• 4.01.2020 00:00

  Karaköy’de sıkı önlemler altında açılan bir resim sergisini görmek için evden çıktım. Korona günlerinde zorunluluk olmadıkça, evimin olduğu mahalleden çıkmamaya, özellikle de toplu taşım araçlarını kullanmamaya çalışıyorum birçok yurttaş gibi. Bu kez zorunlu olarak metroya bindim ama iş saatlerini tercih etmediğimden kalabalık değildi. Herkes maskeli ve özenli görünüyordu ki aksi ne mümkün. Her üç dakikada bir anons yapılıyor: “İl umumi hıfzısıhha meclisinin aldığı karar gereğince, istasyonlarda ve vagonlarda ağız ve burnu kapatacak şekilde maske kullanımı zorunludur. Uymayanlara idari para cezası uygulanacaktır.” 

Sonra vapurla çok sevdiğim yerlerden biri olan Beşiktaş’a geçtim. Vapurda da üst kattaki açık alanda havadar ve güneşli bir yolculuk için şükranla doldum. Yine herkes maskeli ve mesafeliydi doğrusu. Karaköy Rıhtımına kadar denizi görerek martıların sesini duyarak yürürken bu kez, 1990’da can şehrim Ankara’dan ilham dolu İstanbul’a taşınmakla iyi yaptığımızı düşündüm. Rıhtımdan sonra kıyıdan ilerleyemedim doğrusu, deniz üç adam boyu sıkı paravanlarla kapandı birden. Rıhtımdan Mimar Sinan Üniversitesine kadar hayatım da karardı sanki. 1200 metre boyunca sımsıkı kapalı paravanlar denizle ilişkimi kesivermişti. Doldurulmuş deniz de dahil Karaköy kıyı şeridinde yıllardır tartışılan devasa inşaatlar silsilesi başlamış ve sanırım özgürce yürüyüşümüze ebediyen kapanmıştı sahil. Salı Pazarı Kurvaziyer Limanı(Galataport) bittiğinde İstanbul’un orta halli ve yoksul insanlarına bir sahil daha mı kapanacaktı? Paravanın önünde bırakılmış daracık yolda caddeye düşmeden yürümeye çalışırken beni şehrimden sahilimden ayıran paravan üzerinde açılmış Ara Güler Fotoğrafları 1957 Arşivi sergisi tuhaf geldi. Tamamen ticari ve turistik amaçlarla kıyının halka kapatıldığını söyleyenler haklı mıydı yoksa? İnsaniyetle dolu Güler’in müstesna kıyı deniz ve halk fotoğraflarının betonları perdeleyen paravanların üzerinde kullanılmasına izin vereceğini düşünmüşler demek ki. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu hangi gerekçeyle depremi bekleyen şehirdeki bu yapılaşmaya sessiz kaldı, Kıyı Kanunu nasıl izin verdi. Bir zamanlar kentsel sit alanı ilan edilen Karaköy’deki yıkımlar nasıl normalleşti de bu kadar yoğun ruhsuz ve dip dibe binaların kıyıya yılmasının önü açıldı?  

Yürüyüşüm azap oldu. Tophane Kasrı’nın bahçesindeki kedilerle vakit geçirdim biraz. Tahtaların arasından bir iki resim çekmek istediğimde inşaatta çalışan ustalar ve görevliler rahatsız oldular ve burada ne inşa edildiğini sorduğumda memlekete güzel bir liman yapıldığını söylediler gurur duymamı ima eden bir üslupla. Elbette lüks otel, pahalı restoranlar, yaşam alanları, ticari alanlar yapılıyor diyemezlerdi. Zaten proje övülürken yılda 1.5 milyon kruvaziyer gemi yolcusunun ağırlanacağı özellikle belirtiliyor. Bu liman neden şehrin kalbine yapılıyor ve yolcuların başka yerleri görmesine bile imkan tanınmıyor. Her tarafı kıyı olan istanbul’da Karaköy, halkın yüzüne kapatılan ne ilk ne de son sahil olacak.

Salgının yanında depremlerle sarsılıyoruz, fay hattının üzerinde bir ülkemiz, büyük depremi bekleyen Marmara’mız var. Buna rağmen nasıl oluyor da sahiller bile misal Zeytinburnu ve Karaköy, görünce depresyona girdiğimiz, içimizden ağlamak gelen yapılarla dolduruluyor? Bu şehir sermayenin ve zenginlerin sonu gelmez arzularını daha ne kadar karşılayabilir?       

Paravanlarda devasa afişlerle Deniz Senin Şehir Senin yazılı. Böylesi kentsel dönüşüm şehrimizde sosyal tabakalaşmayı derinleştiriyor, Bauman’ın Iskarta Hayatlar’da anlattığı, yeterince tüketecek gücü olmayan “gereksiz insanlar” ayıklanıp kenara atılıyor. Bu noktada Üsküdar’dan Beykoz’a kadar da yürürken denizi göremiyoruz biz faniler. Çünkü yalılar dizili ve aradaki denize inen kamu yolları da burada yaşayanların rahatı ve güvenliği için kapatılmış durumda.    

Galataport nredeyse sahildeki Kılıç Ali Paşa ve Nusretiye gibi eşsiz camilerin duvarına gelip dayanmış. Denizle ilişkilerini yaralamış. İnsan fikri ve önceliği gidiyor bu şehirden para ve beton hepimizin üzerine bir örtü çekiyor.   

Anayasa’nın 43. Maddesi “Deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelik kamu yararının” der. Proje kapsamında ise kamuya açık olması gereken alan, özel kullanıma açılarak yapılaşmaya maruz kalıyor. 

Bölgenin insan ve yaşam odaklı değil, sermaye odaklı dönüşeceği, sosyal dokunun rant uğruna bozulacağı, insan deniz ilişkisinin zedeleneceği kaygılarına katılmamak mümkün mü?   

Hüznümü dağıtmak için Fındıklı otobüs durağında bir avuç kalmış sahilde çay içip hep yaralı bereli İstanbul’u düşündüm. Bahtın kararmasın sana hiç kimse daha fazla yüklenmesin ey şehir.