• 26.05.2021 06:44
  • (166)

16 Mart 1996 Cumartesi günü Kıbrıs gazetelerinin manşetlerinde tuhaf bir olay vardır:

“Son dakika… St. Barnabas’a silahlı baskın. Maskeli ve silahlı kişiler, ikon müzesindeki üç nöbetçiyi saf dışı edip bir odaya kilitledi. Trilyonlarca liralık ikonaların korunduğu tarihi müzeden nelerin çalındığı bilinmiyor. İkon müzesi dışında bulunan St. Barnabas’ın mezarı kazıldı. 12 basamak aşağıya inildi. Bu sabahın erken saatlerinde kadar hiçbir resmi makam açıklama yapmadı.”

Haberde basıldığı söylenen yer, St. Barnabas, Gazimağusa’da ikona müzesi olan beşinci yüzyıldan kalma Saint Barnabas Manastırı’dır.

Kıbrıslı bir Yahudi olan Barnabas, Kudüs’e gidip Hz. İsa ile tanıştıktan sonra Hristiyan olmuş, tekrar Kıbrıs’a dönerek Hristiyanlığı yaymaya çalışırken de öldürülüp, cesedi bir mağaraya ya da bataklığa atılmıştır.

Beşinci yüzyılda cesedinin üzerinde İncil’den parçalarla bulunduğuna inanılıp, buraya mezarı ve üzerine de bu Manastır inşa edilir.

Konuyla ilgili olanların bildiği üzere Barnabas, İslam dünyasında da tanınmış bir azizdir. Çünkü Barnabas’ın cesediyle bulunan İncil’in tahrif edilmemiş, orijinal İncil olduğuna inanılır, o İncil’de Hz. İsa’nın ağzından “Ben, Allah’ın resulünün yolunu hazırlamak için geldim. Bu Resul, sizden birkaç yıl sonra, İncil tahrif edilip hakiki inananların 30 kişi kadar kalacağı bir zamanda gelecektir. O zaman, Cenab-ı Hak, elçisini gönderecektir. Onun başının üzerinde beyaz bir bulut bulunur. O, putları kırar. Onun sayesinde, insanlar Allah’ı tanır ve ben de hakiki olarak tanınırım. O resul güneyden gelecektir. O resulün adı Ahmeddir” yazdığı iddia edilir.

Peki, sergilenen ikonalar ve Barnabas’ın mezarı dışında içinde bir şey olmayan 15 asırlık bir manastır neden silahlı insanlar tarafından basılmıştır?

Aslında silahlı baskın, haberlerden iki gün önce 14 Mart 1996 günü yaşanmıştır.

“Baskını yapanlar 12-15 kişidir ve 4 sivil araçla gelmişlerdir. İkisi beyaz Renault Toros, biri kırmızı Isuzu Jeep, ötekisi Vitara markadır.

Baskın 19:00’dan saat 23:00’e kadar tam dört saat sürmüştür. Kilit altında tutulan bekçiler saat 23:00’te serbest bırakılmışlardır. Baskın olayı polise ve ilgililere ertesi gün sabah 9:00’da bildirilmiştir.”

Kıbrıs küçük bir ada olmasına rağmen günlerce KKTC hükümetinden, adadaki Türk Güvenlik Kuvvetleri’nden açıklama yapılmaz.

KKTC, Güney Kıbrıs ve Türkiye’de gazeteler gizemli baskınla ilgili iddialar yayınlanmaya başlar.

Gazetelerin bir kısmı bunun nebbaşlık olduğunu, bazıları mafya baskını olduğunu yazar.

Nihayet KKTC hükümetinden açıklama beş gün sonra gelir.

Başbakan Hakkı Altun, bunun bir baskın değil, “askeri operasyon” olduğunu açıklar.

Açıklamaya göre “Güvenlik güçlerinin aldığı ciddi bir ihbara dayanan St. Barnabas operasyonu, alınan ihbarın doğruluğunun saptanması için gerçekleşmiştir.”

İhbara göre St. Barnabas Manastırı’na silahlar gömülmüştür.

Fakat bu operasyonun neden akşam vakti, bu kadar ağır silahlarla, bekçileri bir odaya kapatarak yapıldığı, neden günlerce açıklama yapılmadığı soruları cevapsız kalır.

Olayın üzerine en çok muhalif CTP’nin gazetesi Yenidüzen gider.

En dikkat çekici yazıları gazetenin tecrübeli yazarlarından biri yazar: Kutlu Adalı.

60 yaşındaki Adalı, gazetecilik ve yazarlık dışında eski bir devlet görevlisidir.

