• 10.07.2021 01:38
  • (173)

Dün Karar TV’de yayınlanan Bi Karar Ver programında konuğumuz olan Karar yazarı Yusuf Ziya Cömert, 90’lardan bu yana gazete yöneticiliği yapmış mesleğin duayenlerinden bir isim.

Yayın sırasında ilginç bir gözlemini paylaştı.

Geçen hafta doğal gaza ve elektriğe yapılan yüksek zamların ertesi günkü iktidara yakın gazetelerde nasıl verildiğine bakmış.

Gazetelerin birinci sayfalarında zam haberini görememiş.

Herhalde iç sayfalardan bir yerden vermişlerdir diye düşünmüş. Sonra gazetelerin iç sayfalarını taramış.

Küçük bir köşede, bir haberin içinde ya da başka bir adla...

Hayır, bu gazeteler zam haberlerini hiç vermemişler.

Bizzat devlet kurumlarının açıkladığı, herkesin bir yerden mutlaka duyacağı, hiçbir yerden duymasa bile ay sonu faturalarında göreceği zamları görmezden gelmişler.

Böyle bir şey hiç olmamış gibi davranmışlar.

Kötü haberleri bizden duymasınlar mı demişler, iktidara bir zam haberi kadar bile zarar vermekten mi korkmuşlar bilmiyoruz.

Beyhude bir uğraş olduğu açık.

Çünkü ekonominin durumu sadece medyadan takip edilen bir haber değil, bizzat içinde yaşanan kanlı canlı bir gerçek.

Türkiye’de de ilk kez ekonomik kriz yaşanmıyor, ilk kez fahiş zamlar yapılmıyor.

Ama iktidara zarar vermemek için medyanın zam haberini vermemesi daha önce karşılaştığımız bir durum değildi.

Aksine zam haberleri siyasi görüşü, iktidarla ilişkisi ne olursa olsun medyada bir tür vatandaş refleksiyle her zaman eleştirel verilmiştir.

Mesela 2000 yılında iktidarda Ecevit başbakanlığındaki koalisyon hükümeti döneminde, muhalif Yeni Şafak gazetesi art arda gelen zam haberlerini şöyle vermiş:

“1980'lerin karaoğlanı olarak tanınan Başbakan Bülent Ecevit'in 'zamoğlan' olduğunu ortaya koydu. Üç yıllık Anasol hükümetleriyle ekonomideki kötü gidişatın sorumlusu olan DSP lideri Başbakan Bülent Ecevit, cumhuriyet tarihinin en fazla zam yapan başbakanlarından biri oldu.”

Ama aynı Yeni Şafak gazetesi, son elektrik ve doğal gaz zammı haberini sadece vermemekle kalmadı, bir de bu zam haberine karşı vatandaşı şükre çağıran şöyle bir haber yaptı:

“Avrupa ülkeleri ve Türkiye’nin çevresindeki toplam 40 ülkede doğalgaz ve elektrik fiyatları araştırıldı. Elektrik ve doğalgaz fiyatlarının incelendiği araştırmada üst sıralarda yer alan Türkiye meskenlerde tüketilen elektrik fiyatlarında sıralamada en ucuz yedinci, doğalgaz da ise üçüncü ülke konumunda.”

Sadece ülkeler arasındaki gelir tablosunun bile yalanlayacağı kraldan çok kralcı bir propaganda bu.

Bu artık gerçeği saklamanın da ötesinde bir duruma geçildiğini gösteriyor.

Gerçeği inkar aşaması bu.

Ekonomideki kötü rakamlara dış güçler, pandemi gibi bahaneler bile bulmaya bile gerek duyulmadan “aslında ekonomi söylendiği gibi kötü değil” deniyor.

Dün yine Yeni Şafak’ın internet sitesinden verdiği bir sokak röportajı haberi gerçeğin bu şekilde inkarının zannettiğimizden daha kalabalık bir hedef kitlesi olduğunu gösteriyordu.

