• 3.06.2021 07:14
  • (183)

6 Ocak 2021 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı bir yönerge yayınladı: Diyanet İşleri Başkanlığı Reisü’l-Kurralık Yönergesi.

Yönergeden okuyalım:

Reisü’l-Kurra; takrib kıraatinden mucâz, mucîz, icazette akdem ve müdebbir vasfına sahip, Türkiye’deki bütün hafız ve kurra hafızların başıdır.

Reisü’l-Kurra; sayılan nitelikleri haiz olanların bir sıraya konulması suretiyle belirlendiği ve Kurul tarafından oluşturulan icazet defterinde yer alanlar arasından, Kurul kararı ve Başkan onayı ile seçilir.

Takrib icazet tarihi aynı olan birden fazla kişi bulunması halinde yaşça büyük olan tercih edilir.

Reisü’l-Kurralık için İstanbul’da ikamet ediyor olmak ve uluslararası platformlarda temsil yeteneğine sahip olmak tercih sebebidir.

Reisü’l-Kurra’nın görevleri şunlardır:

a) Kıraat ilmi ile ilgili uygulamaları mütalaa etmek için yılda en az bir defa Kurul koordinesinde kurra hafızlarla istişare toplantıları yapmak

c) Merasimlere başkanlık etmek,

d) Hafızlık merasimlerinde kısa surelerin; kıraat icazet merasimlerinde ise hatim tertibi ile icazetnamenin okunmasının ardından dua etmek”

Resmi Gazete’de yayınlanan bir yönergede alışık olmadığımız bir üslup ve literatür bu.

Reîsü’l-kurrâ tüm ülkedeki hafızlık eğitiminin ve hafızların başı sayılıyor. Yani hafızların üstadı da denebilir.

Çünkü Kur’an hafızlığı bir üstattan icazet alarak edinilen bir sıfat.

O yüzden hafızlık törenlerine “icazet merasimi” deniyor.

Bu icazeti verebilecek Reîsü’l-kurrâ’nın vasıfları yönergede sayılmış. Vasıflar arasında Osmanlıca, İstanbul’da yaşamak gibi güncel kanunlarda karşılığı pek görülmemiş özellikler aranıyor.

Çünkü aslında ihya edilen bir makamdan bahsediyoruz.

Reîsü’l-kurrâlık, Osmanlı’nın son dönemlerinde ortaya çıkmış bir makam.

1887’de İstanbul’da Meşihat’a bağlı “Meclis-i Huffâz” kurulunca 1891’de başına Şeyhülkurrâ getirilmiş. Diyanet yönergesindeki şartların pek çoğu da bugünlerden kalma.

Cumhuriyet ile birlikte Diyanet İşleri Başkanlığı kurulunca Reîsü’l-kurrâlık İstanbul Müftülüğü içinde başka bir adla devam etmiş ama 1950’lerden sonra resmiyetini kaybetmiş.

Gayri resmi olarak Diyanet bünyesinde yer almadan Reîsü’l-kurrâlık pozisyonu sürmüş.

Taa 2020 yılına kadar.

24 Aralık 2020’de yapılan bir düzenleme ve 5 Ocak 2021’de yayınlanan yönerge ile Reîsü’l-kurrâlık makamı geri döndü.

Yani Diyanet içinde olan resmi bir makamdan bahsediyoruz.

Peki kim şu anda Reîsü’l-kurrâ?

1999’da Beyazıt Camii Başimamı Hendekli Abdurrahman Gürses Efendi vefat edince onun yerine bu makama Eyüp Camii emekli imamlarından Ahmet Arslanlar oturdu.

Kayıtlarda 1911 doğumlu görünen Arslanlar, 110 yaşında.

Yani artık yaşı nedeniyle icazet törenleriyle katılamıyor.

Peki onun yerine kim katılıyor?

Reîsü’l-kurrâ vekili Mustafa Demirkan. Bir sonraki reîsü’l-kurrâ da o olacak.