1961-1972 yılları arasında Rauf Denktaş’ın özel sekreterliğini yapmıştır.

Ama birleşik Kıbrıs fikrini savunan Adalı, Denktaş’la 1972 sonrası zaman zaman görüş ayrılıkları yaşar. Direnişçilerin Bayrak radyosunda çalışmak istemediği için kısa süreyle hapse atılır.

Sonra Bayrak Radyosu’nda çalışmaya başlar. Kıbrıs Harekatı sırasında da Bayrak Radyosu’ndadır.

Harekatın ardından yine kritik bir görev olan Nüfus Kayıt Dairesi Kimlik Kartları Bölüm Başkanlığı görevine getirilir. 1979’a kadar bu görevi yaptıktan sonra 1986’ya kadar da KKTC Turizm Bürosu Danışmanlığı görevini ifa eder.

Girne Ordusu’nda görev yapmış eşi İlkay Adalı ile birlikte direnişteki hizmetlerinden dolayı madalya alırlar.

İlkay Adalı, eşinin ölümünden sonra bulduğu bir evrakla Kutlu Adalı’nın, 1975 yılında Kıbrıslı muhaliflerin Kıbrıs’ta Türkiye’nin derin devlet yapılanması olarak gördüğü Sivil Savunma Örgütü’ne katıldığını öğrenir.

Kutlu Adalı, 50 yaşında 1987’de memurluktan erken emekli edilir.

Adalı, memurluk görevlerindeyken de gazetelerde Kerem Atlı adıyla yazılar yazar. 1981’den sonra ise kendi adıyla yazılar yazmaya devam eder. 1989 yılından itibaren ise Yenidüzen Gazetesi’nin yazarı olmuştur.

Yazılarında Kıbrıs’ta çözümü, Türkiye’nin KKTC’nin iç işlerine müdahalelerini ve Kıbrıs’taki Sivil Savunma gibi yapıları ve karanlık ilişkileri eleştirir.

Ama 1996 yılında St. Barnabas baskını üzerine yazdığı yazılara kadar başına pek bir şey gelmez.

Adalı, Barnabas Baskını ile ilgili ilk yazısını henüz KKTC Başbakan’ı bunun “askeri operasyon” olduğunu açıklamadan önce yazar.

17 Mart 1996 tarihinde Yenidüzen Gazetesi’nde yazdığı yazıda “hırsızların arabalarının renkleri ve plakalarının kaydedildiğini ve plakaların, iki Sivil Savunma Örgütü mensubuna ait olduğunun saptandığını” yazmıştır.

Makalenin ardından Yenidüzen Gazetesi’nin baş editörüne Sivil Savunma Örgütü’nden telefon gelir. Adalı ailesine tehdit içeren, o günlerde örgütün başındaki, telefonun açtırılmasını isteyen general Galip Mendi’ye göre ise iyi karşılanan bir telefon görüşmesidir bu.

Ama Adalı yazılarına devam eder. 23 Mart 1996 günü “Başbakana düşen” başlıklı bir yazı daha yayınlar. Başbakanlığın “askeri operasyon” açıklamasından sonradır yazı.

Yukarıda da tırnak içindeki bilgilerin alındığı bu yazı Adalı ailesine göre Kutlu Adalı’nın öldürülmesine neden olan yazıdır.

Adalı yazısında baskının ne için yapıldığıyla ilgili Kıbrıs’ta konuşulan bir iddiayı yazar:

“Polis susunca, Güvenlik Kuvvetleri konuşmayınca, hükümet ağzını kapatınca yalnız gazeteler ve halk konuşur. Halkın ağzı torba değil ki büzelim. Herkes kendine göre bir şey söylemeye başlar. Derler ki 20 Temmuz, 1974 Harekatı’nda bir binbaşı Rumların evinden, kilisesinden, bankasından, kuyumcusundan ganimet olarak toplanan altın, gümüş, elmas, pırlanta gibi mücevherleri St. Barnabas’ın mezarının olduğu mağaraya gömdürmüş. Savaş bitince gelip almayı amaçlamış. Bu arada generalliğe yükselip emekli olmuş. Aradan 21 yıl geçtikten sonra Kıbrıs’ta bulunan güvendiği kişilere durumu anlatmış ve bu silahlı baskın operasyonunu gerçekleştirmişler… Mücevherleri alıp aynı gece uçakla Türkiye’ye kaçmışlar.”

