• 4.06.2020 00:00
  • (769)

 Birkaç gün önce İsrail medyasında yer alan bir haber, bu yazının yazılmasını gerektirmiştir. Habere göre; İsrail, BAE, Suudi Arabistan ve Ürdün arasında Kudüs’ün geleceği konusunda yeni görüşmeler başlatılmıştır. Son yıllarda ortaya çıkan durum ve özellikle Muhammed b. Selman’ın başını çektiği İsrail ile Körfez ülkelerinin ilişkilerinin normalleştirilmesi siyaseti dikkate alındığında, bu haberin bir değeri yoktur. Ama aynı süreçte, meşruiyeti tartışmalı İsrail hükümetinin Trump’tan aldığı destek ile Batı Şeria’yı ilhak teşebbüsleri bu haberi anlamlı kılmaktadır. Zira Büyük İsrail’e giden yolda öncelikle Filistin’in zihinlerden silinmesi gerekmektedir. Bunu İsrail tek başına yapamayacağından ortaklara ihtiyacı vardır. Bu yüzden İsrail, asıl hedefi için yanına ortaklar alıp Kudüs’ü perde yapmaktadır.

Kudüs’ün İsrail’in sözde başkenti ilan edilmesinden sonra Türkiye’nin aldığı inisiyatif, yukarıdaki amaca hizmet edenleri rahatsız etmiştir. Bu ülkeler kendi kamuoylarını kandırmak için her fırsatta, Türkiye’nin Filistin ve Kudüs politikalarını eleştirmektedirler. Bazı müptezellere medyada yaptırılan programlar ve sosyal medya sinekleriyle verilen mesajlarda; Türkiye’nin samimi olmadığı ve Filistin meselesini istismar ettiği ileri sürülmektedir. Böylece Türkiye’yi Kudüs meselesinden uzaklaştırıp, İsrail’in amaçlarına hizmet etmektedirler.

Yüz yıldır gündemde olan Kudüs meselesi bir taraftan bütün Müslümanların acısı ve ıstırabı iken diğer taraftan, tarihi Yahudi-Hristiyan çatışmasının en temel meselesidir. Hatta bu ikinci boyut Müslümanların Kudüs meselesinde siyaset geliştirmelerini, strateji üretmelerini geciktirmiştir. Bunun en önemli delili de Kudüs üzerindeki çalışmaların büyük çoğunluğunun Hristiyan ve Yahudiler tarafından yapılmış olmasıdır. Daha önceki bazı yazılarımda değindiğim araştırmalardaki sayısal fazlalık, Müslüman dünyasında üretilenler ile mukayese edilmeye bile imkan vermemektedir. Orta-Asya ve Uzak-Doğu Müslümanlarının neredeyse hiç gündemine girmeyen Kudüs, bazı Arap ülkelerinin üniversitelerinde de yasaklı konulardan birisidir.

Bu bağlamda son yıllarda, Türkiye’de yapılan araştırmalarda -asla tatmin etmeyen- bir artış olmuştur. Kudüs tarihinin ana kaynakları ama özellikle 400 yıllık Osmanlı döneminin bütün kaynakları Türkiye’de olmasına rağmen, araştırmalarımızın sınırlı olması elbette sorgulanması gereken bir husustur. Ancak eskiye göre daha nitelikli eserlerin ortaya çıkması da bir teselli kaynağıdır. Nitekim 2017’den itibaren üniversitelerde yapılan araştırmalarda hem sayı ve hem de nitelik bakımından kayda değer bir artış olmuştur.

Bu çalışmalardan biri de Kastamonu Üniversitesi öğretim üyelerinden Alaattin Dolu tarafından doktora tezi olarak hazırlanan ve Şubat 2020’de basılan Osmanlı Kudüs’ü: Kent Kimliği, Nüfuz ve Meşruiyet (Küre Yayınları) başlıklı kitabıdır. Dolu, tamamen arşivlere ve özgün kaynaklara dayalı çalışmasında; Osmanlı Kudüs’ünün 1703-1789 yıllarına odaklanarak birçok yeni tespitlerde bulunmuştur. Dört bölümden oluşan araştırmasıyla Dolu, bizi bu dönemi sadece Yahudi ve Hristiyan araştırmacılardan okumaktan kurtarmıştır. Zira, Türkiye’de yapılan bir başka çalışma ile bazı Filistinlilerin yerel çalışmaları dışında, İslam dünyasında bu dönemi ele alan ciddi bir araştırma bulunmamaktadır. Bu açıdan daha şimdiden önemli bir boşluğu doldurmaya aday olan bu kitap, öncelikle Arapça ve diğer dillerde de yayımlanmayı hak etmektedir.

Bu kitap, dolaylı olarak, Türkiye’nin Kudüs meselesini hangi anlayıştan miras aldığını da ortaya koymaktadır. Asırların birikiminin sadece bir kesitini, üstelik sorunlu bir kesitini ustalıkla anlatan yazar; Kudüs’te formül arayanlara da birçok tarihi örnekler sunmaktadır. Kitapta sadece olumlu hadiseleri gösteren seçmeler yapılmamış, tam aksine bir Osmanlı kenti olarak yaşanan her şeye ayna tutularak ne derece bilimsel ve gerçekçi olduğu da ortaya konulmuştur. Mekân, toplumsal yapı, siyaset, ekonomi ve hukukuyla Osmanlı Kudüs’üne tutulan ayna; esasında bugünkü birçok probleme ve çözümüne de ışık tutmaktadır.

Bugün Müslümanlara yasaklı hale getirilen Kudüs şehrini kitaptan iki alıntı ile hatırlatalım.

“Gayrimüslimler kendi inançları doğrultusunda ibadetlerini yapma hürriyetine sahipti; aynı zamanda istedikleri mezhebe göre davranabiliyorlardı. Gayrimüslimlerin arasında büyük sorunlara neden olan, birbirlerinin mensuplarını ayartma girişimleri, özellikle Rum köylüleri üzerinde etkili olmuştur (s. 255).”

Ortodokslar ile Katolik çekişmesini anlatan bu alıntıdan başka; Yahudilerin gece kandil yakarak yüksek sesle Tevrat okumalarının bazı Hristiyan ve Müslümanları rahatsız etmeleri konusunda da Alaattin Dolu şu tespitlerde bulunmuştur:

“Yahudi mahallelerinde gerçekleştirdikleri bu dua seremonileri ehl-i örfü rahatsız etmiş, Yahudiler de onların tacizlerini engellemek için divana gitmişti. Zimmî, statüsü kapsamındaki gayrimüslimlerin din hürriyetini engelleyen bu bireysel girişimler, padişah nezdinde de kabul görmemiş ve ehl-i örfün zulmünün engellenmesi için Kudüs kadısının meseleye çözüm getirmesi istenmişti (s. 255-256).”

Fazla söze hacet yoktur. Gerisi kitap okununca anlaşılacaktır. Türkiye’yi Kudüs’ten uzak tutmak isteyenler işte bu mirastan korkanlardır.