En son geçen Cuma günü, Ayasofya Camisi’ndeki icazet merasimini yönetti ve sonunda da yine yönergede de yazdığı gibi merasim duasını etti.

O günden beri de gündemden düşmüyor.

Demirkan, 1955 Rize Güneysu doğumlu. Yani Cumhurbaşkanı’nın tam olarak hemşehrisi.

Yine Cumhurbaşkanı gibi İstanbul’da büyümüş. Küçük yaşlarda İstanbul’a gelmiş, Fatih İmam Hatip Lisesi’nden mezun olmuş,

1973’den itibaren Çengelköy ve Üsküdar’daki camilerde imamlık yapmış. Bu sırada Mekke’ye gidip Ümmül Kurra Üniversitesi’nde Kabe imamlarının hocası Şeyh Kubeysi’nin öğrencisi olmuş.

(2017’de şeyh hastalanınca Cumhurbaşkanı onu tedavi için İstanbul’a getirmiş, burada vefat etmişti.)

1986’dan bu yana ise Çengelköy Yıldırım Beyazıt Camii’nin imamı. Cami artık onun camisi olarak biliniyor.

Demirkan, aynı zamanda bir önceki Reîsü’l-kurrâ Abdurrahman Gürses’in de talebesi.

Demirkan’ın Kuran talebelerinden biri de Cumhurbaşkanı Erdoğan.

Yani hem hemşehrisi hem de hocası.

Cumhurbaşkanı’nın onun bilgisine, fetva ve görüşlerine çok değer verdiği biliniyor. Ankara’da Demirkan hocanın referansının gücü herkesin malumu.

Mustafa Demirkan, aynı zamanda yine Cumhurbaşkanı’nın çok kıymet verdiği hocalardan Şubat ayında vefat eden Emin Saraç’ın da dünürü.

Yani Demirkan, YÖK başkanı Yekta Saraç’ın da kayınpederi. Zaten Saraç’ın cenaze namazını da Demirkan kıldırmıştı.

Yani o gün Ayasofya Camisi’nde resmi görevi nedeniyle, muhtemelen Cumhurbaşkanı’nın da özel davetiyle icazet törenini Reîsü’l-kurrâ vekili olarak yönetmek üzere bulunuyordu.

Cumhurbaşkanı ve Meclis Başkanı da o gün Ayasofya’dalardı.

Çünkü Cumhurbaşkanı’nın torunu da, TBMM Başkanı Mustafa Şentop’un oğlu da hafızlık icazeti alan 107 hafız arasındaydı.

Hatta o gün icazet merasimi nedeniyle Ayasofya’ya Cuma namazı için dışarından cemaat alınmadı.

Mustafa Demirkan, icazet merasiminin sonunda dua ederken şöyle dedi:

“Devletimiz ve hükümetimiz üzerine iç ve dış düşmanlar tarafından kurulmuş olan hile ve mekirlerini kendilerinin üzerine makus eyle ya Rab. Bu ve bu gibi mabetler, mabet olarak inşa edilmiş, hediye edilmiş. Öyle bir zaman geldi ki bu mabet-i şerife içinden ezan-ı Muhammediye, namaz, her şey yasak olarak müze haline çevrildi. Kitab-ı Ezel’inde buyuruyorsun: (Arapça olarak Bakara Suresi’nin 114. ayetini okudu: “Allah’ın mescidlerinde O’nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olması için çalışandan daha zalim kim olabilir? Aslında bunların oralara ancak korka korka girmeleri gerekir. Böyleleri için dünyada rezillik var, âhirette de onlar için büyük azap vardır.”) Evet, onlardan daha zalim, daha kafir kim olabilir? Ya Rabbi, o zihniyetin bir daha bu ümmetin başına gelmesini mukadder buyurma ya Rab. Bizlere rahmetinle muamele edip, bizleri sana secde eden, senin emri ilahine tabi olan kullarınla sevk-i idareyi ila yevmil kıyame daim eyle. İkinci bir sefer tekrar bu mabedi ümmet-i Muhammed’e hediye etme şerefine mazhar olan Reis-i Cumhurumuz ve ekibi, ya Rabbi, Aleyhissalatu Vesselam Efendimiz’in hadis-i şeriflerinde beyan buyurduğu o methiyeye onları da nail-i mazhar eyle Ya rab. Ya rabbi memleketimizi ve bilad-i İslamiyeyi sevkü idare eden idarecilerimizi istikamet üzerine daim eyle.”

