• 27.09.2021 23:39

Almanya seçimini yaptı.

Ama sandıklar açılmadan bile ortada net bir sonuç vardı:

Bundan sonra hem dünya hem de Alman siyasetinde Merkel diye bir nirengi, referans noktası var artık.

Merkel’in Alman siyasetinde bıraktığı etkiyi seçim sonuçlarında bile görmek mümkün.

Belki burun farkıyla ikinci gelen CDU, muhtemelen 16 yıllık uzun iktidarının sonuna geldi ama kazanan SPD’nin üzerinde bile Merkel’in gölgesi var.

Seçimi birinci bitiren SPD, bundan iki ay önceki anketlerde üçüncü sıraya düşmüş, eriyen bir partiydi.

Partiyi ayağa kaldıran Başbakan adayı Olaf Scholz oldu.

Halbuki Scholz, bundan iki yıl önce yapılan SPD kongresindeki liderlik yarışını kendisini fazla “ılımlı”, “merkezci” bulan partinin sol kanadına karşı kaybetmiş bir siyasetçiydi.

Koalisyon hükümetinde Merkel’in Finans Bakanı olan Scholz’u seçimlerde partisinden daha fazla desteğe ulaştıran tam da bu “ılımlılık” ve “merkezcilik” oldu.

Scholz, CDU’nun Başbakan adayından daha fazla Merkel’in veliahtı göründü.

Alman siyasetinin iki ucundaki partiler sosyalist Die Linke ve aşırı milliyetçi AfD de seçimlerde oy kaybettiler, Yeşiller ve Liberaller ise güçlendi, kilit konuma geldi.

Buraya da Merkel’in eli değmiş olabilir.

Çünkü 16 yıl boyunca şansölye koltuğunda oturan Merkel, Alman siyasetinde merkezi restore ederek, radikal siyasetin iki ucunun da güç kaybetmesine neden oldu.

Siyasetin merkezinin restorasyonu, Merkel’in siyaseten mirasının belki de en önemli kısmı.

Bizi de yakından ilgilendiriyor.

Merkel, Alman siyasetini değiştirdi ama en çok da partisi Hristiyan Demokratları değiştirdi.

Kısa adı CDU olan Hristiyan Demokrat Birlik Partisi, (Bavyera eyaletindeki kardeş partisi Hristiyan Sosyal Birlik Partisi (CSU) ile birlikte) 72 yıllık Federal Almanya tarihinin 57 yılında iktidarda kalmış bir parti.

Avrupa’da artık çok az ülkede adında Hristiyanlık geçen ve iktidar namzedi olan partiler var.

Almanya, diğer Avrupa ülkelerinden daha dindar bir ülke değil.

Ülke nüfusunun sadece yüzde 62’si kendisini Hristiyan olarak tanımlıyor. Bunun yarısı Protestan, yarısı Katolik.

Peki neden Hıristiyan Demokratlar 2021 yılında hala Almanya’da başat bir aktör?

Aslında hikaye bize çok tanıdık.

Avrupa’daki muhafazakar ve Hristiyan Demokrat partiler, Fransız usulü devrimcilik ve radikal sekülerleşme anlayışları karşısında ortaya çıkmış reaksiyoner siyasi hareketler.

Almanya’daki hikayenin başlangıcında da otoriter bir modernleşme ve sekülerleşme projesine tepki var.

19. yüzyılın sonunda Prusya’nın otoriter şansölyesi Otto von Bismarck, aydınlanmış bir monark olarak Katolik Kilisesi’ne savaş açmıştı.

1872-1878 yılları arasında süren ve Kulturkampf (kültür savaşı) denen bu dönemde Protestan Bismarck, Prusya’dan çok Vatikan’a sadık olduklarını düşündüğü Katolik Kilisesi’nin etkisini kırmak için sert önlemler aldı.

Din ve devlet işleri ayrıldı, kilisenin maddi varlıkları elinden alındı, Katolik eğitim kurumları kısıtlandı, kilise nikahı yerine medeni nikah getirildi, Katolik “hurafelere” savaş açıldı.

Bu baskı döneminde Alman Katolikleri kendilerini korumak için politikleştiler. Hristiyan Demokratların köklerinde yer alan “Merkez Parti” (Zentrum) bu dönemde kuruldu.

Kulturkampf yıllarında doğan ve Merkez Parti’de siyaset yapan isimlerden biri de, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra

CDU’yu kuracak Konrad Adenauer’di.

Konrad Adenauer, yatağının başında büyük bir haç asılı, inanmış bir Katolik, trenle Berlin’e giderken “Asya’ya gidiyoruz “diyen ve Berlin’in başkent olmasına bile karşı çıkmış bir Katolik Rheinland bölgesi milliyetçisi ve Kulturkampf’in kötü hatıraları yüzünden Prusya’dan ve Bismarck tarzı otoriter liderlikten nefret eden bir demokrattı.

