• 10.08.2017 00:00
  • (1908)

 Bir süredir seküler kesimlerin endişelerini tahrik eden bazı adımlar atılıyor. Müftülere nikah izni vermek, bazı İslami gruplara milli eğitimde daha fazla alan açmak gibi…

İlginç olan bazı İslamcıların tüm bu adımlardan aldıkları özgüven duygusuyla hemen kadınları, özellikle de başörtülü kadınları hedef haline getirmeleri.

Daha şimdiden kadın meselesinin tutucu-pederşahi İslamcılık için en büyük mesele olduğunu söyleyebiliriz.

Burada oluşan gerilimleri hürriyetçi bir bakış açısıyla çok yakından izlemeliyiz. Bu da başka bir yazının konusu olsun…

Yakın dönem siyasetimizi dikkatle izleyen birisi bu adımları tahmin edebilirdi. Benzer adımların atılmaya devam edileceğini öngörmek de çok zor değil.

Nedeni çok basit.

Aslında 7 Haziran’da başlayan, 1 Kasım’da öngörülemeyen koşullar nedeniyle kesintiye uğrayan ama 16 Nisan referandumu ve Adalet yürüyüşünde devamlılık gösteren yeni bir siyaset yapma anlayışı ortaya çıkıyor.

Bu siyaset anlayışı hayat tarzı siyaseti yapmıyor. Bizleri farklılaştıran unsurlardan ziyade ortaklaştıran kaygı ve umutlarımızı öne çıkarıyor.

Adalet yürüyüşünde en birleştirici ve yetkin kıvamına ulaşan bu anlayışın gerçek ve olumlu anlamda siyaset yaptığını söyleyebiliriz.

Etnik veya dini kimliklere sıkışan, salt bunlara aidiyetten oy devşirmeye kilitli ‘siyaset’ birleştirici değil, bölücü ve kutuplaştırıcıdır.

Oysa Adalet yürüyüşü, kimliklere rağmen ortaklaşmayı işaret eden birleştirici doğasıyla gerçek siyasetin nasıl olması gerektiğini bizlere hatırlattı.

Bazılarının uykusunu kaçıran da bu olmalı.

Gönül isterdi ki metal yorgunu iktidar, bu süreçten ders alarak el arttırsın ve partilerini kurduklarında akıllarına gelen ‘adalet’ ihtiyacının bugün daha da katmerlendiğini görebilsin.

Ama maalesef buna dair hiçbir işaret yok.

Tam tersi, Eski Türkiye’nin kimlikçi ‘siyaset’ anlayışını devreye sokarak seküler kesimi ‘laikçi’ hassasiyetlere itmeyi amaçlıyorlar.

Seküler kesimin endişelerini gayet iyi anlıyorum. İnandıkları, bildikleri her şey tahrip ediliyor.

Buna rağmen sekülerlerin büyük çoğunluğunun halen sağduyusunu koruduğunu, artık diğer ‘mahalleleri’ ikna etmeden Türkiye’yi düzlüğe çıkaramayacaklarını gördüklerini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bu kesim 16 Nisan referandum sürecinde kendi sınırlarını maharetle aşmıştır. Dahası son dönemde darbeciliğe hiçbir şekilde bulaşmama, tamamen dışında kalma onuru da onlarındır.

Buna rağmen laikçi denilebilecek, yer yer İslamofobik bir dile kayan tutumlar sergileyenler de vardır. Son günlerde onları laikçi tutumlara iterek toplumun diğer kesimlerinden ayrıştırmak isteyenlerin tuzağına çok kolayca düşenler olduğunu gördük.

Peki ne yapmalı?

Neyi talep edersek toplumun tamamı için talep etmeliyiz. Salt kendimiz için değil.

Bir kesimin özgürlüklerinin artmasının diğer kesimlerin hayat alanını daralttığı formüllerden uzak durmalıyız.

Sözgelimi eğitimin devlet eliyle İslamizasyonundan haklı olarak kaygı mı duyuyoruz, eğitimin tüm toplum kesimleri için nasıl mükemmelleştirilebileceğine dair projeler önermeliyiz.

Mütedeyyin kesimler içinde de, devlet eliyle hürriyetsiz İslamcılığın dayatılmasına, üstelik kalitesiz bir eğitim anlayışıyla dayatılmasına dair rahatsızlıklar var.

Bu toplum daha iyi yaşamak istiyor. Bunun yolu önce ‘iktisadi büyüme, sonra demokrasi’ anlayışından geçmiyor.

Bu ülkede önce hürriyet, daha sonra iktisadi kalkınma ve refah mümkündür. Bizim otoriter yoldan kalkınacağımız hayalini görenler yanılıyorlar.

Bunu topluma anlatmanın yollarını bulmalıyız: Hürriyetlerimizi kırpan siyaset, ekonomik gelişmenin, barışın, istikrarın ve refahın en büyük engelidir.

Bugün siyaset, ekonominin takozu haline gelmiştir.

Bu baraj kapaklarını açacak olan ise, herkes için adalet, herkes için hürriyet diyebilenlerdir.

Bunları anlatabildiğimiz ölçüde ‘gerçek siyaset’ yapmaya devam eder, hayat tarzı istismarcılarının eski Türkiye’sini aşacak yan yana gelişleri mümkün kılabiliriz…