye iç savaşı sırasında her açıklamasında ülkede olan biten her şeyin arkasında İsrail’in olduğunu iddia etti, kendisine karşı ayaklanma ve savaşın amacının Suriye’nin Filistin’e desteğini kesmek olduğunu söyledi. 

Bölgede İsrail’den daha fazla Müslüman kanı akıtmış İran rejimi, kurulduğu andan itibaren kendisini Filistin davasının hadimi, Siyonistlerin baş düşmanı olarak gördü. Kasım Süleymani’nin başında olduğu ordunun adı o yüzden Kudüs Ordusu. Rejimin içeride en tutan söylemi hala İsrail’le mücadele ve Filistin davasına destek. 

O yüzden aralarında Humeyni’nin eski başbakanlarının dahi olduğu muhaliflere yöneltilen en büyük suçlama İsrail’in adamı olmak. 

Filistin davasının iç politikadaki bu işlevsel kullanımının son örneğini  bugünlerde Sisi’nin Mısır’ı veriyor.

2013’de Suudi Arabistan ve BAE destekli olduğu artık açık olan bir darbeyle işbaşına gelen ve Körfez parasıyla iktidarını sürdüren Sisi, İsrail’in son Kudüs ve Gazze saldırıları karşısında şaşırtıcı bir tavır aldı.

Mısır’la Gazze’yi birleştiren Refah Sınır Kapısı açıldı. Sisi resimli yardım kamyonları Gazze’ye girdi, Mısır Sağlık Bakanlığı’nın ambulansları Gazze’den yaralıları Mısır’a taşıdı. Sisi rejimine yakın medyada İsrail’e karşı sert bir dil kullanılıyor. Sisi’nin emrindeki El Ezher imamları Kahire’deki Cuma Hutbelerinde İsrail’e ve ona ses çıkarmayan diğer Müslüman liderlere ateş püskürüyor. 

Mısır’ın Körfez cephesinden bu olayda ayrılmasının güçlü dış politika gerekçeleri var. 

(Bunun iyi bir analizi için Deniz Baran’ın yazısı okunabilir. https://serbestiyet.com/haberler/analiz-misir-filistin-krizinde-suudi-arabistan-ve-bae-ile-neden-ters-dustu-59833/)

Ama herhalde bu tavrın arkasında içeride eli sopalı büyük bir yoksulluk ve yolsuzluk rejimi kurmuş Sisi’nin halkın gönlünü bir nebze olsun kazanma arzusu da var.

BAE, Bahreyn, Umman, Sudan, Suudi Arabistan’ın kamuoyunun ne dediğini dikkate almasına gerek yok. Ama Mısır öyle değil. 

Darbeci eli kanlı bir yönetim işbaşında olsa da 90 milyon nüfuslu Mısır’da kamuoyu diye tümden rızası kaybedilmemesi gereken bir kitle var. 

Ve Filistin davasına sahip çıkmak Müslüman vicdanlarında haklı olarak karşılık buluyor. 

İsrail’in Filistinlilere gaddarlığı bambaşka gaddarlıklara da meşruiyet sağlıyor.

Üstün silahlarla şehirleri bombalayıp çocukları öldürmek biçimindeki gaddarlık karşısında başka gaddarlıklar hükümsüz kalıyor. 

Buna karşı çıkmak, daha başka gaddarlıklarla malul yönetimlere ahlaki meşruiyet kaynağı oluyor.

O rejimlerin destekçileri bir çeşit plasebo etkisiyle İsrail’e karşı çıkarak, kendilerini iyi hissediyorlar. Kendi ülkelerindeki rejimlerin günahlarından kaçıyor, onların o kadar da büyük günahlar olmadıklarını düşünmeye başlıyor, en azından böyle bir gaddarlığa karşı çıkan bir yönetimi destekliyor olmak ahlaken duruşlarını meşrulaştırmalarına yarıyor.

Batılı ülkelerin İsrail’in rutinleşen gaddarlıkları karşısındaki geleneksel çifte standartlı tutumları, demokrasi ve insan hakları gibi değerlerin aslında zaten olmadığı hissine neden oluyor. Bu değerlerin birer manivela, oyuncak, silah olduğu argümanını güçlendiriyor. Bu da ayrıca başka gaddarlıkların, hukuksuzlukların meşruiyetinde kullanılıyor. 

Yani İran rejimi, Kaddafi, Esad ailesi ve Saddam gerçekten de devr-i iktidarlarında İsrail’e karşı çıktılar, Filistinlilere destek verdiler. Filistinli örgütlerin silahları bu ülkelerden geldi, Filistin davasının hep güçlü savunucuları oldular. 

Ama aynı zamanda Filistin davasını, kendi ülkelerinde başka günahların üzerini örtmek için kullandılar, kitlelerin rızasını böyle elde tutmaya çalıştılar. 

Günün sonunda hem Filistinliler zayıf ve sahipsiz kaldı, hem de İslam dünyasında halk, sivil toplum kendi iktidarları karşısında zayıf düştü. 

O yüzden Körfez ülkelerinden başlayan yeni bir dalgayla otoriter rejimler Netanyahu gibi birinin yönetimindeki İsrail ile dost olmaya başlayınca halkın ne dediği kimsenin umurunda olmadı.

Belki de bir apartheid rejimine dönen İsrail dışında, Filistin davasının bir bahane olarak kullanılmasına da karşı durmak gerekir.