Adalı yazısını şöyle bitirir:

“Bu olay karşısında Başbakan olarak Hakkı Atun’a düşen görev şu olmalıydı: Devleti, hükümeti, yasaları hiçe sayarak girişilen bu operasyonu protesto etmek için ertesi gün uçağa atlamalı, Ankara’ya giderek TC Başbakanı, Genelkurmay Başkanını, gerekirse Cumhurbaşkanı’nı görmeliydi. Rezillik örtbas edilemez. Onlara böyle devletçilik, böyle hükümetçilik olmaz demeliydi. Siyasal parti liderlerine bu operasyonun KKTC’ye verdiği maddi ve manevi, uluslar arası zararlar anlatılmalıydı. KKTC eğer bir devletse ve onunla gurur duyuluyorsa, sen de Hakkı Atun olarak hükümetin başı isen, ülkende olup bitenleri, yasaları, makamları, yetkilileri, çiğneyenleri, kendilerini yasaların üstünde görenleri, bu ülkede her şeyi sorumsuzca yapabileceklerini sananları şikayet ve protesto etme hakkına sahipsin demektir. Bu senin başbakan olarak görevindir. KKTC’yi rezil etmeye kimsenin hakkı yoktur. Devleti küçük düşürenler şikayet edilmeli, cezalandırılmaları istenmelidir. Böyle açıklamalarla rezillik örtbas edilemez!”

(Yazının tamamını okumak için

https://bianet.org/bianet/bianet/3237-olume-goturen-makale )

4 Haziran 1996’da Adalı, eleştiri dozunu artırır, bu olay bağlamında Türkiye ile KKTC arasındaki Anavatan-yavru vatan politikasını sert biçimde eleştiren yeni bir yazı yazar.

Denktaş’la birlikte çalışmış, devletin içinde de bulunmuş bir ismin bu eleştirileri yapması önemlidir.

O yüzden onun yazdıkları daha fazla dikkat çeker.

Ve 6 Haziran 1996 gecesi…

İlkay Adalı, kızının doğum günü için İstanbul’dadır. Kutlu Adalı, maddi sorunlar nedeniyle gidememiştir.

23.15 sularında yaptıkları son telefon konuşmasından Adalı eşine, “onların” kendisini tehdit ettiklerini söylemiştir.

Adalı’nın Lefkoşe’de yaşadığı evin sokağında 22.30 civarında sokak lambaları aniden kesilir. Etraf karanlığa gömülür.

Ve silah sesleri duyulur.

60 yaşındaki Kutlu Adalı, sol şakak ve sol omzundaki iki kurşun yarası ile olay yerinde ölür.

Komşuları “Kutlu Adalı, vurulduğu sırada katillerine yaşamı için yalvardığını duyduklarını” anlatır.

Yine komşuların duyumlarına göre bir adam Adalı’ya “ölmeyi hak ettiğini” söylemiş, “sokak lambaları cinayetin ardından kısa bir süre sonra yeniden yanmış, olay yerine iki askeri araç gelip, çevre sakinlerini silah kullanarak evlerine girmeye zorlamıştır.”

Cinayeti kimin işlediğiyle ilgili ilk iddia iktidara yakın Kıbrıs Gazetesi’nde çıkar.

Gazete 8 Temmuz 1996 günkü sayısında “kendilerine Türk İntikam Tugayı adını veren grubun, Kutlu Adalı cinayetini üstlendiğini” duyurur.

Bu arada İlkay Adalı’ya bir kadından ihbar telefonu gelir. Kadın cinayeti Sivil Savunma Örgütü’ne mensup Hüseyin Demirci adlı bir kişinin işlediğini, TSK’da albay olan Orhan adlı kişinin de cinayet talimatını verdiğini iddia etmektedir.

Polis sık sık benzer ihbarlar yaptığı gerekçesiyle kadını güvenilir bulmaz ama Demirci sorgulanır. O akşam Lefkoşe dışında iki polis şefiyle yemekte olduğu tespit edilir.

Daha sonra adının Orhan Ceylan olduğu ortaya çıkan albayın olayla ilgisi tespit edilemez.

Daha sonra Milliyet Gazetesi’nde çıkan bir habere göre, milliyetçi Ulusal Düşünce Derneği’nden Timur Ali adlı bir şahıs, Milliyetçi Birlik Gazetesi’nde “Kutlu Adalı, dernek tarafından bir köpekmiş gibi yok edilmelidir” diye bir yazı yazmıştır. Bu mahlası kullandığı iddia edilen bir kişi sorgulanır ama o da böyle bir yazıyı yazdığını reddeder.

