• 12.06.2017 00:00
  • (1735)

 Dünyada otuz civarında monarşi var üstelik bunların bir kısmı demokratik, Birleşik Krallık gibi. Ortadoğu’da ise toplam yedi monarşi var. Üstelik hiçbirisi demokratik değil. Dahası da var, bu yedi monarşinin dördü mutlak monarşi. Dünyada ise sadece yedi tane mutlak monarşi kalmış durumda.

Bugün aralarına kara kedi girmiş görünen Suudi Arabistan ve Katar, dünyada sadece yedi adet kalmış mutlak monarşilerin iki arkaik örneği.

Ortadoğu’daki monarşilerin genel özelliği keyfi bir seçkin yönetimine sahip olmalarıdır. Yönetici seçkinlerin saadet zincirine petrol gelirlerine direkt el koyan aileler dahildir. Ardından birinci sınıf sayılan ülke vatandaşları gelir. Bunlar siyasal karar mekanizmalarından dışlanırlar ama petrol gelirlerinden ciddi olarak faydalanırlar.

Son grup ise en geniş ve en yoksul kesimdir. Vatandaşlık hakları yoktur. Hizmet sektöründen fabrikalara kadar çalışan sınıfı oluştururlar. Giderek sayıları artan bu sınıfın çoğunluğu, yurt dışından gelmiştir. Para karşılığı hürriyetlerini teslim etmişlerdir. Çocukları bu ülkelerde doğmuş, ama sisteme entegre edilmek istenmemektedirler. İleride bu ülkelerde buradan kaynaklanan sosyal patlamalar yaşanabileceği öngörülebilir.

Kısacası halkın siyaset üzerinde hiçbir denetim etkisi olmadığı için, yönetici seçkinlerin kirli kapaklı küresel ilişkiler kurmaları kaçınılmazdır. Siyasi seçkinlerin olanca servetlerine rağmen, dehşetli bir zafiyetleri vardır: Güvenlik. Bu nedenle, ABD’yle eşitsiz bir bağımlılık ilişkisi kurmuşlardır.

Bu öylesine bir bağımlılıktır ki, Mısır’da Müslüman Kardeşlerin iktidara gelmesinden, Suudi Arabistan rejimi rahatsız olur.

İran 1979 İslam Devrimi’nden sonra, bu devlet ABD’nin bölge jandarmalığını terk edince en büyük tepki Suudilerden gelmiştir. Suudilerin İran’a tepkisi, Şii-Sünni gerilimine indirgenemeyecek dinamiklere sahiptir.

ABD’nin ve İsrail’in bir zamanlar bölgedeki en dişli rakipleriyse resmi olarak kendilerini “Cumhuriyet” olarak tanımlayan rejimlerdi: Mısır, Irak, Suriye, Cezayir, Tunus ve kendisini İslami cemaat ve cumhuriyet arası bir kavram olan “cemahiriye” olarak tanımlayan Libya.

Mısır, 1955-70 arası Nasır’ın liderliği döneminde ABD’ye kök söktürdü. FKÖ’yü kurdurdu ve destek verdi. Tunus ve Cezayir bağımsızlığına destek verdi. Yemen’de cumhuriyetçilere destek için asker gönderdi. İsrail’le savaştı. Ama hırsları kapasitesinden daha büyüktü ve çok çabuk tükendi.

Enver Sedat. Mısır’ı ABD yörüngesine oturttu. Mübarek (1980-2011) de bu bağımlılığı sürdürdü. Mursi, statükoyu değiştirme anlamında karışık sinyaller verdi ve devrildi. Şimdi General Sisi (2013-?) Mısır’ı tekrar ABD yörüngesine oturttu.

Irak zaten megaloman lideri Saddam yüzünden, ABD’nin iteklemesiyle kendisini İran savaşıyla tüketti (1980-89). II. Körfez Savaşı’nın (2003) ardından Saddam da tasfiye edilince, ABD ve İsrail bir rakiplerinden daha kurtulmuş oldu.

Arap Baharı’ndan çok önce ABD’ye karşı teslim bayrağını çeken Kaddafi de, devrilip denklemden tamamen çıkacaktı.

Tunus ve Cezayir, çoktan reel siyasete yönelmiş, ABD ile dertlerini çözmüşlerdi.

Suriye’nin durumu malum. Demek ki yaşanan, bölgedeki statükoyla ters düşen ülkelerin tek tek tasfiye edilmeleridir.