Bu dua nedeniyle Reisü’l-Kurra vekili Demirkan günlerdir okların hedefinde.

Dün Kılıçdaroğlu ve Akşener parti gruplarında Demirkan’ı ve ona sessiz kaldığını söyledikleri Erdoğan’ı sert biçimde eleştirdiler.

Ama en dikkat çekici tepki MHP Lideri Bahçeli’den geldi.

Bahçeli şöyle dedi:

“Atatürk bizim börkümüzdür, birliğimizdir, simgemizdir, ona laf yoktur. Baş giderse, börk gider. Börk giderse il gider, iffet gider. Allah muhafaza bir daha da geri gelmez. Gazi Mustafa Kemal’e tahammülsüzlük, lafı cimi yok Türkiye Cumhuriyeti’ne tahammülsüzlüktür. Ayasofya Camii açılmışken, Taksim Camii’nin manevi hayatımıza kazandırılması, Müslümanlar ile buluşturulması sağlanmışken nükseden Atatürk alerjisinin esas gerekçesini nasıl okumalıyız? Ortalığı karıştıran, bunu da Müslüman kisvesi altında yapan kişilerin Türkiye’nin huzuru ile oynamaları provokasyondur, bunlar iyi araştırılmalıdır. Gizli FETÖ’cü olup olmadıkları mutlaka incelenmelidir. Tarihi kişiliklerimizi kötülemeye hiç kimse cüret etmemelidir. Özellikle bugünkü AK Parti hükümetini töhmet altında bırakmak, temiz bir mizacın sonucu değildir. Herkes uyanık olmak zorundadır. Atatürk’e dil uzatanlar daha iyi Müslüman olduklarını mı sanıyorlar? Türk milletinin ruhunu okşadıklarını mı düşünüyorlar?”

Herhalde bu konuşmayı duyunca Cumhurbaşkanı epey kızmıştır.

Özellikle de değer verdiği, 50 senedir İstanbul camilerinde imamlık yapan hocasının bile “gizli FETÖ’cülükle” suçlandığını öğrenince.

Bugün grup toplantısında bu konuya girip girmeyeceğini göreceğiz.

Ama böyle bir ismin bile gizli FETÖ’cülük suçlamasına muhatap olabilmesi ülkedeki iklim hakkında çok şey söylüyor.

Muhtemelen Bahçeli, Demirkan hocanın Cumhurbaşkanı için ne anlam ifade ettiğini tam bilmiyor. Bilseydi herhalde böyle konuşmazdı.

Herhalde o da hocanın gizli FETÖ’cü olmadığını biliyordur. Bir gizli FETÖ’cü niye Ayasofya’da böyle bir konuşma yapıp kendini deşifre etsin ki?

Ama bu suçlama artık hem bir milli spor hem de sorunları çözme yöntemi.

Eğer biri hoşunuza gitmeyen, ortalığı bulandırdığını düşündüğünüz bir şey yapıyorsa, bununla yüzleşmek de (bu örnekte olduğu gibi mesela Cumhurbaşkanı’nı suçlamak) işinize gelmiyorsa, en pratik çözüm suçu FETÖ’ye atmak.

Böyle durumlarda 30’larda suçlar mürtecilere, 40’larda, 50’lerde, 60’larda komünistlere, 80’lerde 90’larda bölücülere atılırdı. 2000’lerin sonunda açıklanamaz her olayı Ergenekon’a bağlamak da modaydı.