Adalı Ailesi, cinayetin soruşturulması için Denktaş ile görüşür, yardım ister. Denktaş, Adalı’ya şehit statüsü verilmesini teklif eder. Ama nedense hükümet bunu yerine getirmez. Ama Adalı’nın yaşadığı sokağa adı verilir.

Cinayetten bir ay sonra Galip Mendi, Sivil Savunma Teşkilat Başkanlığı görevinden ayrılarak Ankara’ya döner.

Bu arada Türkiye’de 3 Kasım’da Susurluk Kazası olur.

İlkay Adalı, kendisine gelen bir ihbar üzerine Susurluk’tan sonra adı ortaya çıkan Abdullah Çatlı’nın, Mehmet Özbay kimliğiyle Kutlu Adalı cinayeti öncesi KKTC’ye geldiğini öğrenir.

Ama bu iddiadan bir sonuç çıkmaz.

Adalı’dan çıkarılan kurşunların Çatlı’nın silahından çıkmadığı tespit edilir.

Cinayetle ilgili onlarca kişi sorgulanır ama küçük adada tanınmış bir gazeteciyi öldüren katiller bulunamaz.

Polis soruşturması, “cinayetin failini/faillerini tespit etmenin mümkün olmadığı” raporuyla biter.

Olaya bakan savcı da bütün ifadeleri aldıktan sonra Ekim 1998’de soruşturmayı “Faillerin teşhis edilemedi” diyerek kapatır.

Ama İlkay Adalı, bir dedektif gibi yıllarca iz sürer. Eşinden çıkarılan iki kurşunun hala Ankara Adli Tıp’ta incelendiğini ortaya çıkarır.

Ama mücadelesinden bir sonuç alamaz.

Bunun üzerine AİHM’de Türkiye’ye karşı bir dava açar.

AİHM 2005 yılında verdiği kararda Adalı’nın “devlet tarafından ve gazeteci kimliği yüzünden öldürüldüğü” tezlerini doğrulayan delillerin olmadığına hükmeder.

Ama cinayetin yeterli ve etkin biçimde soruşturulmadığına karar verir.

Türkiye, İlkay Adalı’ya 75 bin dolar tazminat ödemeye mahkum edilir.

https://www.kararara.com/aihm/turkce3/aihm11798.htm

Ergenekon davaları sırasında Kocaeli’nde görevli olan Korgeneral Galip Mendi, davanın emekli orgeneral sanıklarını cezaevinde ziyaret etmesi sonrası cinayet dosyası tekrar gündeme gelir ama bu davalar operasyonel olarak kullanılınca iddiaların altı doldurulmaz.

Mendi, 15 Temmuz darbesinde darbeciler tarafından tutuklanan orgeneraller arasında yer alır, daha sonra da Jandarma Genel Komutanı yapılır.

İşte Sedat Peker’in Dubai’de çektiği videoya kadar Kutlu Adalı cinayetiyle ilgili bilgiler bu kadardı.

Peker, pek çok konuda iddiada bulunuyor. Ama herhalde en başta ciddiye alınması gereken iddiaları kendisinin de bizzat içinde olduğu olaylarla ilgili itirafları.

O yüzden Kutlu Adalı cinayeti, şu ana kadarki en ciddi iddiasıydı.

Şöyle dedi:

