• 5.01.2022 07:07

Yılbaşı akşamından itibaren Türkiye’nin iki gündemi var: Yılbaşı gecesi gelen fahiş zamlar ve Cem Yılmaz’ın yıllar sonra Yılbaşı akşamı Netflix’te yayınlanan yeni stand-up gösterisi…

İfade hürriyetinin olduğu normal bir demokratik ülkede ilki ikincisinin en temel malzemelerinden biri olurdu.

Elbette mizahı gündelik siyasetle, muhalefetle eşitlemek doğru değil.

Ama söylenmesi yasak ve tehlikeli şeyleri gözetip sözünü esirgeyen mizahla, zekice meydan okuyan mizah arasında doğal bir kalite, samimiyet, cesaret farkı ortaya çıkıyor.

Tabii en komik şakalardan birinin “Silivri soğuktur şimdi” olduğu bir ülkede ikincisini yapabilmek hiç de kolay değil.

Arada yapmaya cesaret edenler karşılarında sadece kolluğu değil, her kesimdeki hoşgörüsüzlüğü, aşırı alınganlığı buluyor.

Şartlar böyle olunca mizah odanın ortasında oturan fil yokmuş gibi davranmak zorunda kalıyor.

Böyle yapınca da hayatın akışından, güncelden, bağlamdan, insanların esas dertlerinden, özel sohbetlerinde, Whatsapp gruplarında konuştuklarından kopuyor, bağlamsız ve güncel olmayan mizah da güldürmüyor, hayattaki mizahın gerisine düşüyor, bayat ve korkak görünüyor.

Ama Cem Yılmaz’a bu eleştirileri yapamayız.

Çünkü o zaten bu işe başladığı ve her şeyin daha rahat konuşabildiği 90’lı yıllardan itibaren mizahına siyaseti hatta ciddi sosyal meseleleri bile pek karıştırmadı.

Zaten yılbaşı gecesi yayınlanan son stand-upının izleyenleri ikiye bölmesinin sebebi de siyasi değil.

Peki o halde neden izleyicilerin yarısı yılbaşı akşamı hevesle bu showu izleyip “Cem Yılmaz’ın eski tadı yok” dedi?

Cem Yılmaz, gelecek eleştirileri de tahmin ederek gösterisinin sonunda bu “eski tadı yok” kritiğiyle dalgasını geçmiş.

Yıllardır duyduğu bu repliğin bir ölçüde sebebi bu çağın geçmeyen tatminsizlik hissi ile yerli ve çok tanıdık başarıyı çekememezlik hali olabilir.

Ama tabii ki mizah da eskiyebilir, bir esprinin güldürüp, güldürmemesinin objektif kriterleri yok.

Anlatan kadar izleyenin o anki ruh hali, öncelikleri, zekası, hassasiyetleri, eğitimi de bunda etkili olabilir.

Biz faniler ve kendine gülebilme erdemine sahip olamayanlar genel olarak başkalarına, onların hikayelerine, hayatlarına gülüyoruz, onlarla dalga geçiyoruz, onları karikatürize ediyoruz.

Bu yüzden mizah aynı zamanda bakan ve bakılan arasındaki bir iktidar ilişkisi de.

Bu da mizahı, içeriğinden bağımsız olarak siyasi, sosyal, kültürel, sınıfsal bir mesele yapıyor.

Ve bu bakan ve bakılan sabit değil, değişiyor.

17’inci yüzyıl dünyasında Karagöz-Hacivat izleyen Osmanlı ahalisi; Bolulu Aşçı, Rum, Kürt, İmam, Rum doktor, Kayserili, Çerkez, Yahudi, Haham, Rumelili, Arap, Zenci, Doktor, Ermeni, Frenk tiplemelerine kahkahalarla gülüyordu.

O izleyicilerin içinde bütün bu tiplemelerden insanlar da vardı. Bu fazlaca alınganlık vesilesi de olmuyordu. O dönemin çok kültürlüğü birbirine bu kadar takılmayı kaldırıyordu.