Şimdi aynı işi FETÖ görüyor. Nasıl olsa gizli karanlık işler çevirmiş, gizliliği bir yöntem olarak kullanmış bir yapı.

Türkiye’de gizli FETÖ’cü lafının yapıştırılamayacağı muhafazakar sayısı da az.

Mustafa Demirkan’a bile yapıştırıldıysa herkese yapışır.

Eğer Cumhurbaşkanı da izin verse, Demirkan hocanın zamanında Fethullah Gülen ile ilgili ettiği bir cümlesi, KHK’yla ihraç edilmiş, FETÖ’den yargılanmış bir akrabası, cemaat okullarında gitmiş bir torunu bunu delillendirmeye yeter.

Diyanet hızlıca vaziyet alır, savcılığa ihbarda bile bulunur.

Aynen yine hoşa gitmeyen bir çıkış yapan Anadolu Ajansı muhabirine yapıldığı gibi.

Onun AK Parti Sultanbeyli örgütünü kuran Milli Görüşçü babası, KHK’yla ihraç edilmiş polis abisini nötrlemeye yetmedi ve FETÖ’cü damgası vuruluverdi.

2011’de girdiği AA’da 17-25 Aralık, 15 Temmuz’u aşıp, bakanların dibine kadar sokulmuş bir kripto FETÖ’cünün muhaliflerin bile ayıpladığı bir soruyla kendini deşifre etmiş olabileceğine nasıl olsa inanan çok.

AK Partili bir AA çalışanının bile olan bitene isyan etmesine inanmaktan daha faydalı bir yalan bu.

Halbuki soru sormaya başladığı anda, kardeşi KHK’yla ihraç edilmiş AA muhabiri ile soruya muhatap olan (kardeşi FETÖ’den hapiste olan) bakan arasında, FETÖ’ye daha yakın olan bakandı.

Schrödinger’in kedisi deneyi gibi.

AA muhabiri ağzını açtığı anda hem FETÖ’cüydü hem değil.

İşte bu muğlaklık bugün hem pek çok hukuksuzluğun sebebi, hem de Sedat Peker’in haftalardır verdiği pek çok örnekte görüldüğü gibi, üzerinden maddi kazanç elde edilen, şantaj olarak kullanılan etkili bir sopa.

O sopayla tasfiye edilmesi gereken Mübariz Mansimov’u FETÖ’cü diye hapse atıp, imzası kritik bir bürokratı, tepesinde kendisi ve eşi için FETÖ soruşturması kılıcını sallayarak esir alabiliyorsunuz.

O bürokratlar onlardan istenenleri yapmasa, FETÖ’cü diye hapse atılsa, kim ne diyebilir ki? Kim onları dinler?

Nihayetinde “FETÖ’cülük” hoşa gitmeyen cümleler kurduğu için Cumhurbaşkanı’nın hocasının tepesinde bile ittifak ortağı tarafından sallanabilen bir kılıç artık.

Bu kılıcın tepesinde sallandırıldığı son kişi olan Demirkan hoca, “Devletimiz ve hükümetimiz üzerine hile ve mekirler”in sadece “iç ve dış düşmanlar”dan gelmediğini herhalde anlamıştır.

Ülkemizde bugün esas cesaret gerektirenin, dün hakkında suç duyurusunda bulunan Muharrem İnce’nin bile katıldığı bir Cuma namazıyla, kimseden itiraz gelmeden açılmış Ayasofya’da, Cumhurbaşkanı’nın torununun, Meclis Başkanı’nın oğlunun icazet merasimini yönetirken hâlâ Atatürk’e laf etmek olmadığını da…

Böyle bir Türkiye’de, bir alimin, karşısında ülkeyi “sevk-i idare” edenleri görünce cesaretle söylemesi gereken başka sözler, Kuran’dan hatırlatması gereken başka ayetler muhakkak vardır.

O ayetleri bir ‘Reîsü’l-kurrâ’dan daha iyi kim hatırlayabilir…