Gazete, iktidarı destekleyen okurlarından yoğun tezahürat alan röportajı şöyle duyurmuştu:

“İstanbul'da bir YouTube kanalı, vatandaşlara ekonomi hakkındaki görüşlerini sordu. Bir vatandaş, pandemi nedeniyle küresel ölçekte sorunlar yaşandığına dikkat çekti: Görünüşümden dolayı kötüleyeceğimi sandınız bakın bakalım boş dükkan, boş AVM var mı?”

Dış görünüşten seküler bir CHP seçmenine benzeyen orta yaş üstü hanımefendinin “ekonomik kriz yoktur” tezini dayandırdığı argümanları şöyle:

“Kriz yok, boş bir tane dükkan gösterin bana. Müşterisi olmayan, müşteri bekleyen bir tane dükkan gösterin bana o zaman kabul edeceğim. Nankör olmamak lazım. Yurt dışına çıktınız mı bilmiyorum, Türkiye’deki asfalt hiçbir ülkede yok. Avrupa ülkesiyim diyen ülkelerin hiçbirinde yok. Biraz vicdanlı olmak lazım, nankör olmamak lazım. 10 sene 15 sene önceki Türkiye ile şimdiki Türkiye’nin arasında çok fark var.”

Uzun süredir çevremizde, sokak röportajlarında belli bir yaş kuşağından çok sık duyduğumuz argümanlar bunlar:

“İşsizlik yok, iş var da iş beğenmiyor kimse”. “Açız, işsiziz, kriz var diyorsun elindeki telefona bak”, “AVM’ler dolup taşıyor, ne krizi”, “Herkes tatile gidiyor, parası var ki gidiyor.”

Bu standart argümanları Avrupa’yla milliyetçi duyguları okşayan, asfalt örneğindeki gibi test edilmesi zor kıyaslar, geçmişle yapılan kıyaslar izliyor, genelde de sonu şükür nasihati veya nankörlük suçlamasıyla bitiyor.

İzleyince ilk başta insanda öfkeye neden olan konuşmalar bunlar.

Bizzat bu konuşmaları yapanların da içinde yaşadığı ekonomik şartlarla ilgili gerçeği bu kadar eğip büktüren gözü kör bir tarafgirlik insanı çaresiz ve ümitsiz bırakıyor.

Hadi iktidarın çevresindeki çeşitli halkalarda toplanmış bir nomenklatura sınıfı mevcut düzende zenginleşti, elde ettiği zenginlikle iktidarın kaderi eşitlenmiş durumda, ekonomik kriz yüzünden iktidarın gitmesi onların başına gelebilecek en büyük ekonomik kriz demek.

Onların ekonomik kriz yok inkarcılığının anlaşılır sebepleri var.

Ama sokak röportajlarında görünür olan bu 50-50 yaş üstü kuşağın çoğu bu AK Parti nomenklaturası içinde de değil.

Peki bu nesle neden ekonomik kriz yok gibi geliyor?

Ya da iktidara toz kondurmamak için nasıl bu kadar kolay ekonomik kriz inkarcılığı yapabiliyorlar?

Bu sorunun cevabını geçen haftalarda T24’te Barış Soydan, Dünya Bankası’nın son aylık Türkiye İzleme Raporu’ndaki ilginç bir veriyle verdi.

Yazıdan okuyalım:

“Dünya Bankası'na göre 2003 ile 2018 arasında Türkiye'de yoksulluk oranı yüzde 77 gerileyerek yüzde 37.5'ten yüzde 8.5'e düşmüş.

Yoksulluktaki iyileşme 2018'e dek sürmüş. O yıl (Başkanlık seçiminden bir ay sonra) yaşanan kur kriziyle Türkiye yeniden yoksullaşmaya başladı. Yoksullaşma pandemide hızlanarak sürdü. Dünya Bankası'nın simülasyonuna göre yoksulluk oranı 2020'de yüzde 2.1 daha arttı, 1.6 milyon insan daha yoksullara eklendi, yoksul sayısı 10 milyona yükseldi...

