• 18.04.2020 00:00
  • (975)

  Corona pandemisinden öncesi insanlık, tarihi boyunca benzeri 13 ölümcül salgınla tanışmış. Uzak geçmişte veba ve benzeri pandemiler öne çıkarken yakın geçmişte ağırlıkla grip ve benzeri bulaşıcılar (Influenca) şeklinde kendisini gösteriyor. Aşağıdaki makalemizde belli başlı sınırötesi salgınların, yani pandemilerin tarihçesini ekonomik ilişkiler içinde ele almaya çalışacağız.


Veba..

1347-1353 arasında Avrupa'da yaygınlaşan veba salgınında 25 milyondan fazla insan ölmüştü. Bu sayı Avrupa'nın nüfusunun üçte birine denk geliyordu. Fransa, İtalya ve kimi ülkelerde nüfusun neredeyse yarısı bu salgına kurban gitmişti. [Büyük bir ihtimalle fare piresinden bulaşan bu pandeminin faturası o dönemde Yahudiler’e kesilmiş, bu, onların sistematik bir şekilde ortadan kaldırılmasının bahenesi olmuştu.] Ancak yaşam savaşını kazananlar, hayatta kalanlar, kıtanın bu nüfus azalmasından faydalananları oldu. Şimdi kişi başına daha fazla toprak ve yiyecek düşüyordu. Zenginler daha fazla lükse sahip oluyorlar, bu ise ekonomik gelişme yolunu açan faktörlerden biri haline geliyordu.

Veba nedeniyle oluşan nüfus azalması, daha fazla doğum oranı ile dengelenemeyecek kadar ileri boyutta idi. Ölümlerden dolayı işgücü azalmış ve bu nedenle pahalı hale gelmişti. Bu durum İngiltere'de 1349 yılında kralın dünyanın ilk modern iş yasasını (Ordinance of Labors) çıkarmasına neden oldu. Bu yasa ile kadın-erkek kim olursa olsun 60 yaşına kadar çalışmaya mecbur edildiler. İnsanların pandemiden önce aldıkları ücret garanti altına alındı. Zenaatçıların aşırı fiyat talepleri cezai yaptırıma tabi oldu. Pandeminin sonuçlarından biri de sadece loncalarda, manifaktürlerde değil, aynı zamanda tarımda da belli bir ekonomik refahın oluşması idi. Burada da azalan nüfus, geride kalan sağlıklı ama topraksız fakir kesimlere besin maddeleri üretmeleri için toprak sahibi olabilmelerinin yolunu açtı. İngiltere, veba pandemisi sonunda serfliği kaldıran Avrupa'da ilk ülke oldu.

Birkaç nesil boyunca kıtada işgücü altın çağını yaşadı. Yüksek ücret sadece yaşamı idame  ettirmeyi değil, birçok insanın daha lüks olan ürünlere sahip olabilmesini de sağlıyordu. Lüks ürünler şehirlerde üretildiği için şehirleşme de bu nedenle artıyor, bu da dolanımdaki para miktarı yükseltiyor [yani ''para ucuzluyor''] ve vergi gelirlerinin artmasına neden oluyordu. Söz konusu lüks tüketimi, kimi araştırmacıların düşüncesine göre Ortaçağ’dan çıkışın, rönesansın doğuşunun şartlarını oluşturdu. Ancak yüksek ücretler, bir yanı ile de o dönemde yaşayan insanların iyi yaşadığı anlamına gelmiyordu. Gerçekte prensler ve krallar, artan vergi gelirlerini daha fazla savaş için kullanıyorlardı. Şehirler büyüdü, ama şehirlerde yaşam aşırı sağlıksızdı.

Öte yandan yüksek ücretler, dönemin fabrikatörlerinin yeni buluşlara ilgi göstermesini, böylelikle mesela tekstilde dokuma tezgahı ve matbaalarda yeni baskı aletinin icat edilip uygulanmasının yolunu açtı. Özellikle İngiltere'de yüksek olan ücretler, burada buluşların ve bunların endüstriye uygulanması sürecinin dinamiğini hızlandırdı. Öyle ki, 18. Yüzyıl'a gelindiğinde dünyadaki en yüksek ücretler İngiltere'de idi. Bu ise ülkenin uluslararası rekabetteki konumunu zayıflatıyordu. İş gücü „pahalı“ olduğu için, onun yerine makina kullanımı ekonomik açıdan daha anlamlı hale gelmişti. Dünya ekonomi tarihinde ilk endüstriyel devrim, İngiltere'de bu tarihsel koşullarda ortaya çıktı.