Aynı esprileri bugün yapmak ise sizi rahatça ırkçı, ayrımcı yapabilir, “cancel”lanmanıza vesile olabilir.

Ama o yüzyılda da eğer bu tiplemelerin hepsini tepeleyen başkarakter; kaba saba, saf ama bir yandan da cesur ve ahlaklı ‘bizden’ Karagöz olmasaydı belki o kadar anlayışla karşılanmazdı.

Reformların yüzyılı 19’uncu yüzyılda mizahın ana karakterlerinden biri Frenk mukallidi tiplemesiydi. Bu herhalde o reformlara ve ortaya çıkan zengin Batılı bürokratik sınıfa duyulan hınçla ilgiliydi.

Cumhuriyet dönemi mizahındaki kurnaz, kaba ve cahil köylüler/kasabalılar, din bezirganlığı yapan aslında ahlaksızın önde gideni hacı-hocalar, dolandırıcı bakkallar, gözü evin içinde sütçüler, kendi değerlerine yabancı monşerler ve madamlar yine devrin atmosferinden ve ihtiyaçlarından ayrı düşünülemezdi.

Türkiye 80’lerden itibaren yıllarca şive esprilerine güldü. Hala da belli bir düzeyde bu mizah sürüyor.

Peki neden bir insanın sadece Türkçe’yi Karadenizli, İç Anadolulu, Egeli, Trakyalı, Kürt şivesiyle konuşması bize yıllarca kahkaha attırdı?

Bunun 80’lerde zirveye ulaşan köyden şehirlere doğru göçle, köylülükten kurtulup şehirliğe doğru geçmeye çalışan sınıfların köylülükten kurtulma ihtiyacıyla, o köylülüğün karikatürize edilmesinden duyulan sınıfsal hazla herhalde bir ilgisi vardı.

70’ler ve 80’ler mizahının bakılanı küçük insanlar oldu hep.

Çünkü bu mizahın müşterisi yani bakanı şehirliler ve eğitimlilerdi.

Onlarla pek kimse dalga geçmedi.

Fakat esasen belki de 60’ların ve 70’lerin sol rüzgarları yüzünden bu küçük insanlarla aslında dalga geçilmiyordu, Ali Şimşek’in tabiriyle onlara “Onurlandırılmış bir güçsüzlük” atfedilmişti.

Turist Ömer, Şaban saflıklarına, cahilliklerine rağmen temel ahlaki değerleri koruyan, güçlülerle mücadele eden ve nihayetinde alavare dalavereyle de olsa kazanan tiplerdi ve biz izleyiciler bu küçük insanın tarafındaydık.

Ama 90’larda bu bakan ve bakılanda önemli bir değişim oldu.

Bu değişimin başını 90’ların başında çıkmayan başlayan Leman dergisi çekti.

L ve M harflerinin Lenin- Marks’tan geldiği rivayet edilen solcu Leman’ın aslında bu küçük insanlardan yana taraf olması gerekirdi.

Ama Leman’ın hedef kitlesi okumuş, üniversiteli çocuklardı.

Peki bu okumuş çocuklar kime bakıp güldü?

Okumamış küçük insanlara.

70’ler, 80’ler boyunca onların gözünden dünyaya bakıp güldüğümüz küçük insanlar artık bakılan, mizah nesneleri haline gelmişti.

Bunun en sembolik karakteri ise küçük esnaf tiplemeleriydi.

Kurnaz, sahtekar küçük esnaf tiplemesiyle yine Ali Şimşek’in tabiriyle “Türklük parodileştirildi”, “Bizden adam olmaz”, “Türk insanı işte”, “Eller aya biz yaya”, “Türkiye işte başka söze gerek yok” mesajları verildi.

Bu tiplemenin en sembolik karakteri Ahmet Yılmaz’ın çizgili pijamalı, atletli, elinde çay bardaklı Kıllanan Adam’ıydı.