Dünya Bankası'nın 2003-2018 arasında yoksullukta büyük düşüş yaşandığı, 2018'den sonra ise önceki 15 yılın kazançlarının erimeye başladığı yönündeki tespiti önemli, bunun üzerinde biraz duralım.

Bazı okurlar Dünya Bankası'nın "2003-2018 arasında yoksullukta yüzde 77 düşüş yaşandı" tezine itiraz edecektir. Dünya Bankası'nın bu görüşü, Türkiye'nin içinde bulunduğu orta-üst gelir grubundaki ülkeler için yoksulluk sınırını satın alma gücü paritesine göre günlük 5.5 dolar olarak hesaplamasından kaynaklanıyor.

Doların düşük olduğu dönemde yoksulluk sınırının TL karşılığı da düşüktü. Unutmayalım ki, bir dönem 1 dolar 1.5 TL'ye, hatta altına inmişti. Bunun etkisiyle sahte bir zenginlik hissi doğmuştu. Orta üst gelir grubundaki beyaz yakalıların tatil yapmaya akın akın Yunanistan'a gittiği günler hâlâ hatırlarda... İşte bu dönemde beyaz yakalılar Yunan adalarına giderken yoksullar arasında çok sayıda insan da bir üst lige terfi etti.

Dünya Bankası'nın raporunda görüyoruz ki, hormonlu zenginleşme 2018'de sona erdi.”

İşte karşımızda ömürlerinin önemli bir kısmı 2002 öncesine denk düşen bir kuşak var.

Onların ömürlerinin önemli bir kısmını geçirdikleri o Türkiye bugünkünden daha köylüydü.

O Türkiye’de daha az insan şehirlerde, kaloriferli evlerde, apartmanlarda yaşıyordu.

Araba sahibi olmanın, tatile gitmenin, AVM’den alışveriş yapmanın, özel hastaneye gitmenin, uçağa binmenin zenginlik nişanesi olduğu bir Türkiye’ydi bu.

İşte bu kuşak o Türkiye’yi hatırlıyor. Bugünü o yaşadıkları Türkiye ile kıyaslıyor. Onların standartları ve hayattan beklentileri o yüzden düşük.

2013’den bu yana milli gelir 12 bin dolardan 8 bin doların altına doğru düşse de hala 2002’deki milli gelirden yüksek. Enflasyon, kur, faiz, işsizlik rakamları çok kötü olsa da bugünkü Türkiye, hala 2002 öncesine göre yoksulların daha az yoksul, orta sınıfın daha fazla orta sınıf olduğu bir Türkiye.

O yüzden bu kuşaklar, elinde akıllı cep telefonu olmasını, AVM’lerden alışveriş yapabilmeyi, tatile gidebilmeyi, ithal kozmetik ürünleri kullanmayı hala zenginlik gibi görüyor.

Ama bugün yoksulluk trendi tersine dönmüş durumda, yapılan araştırmalara göre orta sınıf yüzde 15 düzeylerine geriledi. İnsanlar uzun yıllardır günlük rutinleri olan alışkanlıklarını terk ediyor, ihtiyaçlarını değiştiriyor, eskiden daha rahat yaptıklarını şimdi o kadar rahat yapamıyor ve bundan şikayetçi oluyorlar.

Ama o kuşağa göre, kendilerinden sonra gelen neslin bu asgari hayat standardını kaybetmekten şikayet etmesi şükürsüzlük ve nankörlük.

Siyasi tarafgirlikle, kuşaklar arası kıskançlığın iç içe geçtiği duygular bunlar.

Yoksullaşma trendinin tekrar geriye sardığı 2018 sonrası, özellikle bütün rakamların tepetaklak kötüye yuvarlandığı bugün, ekonomideki sorunların böyle inkar edilmesi artık göze batıyor, insanlarda öfkeye neden oluyor.

Yaşanılan gerçeklikle, ileri sürülen argümanlar arasındaki makas açılıyor, insanlar kendileriyle dalga geçildiğini düşünmeye başlıyor.

Bu yüzden ekonomik krizin inkarı bir siyasi mesele, bir propaganda türü olmaktan çıkıp, ahlaki bir soruna dönüşüyor.