Kolera..
1830 yılında Hindistan'da ortaya çıkan ve ticaret yolları ile Rusya, Amerika, Orta veBatı Avrupa'ya yayılan ve 30 yıl boyunca tüm Avrupa'yı dolaşan Kolera salgını, bugünkü gibi bir  global bir krize neden olmuş, sadece Almanya'da 500 bin kişinin ölmesiyle sonuçlanmıştı. Buradan dönemin Almanya'sının çıkardığı dersler, kanalizasyonların yeniden düzenlenmesi, bunun içme suyu ile temasının titizlikle önlenmesi, dışkı kuyularının izole edilmesi şeklinde oldu. Özellikle Prusya, hijyen sorununun farkına vardı ve bununla ilgili bir kurumlaşmaya gitti. Bugün Almanya'da her yerde korkusuzca musluktan su içebilmenin tarihsel arka planı budur.

İspanyol Gribi..

1918'de baş gösteren, yarım milyar insana bulaşıp yaklaşık 50 milyon (kimilerine göre 100 milyon) insanın ölümüne sebep olan İspanyol Gribi'nden öğrenilecek şeylerin başında ise "Social Distancing" geliyor. Zamanın günlük bir amerikan gazetesine göre Philadelphia'da şehir yönetiminin, insanların hareket alanlarını kısıtlamaya, salgının ortaya çıkmasından 16 gün sonra başlamasının fiyatı oldukça yüksek olmuştu. Buradaki ölüm oranı, daha erken hareket edip hemen 2 gün sonra Sosyal Mesafe uygulamasına başlayan St. Louis'den 5 katı daha fazla idi!

Her şeye, her türlü özgünlüğüne, her türlü farkına rağmen günümüzle kıyaslamak için elimizde en son ve yakın pandemi olarak İspanyol krizi var. Döneme ekonomik açıdan göz atmak, söz konusu farklılıkları, varsa paralellikleri görmek ve olası sonuçlar çıkarmak açısından faydalı olabilir.

Harvard Üniversitesi iktisad profesörlerinden Robert Barro iki yardımcısı ile birlikte 20 yıl önce hiçbir ekonomistin yapmadığı şeyi yapmış ve pandemilerin ekonomi politiğini ele alarak 100 yıl önceki pandeminin ekonomik sonuçlarından günümüze ilişkin dersler çıkarılıp çıkarılamayacağını araştırmış. Dayandıkları baz, hastalığın yayıldığı 43 ülkede 39 milyon can aldığı, bunun ise ilgili ülkelerdeki nüfusun %2'sine denk geldiği şeklinde. Ancak araştırmadaki en önemli zorluk, İspanyol krizinin I. Dünya savaşının bitiş dönemine denk gelmesi nedeniyle, hangi rakamların hangi olgudan ileri geldiğinin tespitindeki zorluktur. Ayrıca o dönemin sağlık sistemi ile bugünkü arasındaki farklar birebir kıyaslamayı zorlaştıran faktörlerin başında geliyor. I. Dünya savaşından hemen sonra ortaya çıkan gribin piyasalara çökmesinin de bugünkü gibi o kadar hızlı olmaması, her iki pandemi arasında kıyaslama yapmak için ortak payda oluşturmayı zorlaştıran diğer bir neden..

Tüm bu kifayetsizliklere rağmen varılan sonuçlar, bugün ile kıyaslama açısından yine de ilginç: İspanyol gribi krizi, incelemeye söz konusu olan ülkelerde Gayrisafi Yurtiçi Hasıla'nın %6, tüketimin ise %8 azalmasına neden oluyor. Finansal piyasalarda sadece hisse senetlerindeki reel rantların değil, aynı zamanda devlet tahvillerinin reel rantlarının da düştüğü gözlemleniyor.

Amerikan Merkez Bankası FED'in bu yılın Mart ayında yaptırdığı  Longer-Run Economic Consequences of Pandemics adlı, geçmişdeki 12 pandemi üzerine yapılmış olan araştırmada, genel olarak salgınların ardından oluşan ekonomik krizin makroekonomik etkilerinin 40 yıla kadar sürebileceği, bu dönemde kapital rantlarının düşen bir trend göstereceği, faizlerin düşmesi şartlarında yatırımların ve tasarrufların azalacağı (burası biraz çelişkili), -bununla birlikte geçmiş pandemi krizlerinde olduğu gibi- işgücünün azalması nedeniyle, işsizliğin artma trendine rağmen ücretlerin, kalifiye elemanlara artan talep nedeniyle yükselebileceği tespitleri yapılıyor.