Bölgede bugün ABD-İsrail-Suudi eksenli statükoya meydan okuyacak bir devlet var mı? Katar mı dediniz? Elbette hayır. Bu ülke iki tırmıkla hizaya getirilir, getirilecek de zaten.

Rusya’nın desteklediği İran, Esad, Hizbullah gibi aktörlerin bir alternatif olma şansları var mı? Hayır, sadece kendilerini muhafaza edebilirler, ötesine geçemezler. Bölgedeki Sünni çoğunlukla bağ kurmaları mümkün değil çünkü.

Sünni fanatizmi tarafından çevrelendiğini düşünen İran yönetici elitlerinin önünde iki seçenek var: Birinci seçenek, şahinleşip kendilerine ve çevrelerine yıkım getirecek gerilimlere kapılmak. Tuzağa düşmek yani.

Neden tuzağa düşmek? Çünkü yukarıda ABD-İsrail-Suudi statükosunun önündeki tüm engellerin tek tek temizlendiklerini, saf değiştirdiklerini veya oyundan kendilerinin düştüklerini anlattık. Bir tek İran kalmış durumda bir de ne yaptığı anlaşılamayan Türkiye. Türkiye konusu ayrı bir yazıyı hak edecek genişlikte…

İran bölgesel gerilimlerin içine yuvarlanırsa ne kendisi ne de bölge iflah olmaz. Çok sert direnç gösterir ve bölgedeki Şiileri de harekete geçirir.

İkinci seçenek, İran’da Reformcuların önünü açıp, Batı’ya doğru bir nebze eksen kayması yaşayarak dışarıdaki gerilimlere perde çekmesi ve içeriye odaklanmasıdır. Bu o kadar kolay değil zira içeride kıyasıya bir iktidar kavgası var.

İran’ın ABD’den ziyade Avrupa’ya bir nebze yakınlaşması ve bölgesel çatışmalardan uzak durması, Türkiye için de çok olumlu bir politikadır. Türkiye’nin bu yönde aktif çaba harcaması son derece olumlu olur.

Bölgedeki statükoya meydan okuyacak bir başka süreç de Arap Baharı’yla bölgede İhvan benzeri yapıların kendi tarihsel anlarının geldiğine inanmalarıydı. Mursi liderliği, Erdoğan, Tunus’ta Ennahda derken, yeni bir pan-İslamizm dalgasının doğmak üzere olduğuna inandılar.

Bu türden bir dalganın, ABD-İsrail-Suudi ittifakı için tehdit oluşturduğunu teslim etmeliyiz. En azından ideolojik harareti sönümlenip reel politik zemine çekilmeleri başarılarına kadar. Ama ABD, belki de İsrail ve Suudilerin de baskılarıyla, bu konuda sabır göstermeyip, Mursi’nin harcanmasına destek verdi.

Belki de ABD’nin çıkarı, Mursi’ye bir şans verilmesindeydi. Onun yerine 21. Yüzyılda giderek daha çok sırıtan sömürgeci zihniyetin devamı olan bir ittifaka demirlemeye karar verdi.

Müslüman Kardeşler gibi oluşumların tasfiyelerini kolaylaştıran bir başka etken de demokrasi, insan hakları ve çoğulculuk eksenli bir proje geliştirememeleridir. Böyle yapabilselerdi, o zaman ABD-İsrail-Suudi ittifakının en korktuğu panzehiri, yani sahici bir demokratikleşmeyi tetiklemiş olacaklardı. Kendileri demokrasiyle uyumlanamadıkları zaman da seçmenlerce tasfiye edilebileceklerdi. Bunun yerine İslamcılar kendilerini mutlak ve doğal iktidar gibi görmeye başladılar. Tıpkı Ak Parti gibi…

Üstelik Arap Baharı, böyle bir tarihsel ana özlemin işaret fişeğini de çakmış oldu. Bu fırsat, sadece bölgedeki kirli ittifaklar yüzünden heba edilmedi, hem seküler seçkinlerin hem de İslamcıların demokratik zihniyetten uzak olmaları da bunda etkili oldu.

Sahici bir demokratikleşme, yöneticilerin kirli ittifaklara rahatlıkla dahil olabildikleri puslu havayı dağıtabilecek yek seçenektir. Bölge devletleri toplumlarından, dünyadan koptukça kendilerini daha da anakronikleştirmektedirler. Oyuna halkların tekrar dahil olmaları, oyunu değiştirebilecek yegane yoldur…