Kapalıçarşı’yı iyi bilen Ahmet Yılmaz’ın bu tiplemelerin mizahını ise Kocamustafapaşa, Samatya gibi geleneksel ve yoksul İstanbul semtlerinde büyüyüp sonra Boğaziçi okumuş yani her iki dünyayı da bilen Cem Yılmaz yaptı.

Cem Yılmaz, ilk stand up showlarındaki uzaya giden Türk esprilerini daha sonra G.O.R.A.’da uzaya giden halıcı Arif’le sinemaya taşıdı.

Bu şiveli konuşan fırsatçı, az akıllı Türk parodileri yıllarca salonları tıklım tıklım doldurttu.

Bu Türklüğün parodisinin AROG, Kahpe Bizans, Recep İvedik gibi farklı versiyonları yapıldı.

Bu mizahın bakılanı, bakıp gülenlerin olmaktan kurtulduğu, kurtulmak istediği, kötü halimizin, asla adam olmamamızın sebebi olarak gördüğü bir zihniyeti temsil ediyordu.

Bu karakterlere bakıp gülenler ise eğitimle bir üst kültüre ve ahlaka çıktığını düşünenlerdi.

Ama sonra ülke şartları değişti. Esnaflar serpildi, zenginleşti, hatta artık klişeleşen tabirle çevreden merkeze yürüdü, iktidar oldu.

Artık çoğunluğu köylü ya da kasabalı olmayan bir toplumda yaşıyoruz. Eğitim seviyesi yükseldi, yeni şehirli bir nesil büyüdü, iş güç sahibi oldu. Eğitimlilerin sınıf atlama ayrıcalığı azaldı. En zenginlerle en yoksullar arasındaki makas açıldı.

Bu arada Cem Yılmaz da büyüdü, zenginleşti, evlendi, baba oldu, yaşı kemale erdi.

Yılbaşındaki showundan anlaşıldığı kadarıyla artık onun gözüne de bu küçük insanlar batmıyor.

Avrupa’nın lüks kayak merkezlerine kar tatiline gidenler, Roma’ya gidince orda Türklerin kaynamasından rahatsız olanlar, Türk’e benzetilmemekle övünenler, aldığı taş evin eski kilise olması gibi masallar anlatmaktan hoşlananlar, ana okul müsamerelerinde harika çocuklarını kameraya çekmek için diğer velileri ezen veliler, bebeklerini I-padle büyütenler, ancak karpal tünel sendromu yüzünden koluna atel takılanlar takılıyor.

Belki uzun süredir onların içinde yaşadığı için, onların sivrilikleri ona battığı için yapıyor bunu.

Ama artık mizahında bakılanlar kurnaz küçük esnaflar değil, Rahmi Koç, Cem Hakko, Acun ve Nusret gibi mizahı az yapılanlar.

Son showunda bir çeşit bilgeliklerini övmek için yaptığı Karadeniz şive taklidi dışında, şive esprisi neredeyse kalmamıştı.

Ve mizahına muhtemelen bazılarını sıkan bir bilgelik çökmüştü.

“Bir kişiye hoşgörü göstermemiş, bir kişinin eleştirisine doğru olabilir diye hak vermemiş insanların ağzında ne anlamı var “bizler Nasrettin hocaların torunlarıyız” lafının, belki de ona o saçma soruları soranların torunusundur” dedi.

“Sen de haklısın”ı 13 yüzyılda ulaşılmış üstün bir bakış açısı olarak övdü.

Aslan dururken, mucizeyi “Allah diyen aslanda” aramayı Allah’a karşı yapılmış bir terbiyesizlik ve ayıp olarak gördüğünü söyledi.

“Bazıları Allah sadece kendini yaratıyor zannediyor bize bile yan sanayi gözüyle bakıyorlar” diye sağlam bir muhafazakarlık eleştirisi yaptı.

Hem homofobiyi eleştirdi hem de politik doğrucu woke kültürü.

“Cancel”lanmaktan korkmadan bütün gadre uğramışların bayrak çıkarmasını eleştirmeye cesaret etti.

Ülkedeki toplumsal değişim Cem Yılmaz’ın mizahındaki bakılanı da değiştirmiş görünüyor.