Burada özellikle ücretler üzerine yapılan tespitler, günümüze ilişkin olarak Corono salgınından ölen kişilerin genellikle yaşlı, emekli nüfus olması gerçeği temelinde oldukça tartışmalı. Ayrıca tüm bu gelişmelerden, endüstri toplumlarında da tıpkı Ortaçağ’da veba salgınında sonra olduğu gibi nüfus azalmasının uzun vadede büyüme efektini beraberinde getireceği sonucu çıkarılamaz. Çünkü, birinci olarak böylesi çıkarım mekanik, aradaki zaman içinde toplumlardaki yapısal değişimleri göz önüne almayan tarihsellik dışı (ahistorical) bir yaklaşım. İkincisi, metaların makinalar yardımı ile fabrikalarda üretilmesinin yaygınlaşması oranında, gerçek ücretler açısından, gıda maddeleri üretimi için ne kadar toprak olması gerektiği  konusu önemsizleşiyor.

Üzerinde çok tartışılan diğer bir araştırma da M. Eichenbaum, S. Rebeleo ve M. Trabandt'ın ABD'de Corona krizinin ekonomik sonuçlarını tarif ve tahmin ettikleri, pandemi araştırmalarının sonuçlarını makro ekonomi ile bağlama denemesine girdikleri çalışmadır:

Epidemi araştırmalarında kullanılan modele göre böylesi bir global salgın ortaya çıktığında aşısı bulunana kadar insanların %60-70'ne virüsün bulaşacağı kabul edilir. Buna göre salgının bulaşacağı insan sayısı ABD'de yaklaşık 215 milyon! Bunun da 2,2 milyonunun, iktidarın salgına karşı hiçbir şey yapmaması şartlarında (pasif politika) salgından hayatını kaybedeceği düşünülüyor. Bu durumda insanlar sanki hiçbir şey yokmuş gibi çalışmaya ve yaşamaya devam ettikleri kabul ediliyor. Bunun sonucunda ekonomide beklenen küçülme, ölümler dolayısıyla nüfusda meydana gelen azalmadan dolayı göreceli küçük bir resesyon sonucunda %0,65 oluyor.

Ancak salgına karşı hemen hemen hiçbir şey yapmamanın (ki benzeri politikayı bugün İsveç uyguluyor) olumsuz bir yan etkisi var: Virüs ölümcül sonuçları ile yayılmaya devam ediyor.*) Bu noktada araştırmayı yapanların tartışmaya getirdikler açılım, iktidarların bugün bir dizi ülkede olduğu gibi salgına karşı aktif olup virüsün yayılmasını önlemek, insanların hayatlarını kurtarmak için tedbirleri uygulamaya koymaları halinde bunun getirebileceği makro ekonomik sonuçlarıdır. Buna göre alınan tedbirler, ekonomiye ilk pasif politika versiyonuna göre kısa vadede daha büyük zarar veriyor. Son tahlilde araştırmacıların vardıkları sonuç, en optimal politikanın, epideminin yaygınlaşması durumunda yaşam ve ekonomik alanların kısıtlanması, salgının yayılma hızının düşmesi durumunda ise kısıtlamaları gevşetmek olduğu şeklinde ortaya çıkıyor. Salgın konusunda aktif politika, hiçbir şey yapmamayı tercih eden pasif politikadan belli ki daha iyi! Aktif politika, yaşamın ve ekonominin uzun vadeli olarak sürekli kısıtlama politikasından da daha  iyi! Söz konusu optimal politika modeline göre makro ekonomik tüketim, daha büyük ve kalıcı bir resesyon sonucunda %9,3 azalıyor ama bu, daha az hasta ve ölüm oranlarını beraberinde getiriyor. Yapılan simülasyonlara göre optimal aktif politika ile ölü sayısı 2,2 milyondan (pasif politika) 1,7 milyona düşüyor.

Böylesi hesaplamalarda ortaya çıkan sayılara tabii ki titizlikle yaklaşmak gerekiyor. Kullanılan modellerin daha da geliştirilebileceği de aşikar. Örneğin ortaya konan modelde resesyon sonucu oluşacak olası iflasların maliyeti ya da tedarik zincirlerinin kesintiye uğramasının sonuçları yok. Ama tüm bunlara rağmen bu konuda yapılmış bir başlangıç var. Sık sık yapıldığı üzere soyut tahminler üretmek yerine bu noktadan devam edebilir, eksikler tamamlanabilir.

Bugün, bir pandemi sırasında artık açık bir seçimin yapıldığını biliyoruz: Ya toplum, salgını önlemek için kısa vadeli ekonomik zararları kabul edecek; ya da tersi durumunda bunu gelecekdeki birçok ölümle ödeyecek. Şimdiki pandemiyi tarihdeki diğer salgınlardan ayıran şey, dünyanın önemli bir bölümünün bunun ekonomik fiyatına katlanarak resesyonu kabul etmesi ve bununla sağlık sisteminin çöküşünü önlemesi, insanların hayatını kurtarmasıdır. Birkaç ülkede, özellikle Trump'ın ABD'sinde bu konudaki reaksiyon geç, ama sonunda geldi. İngiltere ''sürü bağışıklığı'' politikasından gecikmeli olarak da olsa çark etti.**) Tüm bunlarla eş zamanlı olarak politikacılar ve merkez bankaları, birkaç hafta öncesine kadar düşünülmeyecek, bilyonlarca dolar ve euro harcamaları ihtiva eden programları gündemlerine aldılar. ( Bu da gelecek başka bir yazının konusu olsun!)
 