Bütün bu fikirleriyle Nazi iktidarı yıllarında partisi kapatıldı, hapse atıldı, mal varlığına el kondu.

Adenauer savaştan sonra bu mağduriyetinin verdiği krediyle, Almanya’nın yarısını işgal altında tutan Amerikan ve İngiliz güçlerinin desteğiyle Katolik ve Protestan partilerini birleştirerek Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi’ni kurdu ve uzun yıllar şansölye koltuğunda oturdu.

Anti- komünist, Batı ittifakı yanlısı, anti-merkeziyetçi, anti-otoriter fikirlerinin yanında parti sosyal konularda tutucuydu, Alman milliyetçisiydi, Hristiyan değerlerini savunuyordu.

Özellikle aile, kürtaj, mülteciler gibi hassas konularda partinin Hristiyan kimliği ortaya çıkıyordu.

1960’larda Almanya’ya davet edilen Türk işçiler bu yüzden Hıristiyan Demokrat iktidarlar tarafından uzun yıllar bir gün evlerine dönecek “misafir işçiler” olarak görüldüler.

Geriye dönüş siyaseti yüzünden Almanya uzun yıllar entegrasyonu reddetti, bir göç politikası geliştirmedi.

1982 yılında Hıristiyan Demokrat Birlik Partisinin lideri Helmut Kohl, Başbakan olarak yaptığı ilk hükümet açıklamasında, hedeflerinden birinin ülkedeki yabancıların sayısını sınırlamak olduğunu söylemişti:

Memleketlerine geri dönmek isteyen yabancıların dönüşlerinin kolaylaştırılması gerekiyor. Ama yabancıların da şuna karar vermesi gerekiyor: Memleketlerine dönmek mi yoksa burada kalıp uyum sağlamak mı istiyorlar?”

Kohl iktidarı işe bir Geriye Dönüşü Teşvik Yasası çıkararak başlamış ama istenen sonuç alınamamıştı.

Hristiyan Demokratların bu konudaki tavrı o kadar katıydı ki 1993 yılından Solingen kentinde beş Türk'ün hayatını kaybettiği ırkçıların çıkardığı yangından sonra Başbakan Kohl, Solingen’e gitmeyi reddetmiş, sözcüsü aracılığıyla yaptığı açıklamada “bu korkunç olay bizim taziye turizmi yapmamızla daha iyi bir hale gelmeyecek" diyebilmişti.

1989’da duvarın yıkılıp iki Almanya’nın birleşmesinden sonra Hıristiyan Demokratlar daha milliyetçi bir çizgiye kaydılar.

İşte 2005 yılında Merkel’in teslim aldığı CDU böyle bir partiydi.

Parti, “Andenpakt “denen bir beyaz, Katolik, muhafazakar erkeklerden oluşan bir grubun kontrolündeydi.

Doğu Almanyalı bir pastörün kızı olan protestan Merkel, bu beyaz Katolik muhafazakar erkekler kulübü olan partiyi 16 yılda radikal biçimde değiştirdi.

Prusya ordusundan gelen ve CDU’da güçlü olan asker-millet fikrini karşısına alma pahasına 2011 yılında zorunlu askerliği kaldırdı.

Ama bunu sivilleşme, anti-militarizm bayrağını sallayarak yapmadı, daha küçük ama etkin bir orduyu savunarak, Anayasa’daki zorunlu askerlik hükmünü, “ileride ne olacağı bilinmez” diyerek muhafaza ederek yaptı.

Şehirlerde ve gençler arasında yükselen ve ana akım bir siyasi fikre dönüşen ekolojik duyarlılığı erkenden fark ederek 2011 yılında yine CDU’nun geleneksel kalkınmacı pozisyonuna rağmen nükleer santrallerin kademeli olarak 2021 yılına kadar kapatılacağını açıkladı.

2015 yılında milyonlarca Müslüman göçmen Avrupa sınırlarını zorlarken, “Wir schaffen das” “Bunu yapabiliriz” dedi ve Almanya’nın kapılarını 1 milyon mülteciye açtı. Yine partisi içinden çok eleştiri aldı.

Evinin önünde bile protesto gösterileri oldu. Ona tepki olarak Pegida hareketi doğdu, iki yıl önce kurulmuş aşırı milliyetçi AfD (Almanya İçin Alternatif) büyümeye başladı, CDU kan kaybetti. Ama bir kaç sene sonra Almanya’nın alınan mültecileri absorbe edebildiği görüldü.

2018 yılında 25 yıl önce parti büyüğü, selefi Kohl’un cenaze törenine bile gitmediği Solingen Katliamı’nın 25. yıldönümündeki anmalara katılıp Alman devleti adına özür diledi. Yine 8’i Türk, 10 kişi öldüren neo-Nazi NSU’nün cinayetlerinin kurbanları için düzenlenen anma törenlerine katıldı.