Ve o bu mizaha bakanların bir kısmı, bu yeni bakılana bakıp gülmekten o kadar memnun olmayabilir.

Çünkü o bu mizahı yapılanda kendilerini, olmak istediklerini görüyor olabilirler.

Cem Yılmaz’ın “eski tadı” diye aranan da muhtemelen o eski mizahının bakılanları, karikatürize edilenleri, bizden olmadığı ve bizden aşağıda olduğu kesin olan küçük insanlarla ilgili esprileri.

O tadı bulamayanlar için bu mizah hedefi belirsiz ve tabii fazla sofistike.

Halbuki Cem Yılmaz, bakan ve bakılan ilişkisindeki bu radikal ve cesur değişimle eskide kalmıyor, mizahını yeniliyor. Mizahının hedefine yeni orta ve üst sınıfları koyuyor.

Bu aynı zamanda eskiden mizahı yapılan küçük insanların, esnafların 20 yıllık iktidarının ve bu iktidar sırasında yaşanan sosyal değişimlerin de bir sonucu.

Belki de böyle yaparak biraz da değişen siyasi havaya, iktidar ilişkilerine farkında olmadan uyum sağlıyor.

Uzaya giden Türk’ün parodisinden, Roma’da Türk kaynamasından rahatsız olanların parodisine geçiyor, milliyetçi, yerli ve milli hassasiyetlerin onun da kıyılarına vurduğunu gösteriyor.

Ama günün sonunda cesur ve radikal bir şey yapıyor.

Aslında bunu yapan ilk kişi Cem Yılmaz değil.

Bu stand up kültürünün en büyük müşteri kitlesini oluşturan beyaz yakalılarla dalga geçen Kaan Sekban’ın yaptığı daha cesurca.

Kadıköy ve Ankara’daki bazı barlarda çıkıp solcular, Aleviler, Mevlana, Atatürk gibi daha önce üzerlerinde mizah yapılması teklif dahi edilemeyecek konular üzerinde cesur espriler yapan ve genelde soluğu bu kesimlerin ihbarlarıyla karakolda alan politik doğruculuk karşıtı yerli Ricky Gervais misali genç stand-upçılar çıtayı daha da yukarı çıkarmış durumda.

Mizahın en dokunulmayanlara dokunmaya başlaması herkes için iyi haber. Bunca anormalleşme içinde bir normalleşme filizi bu. Gerçek bir eşitlenme için bir başlangıç.

Bunun ifade hürriyetinin yerlerde süründüğü, iktidarı eleştirmenin karakolda bittiği bir dönemde yapılması ise büyük bir ironi.

O yüzden Cem Yılmaz, 10 yıl önce yapılsa cesur ve komik olacak “saçındaki fön bütün CHP İstanbul kadın kolları kadar” esprisi hala komik ve izleyici kitlesi düşünülünce cesurca ama yine de kahkaha attıktan sonra insanı düşündürtüyor.

Bunun aynısının AK Parti İstanbul Kadın Kolları versiyonunu yapsaydı başına neler gelirdi?

Yine de CHP İstanbul İl Başkanı Kaftancıoğlu’nun bu espriye cevap verirken, CHP’nin da artık uzun süredir fönlü laik kadınlar partisi olmadığını hatırlattığı medeni cevap Türkiye ortalamasının üstünde bir hoşgörüydü.

Ama herhalde siyasetin tehlikeli sularına “teknecik” ve “dolar” esprileri dışında daha fazla giremediği için Cem Yılmaz’ı suçlayamayız.

Üzerine yılbaşı gecesi bile zamların yağdığı neşesini kaybetmiş bir toplumun en az yarısını güldürmeyi başarmak da büyük bir başarı.

Cem Yılmaz’ın eski tadını kekremsi bulan benim gibiler için bu yakaladığı yeni ve olgun tat çok daha lezzetli.

Bu tada alışsak iyi olur, çünkü Cem Yılmaz’ın eski tadı artık tarihe karıştı.