“1996’da Kutlu Adalı’nın cinayetine değineceğiz dedik, söz namus. Belki bunu anlattığımda biraz şey olacaksınız, bizim devletimizle hiç bir alakası yok. Biz o zaman Korkut Eken, Mehmet Ağar hep beraberiz. Korkut abinin odası Mehmet Ağar’ın odasının yanında. Çok iyi dinleyin burayı. Çok iyi. Genciz, vatanseveriz, işte şu PKK’ya yardım ediyor ama genelde bana işadamlarını yönlendiriyorlar, faili meçhullerden ziyade. Bana dedi ki “Kıbrıs’ta bir adam var”, “Evet abi” dedim. “Bu” dedi “Kıbrıs’ı Rumlara satmak istiyor.” Çocuğuz, genciz zaten. Bizi bir doldur boşalt, bir doldur boşalt. “Bana iki tane profesyonel” dedi. “Abi ben öz kardeşimi vereceğim sana” dedim, “öz kardeşimi”. Evet. Atilla Peker’i dedim. Çok iyidir dedim bu işte, uzmandır. Sokaklardan yetişmiş. THY uçak biletleri harddisklerini atmıyor. Bir arkadaşımdan öğrenmiştim. Tüm harddiskler geçmişten bu yana tüm bilet satışlarının olduğunu öğrenmiştim. Biletlerden bakabilirler. Korkut Eken, Atilla Yıldırım, bu cinayetten ne kadar öce gittiler. Ancak. Allah’a yemin olsun, yüce Allah o insanın kanını bize nasip etmedi. Adam namuslu adam, bugünleri görmüş adam bunun için çalışmış. Rumlara ülkeyi satacağı yok adamın. Hep böyle yapıyorlar, vatanseverlik, milleti coşturuyorlar, herkesi birbirine sokuyorlar. Allah’a yemin olsun aradan zaman geçti. Döndüler üç dört gün sonra. Denk gelinemedi. Korkut abiyle konuştuk. Dedi “Tekrardan gideceğiz.” Sonra orada bunlara bağlı olan başka bir ekip öldürmüş. Karşılaştık Korkut abiyle. “Abi” dedim. “Halloldu o iş” dedi. Atilla Peker, kanser ameliyatı oldu, evde yatıyor. Namuslu adamdır o, benim biraderim korkmaz. Doğruyu anlatır. Hem ben öldürsek öldürdük derdim. Çünkü zaman aşımına girdi, hiçbir hukuki kaidesi yok. Bir şeyden korktuğum için değil. Ancak Allah’a yemin olsun, Kuran’a yemin olsun böyle oldu. Orada bir yeri soymuşlar, onla ilgili çalışma yapıyor. Kumar şeyinin, uyuşturucu şeyinin gitgide Kıbrıs’ı ele geçirdiğini… bununla ilgili çalışma yapıyor, “Kıbrıs’ı Rumlar’a sattı.” Adam Denktaş’la zaten mücadele arkadaşı. Sonra fikirleri biraz farklılaşıyor. Hep devlet için yapıyor, hep devlet için. Kadıncağızın mücadelesini, eşinin ben hep uzaktan izledim. Avrupalara müracaatlar etti, onu etti, bunu etti. Şimdi diyecekler ki niye anlatmadın? Neyi anlatayım? Sen gördüğün her şeyi anlatıyor musun? Hepimiz birbirimizin aynısıyız. Şimdi anlatacağım, daha neler yaşayacağız.”

Adalı cinayetinde bugüne kadar Çatlı’nın adı geçmişti ama Korkut Eken’in adı geçmemişti.

Eken, cinayetin işlendiği 1996 yılında o sırada İçişleri Bakanı olan Ağar’ın davetiyle Emniyet Genel Müdürlüğü’nde çalışan emekli bir yarbaydı. Peker, ikisinin odasının karşı karşıya olduğunu söylüyor.

Eken’in bir özelliği daha var. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’na katılmıştı ve adada görev yapmıştı. Adalı cinayetinde adı geçen ama hakkında bir delil bulunamayan Albay Orhan Ceylan’la da Kıbrıs’ta birlikte çalışmışlardı.

Kutlu Adalı’nın ölümüne neden olduğu iddia edilen yazısındaki iddiasını bir kere daha hatırlayalım:

“Derler ki 20 Temmuz, 1974 Harekatı’nda bir binbaşı Rumların evinden, kilisesinden, bankasından, kuyumcusundan ganimet olarak toplanan altın, gümüş, elmas, pırlanta gibi mücevherleri St. Barnabas’ın mezarının olduğu mağaraya gömdürmüş. Savaş bitince gelip almayı amaçlamış. Bu arada generalliğe yükselip emekli olmuş. Aradan 21 yıl geçtikten sonra Kıbrıs’ta bulunan güvendiği kişilere durumu anlatmış ve bu silahlı baskın operasyonunu gerçekleştirmişler… Mücevherleri alıp aynı gece uçakla Türkiye’ye kaçmışlar.”

Sedat Peker’in ifşaatının ardından dün kardeşi Atilla Peker gözaltına alındı.

Gözaltı nedeni yasa dışı silah bulundurmak.

Peker, bu gözaltına “Neden Ağar ve Eken de gözaltına alınmadı” diye tepki gösterdi.

Atilla Peker’e ne sorulduğunu bilmiyoruz.

Ama eğer devlet Peker’in iddiaları hakkında şu ana kadar açamadığı soruşturmayı bir yerinden açmak istiyorsa 25 yıllık, uzaklarda KKTC’de bir faili meçhul olan Kutlu Adalı cinayeti büyük bir fırsat.

Ama o soruşturmanın ucunun nerelere ulaşacağının garantisi yok.

Özgüvenle “Gittiği yere kadar” diyecek bir siyasi iradeye ihtiyacımız var.