Kardeş parti CSU’dan İçişleri Bakanı Horst Seehofer’in “İslam Almanya’ya ait değildir” açıklamasına karşı çıkıp “İslam Almanya’ya aittir” dedi. Bunu adı Hristiyan olan bir partinin başkanı olarak yaptı.

2017 yılında Yeşiller, SPD ve CDU’lu parlamenterler tarafından Bundestag’a getirilen eşcinsel evliliklere izin veren kanun teklifi oylamasında bunun “kişisel ve vicdani bir karar” olduğunu söyleyerek parti olarak grup kararı almayacaklarını açıkladı. Kendisi oylamada "Benim için evlilik anayasada kadın ve erkek arasındadır” diyerek “hayır” oyu verdi ama kanunun geçmesinin önünü açmış oldu.

Bütün bunları yaparken partisi tarafından CDU’nun adındaki “C” harfini unutmakla, “Zeitgeist’in (Zamanın ruhu) arkasına takılmakla” suçlandı, özellikle mültecilere karşı savunduğu “Willkommenskultur” (Hoşgeldin kültürü) yerden yere vuruldu ama seçim sonuçları gösterdi ki CDU bu yüzden oylarını AfD’ye kaptırmadı, hala eski usül, geleneksel göründüğü için SPD’ye ve Yeşiller’e oy kaybetti. Özellikle de yeni neslin oylarını...

Ama günün sonunda CDU, 16 yıllık uzun ve krizlerle dolu bir iktidarın sonunda bile SPD’yle sandıkta başa baş çıkabilen bir parti haline geldi.

Merkel, büyük ölçüde yeni nesilde popülaritesini kaybeden Hıristiyan Demokratları yeniledi, yeni çağa hazır hale getirdi.

Merkel’in dönüştürdüğü CDU da partinin liderliğine başörtüsünü 14 yaş altı çocuklara yasaklamak isteyen, mülteci karşıtı muhafazakar adayları değil, “Türk Armin” adı takılmış mülteci dostu, liberal Katolik Armin Laschet’i seçti.

Aslında Merkel, böyle bir dönüşümü yapabilecek ne karizmaya ne de entelektüel birikime sahipti.

Ama Doğu Almanyalı bir pastörün kimyacı kızı olarak düşük profilli bir bakan olarak başladığı kariyerini 16 yılın sonunda Alman siyasetini değiştirmiş bir model lider olarak tamamladı.

Bunu da ahlaki standartları olan, çözüme odaklanmış bir pragmatizm, düşük profilli kalmayı göze alan bir ılımlılık ve her koşulda rasyonel yolu seçerek yaptı.

Popülist, irrasyonel, hamasi liderlerin devrinde yıldızı parladı. Trump döneminde “Hür dünyanın lideri” rolünü üstlendi. Covidle mücadelede izlediği bu rasyonel yönetim bütün dünyadaki popülaritesini artırdı. Sosyal konularda liberal davranırken, dış politikada Almanya’nın çıkarlarını savundu, ABD’nin kızmasına aldırmadan Rusya ile doğalgaz hattı kurdu, AB ülkelerinin tepkilerine rağmen Türkiye ile ipleri atmamaya çalıştı. Dış politikada da rasyonel ve pragmatikti.

Merkel’in ve CDU’nun hikayesi, 2001’de kurulurken kendisine “Müslüman Demokrat” dememek için “Muhafazakar Demokrat” diyen AK Parti’nin hikayesine çok benziyor.

Türk tipi bir Kulturkampf’a karşı ortaya çıkmış İslami bir hareketten gelen Erdoğan ve AK Parti de uzun yıllar muhafazakarlığın değişiminin öncüsü oldu.

Muhafazakarların klasik Batı karşıtlığına karşı Avrupa Birliği’ni savunan, geleneksel milliyetçiliğe karşı Kürt sorununda çözüm süreci gibi adımlar atabilen, 2011 yılında İstanbul Sözleşmesi gibi bir metne öncülük edebilen bir partiydi AK Parti.

Bu restorasyonun öncüsü olarak da oylarını yüzde 50 bandına çıkarmayı başarmıştı.

Eğer bu restorasyonu sonuna kadar götürmeyi başarsaydı, bu Erdoğan’ın hem dünyada hem Türkiye’deki en büyük siyasi mirası olacaktı.

Ama Merkel 16 yılını doldurup, çocukluk hayallerini gerçekleştirmek için evine dönerken geriye değişmiş bir CDU bıraktı, AK Parti ise iktidarının 19. yılında artık devletçi, milliyetçi, dünyaya kapalı, muhafazakar bir parti haline geldi.

Hikayenin son karesinin benzeyip benzemeyeceğini ise 2023 seçimleri gösterecek.