Bitiriken..

Yakın geçmişte olan pandemilerin diğer bir kazananı da dolaylı olarak dönemin ulus devletleri olduğu söylenebilir. 19. Yüzyıl'da pandemi ve epidemilerin temizlenmesi kontrol, izleme ve cezalandırma gibi otoriter tedbirlerin, ulus devletlerin legitimasyon gerekçesi olurken, 1920'lerin başlarında Musollini'nin ülkede baş gösteren sıtma salgınının geriletilmesini, kendisinin ve faşizminin hareket edebilme kabiliyetini İtalya içinde ve dışında gösterebilmesinin bahanesi olmuştu.

Şimdi bu tür yaklaşımların günümüzdeki istisnai „gecikmiş“ temsilcisi Macaristan'da Orban oluyor mesela. Ancak belli bir demokrasi geleneğine, kültürüne sahip ülkelerde bu tür insiyatiflerin başarı şansı son tahlilde bence az. Orta ve Batı Avrupa ülkelerinde gelebilecekleri yere kadar geldiler. Bu onları buralarda normal şartlarda iktidara taşımadı. Almanya örneğinde görüldüğü gibi düşüş pandemi krizi ile birlikte başladı. Burada gerileme %30 civarında. Şimdilik!

Popülist-dar milliyetçi eğilimler, ilişkilerin olağanüstü globalleştiği bir dönemde, sürece ve değişime ayak uydurmayan statükocu kesimlerin tepkisi olarak ortaya çıkıyor. Süreci geri döndürmenin mümkün olmaması gerçeği temelinde bu gibi eğilimlerin uzun vadede yaşama şansı yok. Bu nedenle burada asıl önemli olan,  günün her tarafa çekilebilir moda deyimi ile „kriz sonrası her şeyin bambaşka olacağı“ kehanetinden çok, krizden ve buna karşı alınan tedbirlerden, „neyin ne şekilde olabilirliği“ temelinde sonuçlar çıkararak geleceğe yönelik ''olması mümkün olan'' eğilimleri somut olarak öngörebilmek ve bunları tüm insanlık yararına etkileyebilmektir. Benim bu konudaki öngörüm, ne şekilde olursa olsun popülizmin rasyonel ekonomik temelinin olmadığı, bu nedenle orta-uzun vadede geleceğinin olmadığı,  insanlığın demokratik geleneklerinin de en nihayetinde ağır basacağı, toplumun ve devletin reorganizasyonunda sosyal devlet kavramının daha dayanışmacı ve etik bir temelde ele alınıp kurumsallaşacağı şeklinde. Bu iyimserliği destekleyen birçok örnek önümüzde duruyor:

Bir Fukujima kazası nükleer santrallerin en militan savunucularına ters yönde adım attırıyorsa, bir „friday for future“ ekolojik hareketleri iktidar adayları yapabiliyorsa tarihsel iyimserlik için hala umut var demektir. Virüsten sonra kimilerinin hayalini kurduğu „tüm kötülüklerin anası kapitalizm“ ortadan kalkar mı, zannetmiyorum. Ama eskisi gibi olmayacağı belli. İşte 21. Yüzyıl Sol'unun işlevi, tarihinden gelen toplumun vicdani olmadaki sorumluluğu burada ortaya çıkıyor: Süreci ileriye taşıyan, onun korrektifi olan bir sol.. Mesela:

Eskiden 3. dünya ülkeleri denirdi az gelişmiş ülkelere. Globalleşme sürecinin bunlara tek faydası, eskinin „Biafra tipi“ „açlık sorunun tarihe karışması şeklinde oldu. Ama hepsi bu. Geride, yarı yolda kaldılar; bu ülkelerle ileri ülkeler arasındaki makas daha da açıldı. Şimdi bu durum dünyanın ekolojik dengesinin bozulması ile daha da vahimleşebilir. Bu ise solun önüne
1. global ısınmaya karşı ekolojik denge için biteviye uğraşma,
2. az gelişmiş ülkelerin global ekonomik sürece entegre edilmesi, bu sürecin söz konusu ülkeler lehine „sosyal adalet“ temelinde yeniden şekillendirilmesi, borçlarının silinmesi için angaje olma
3. sosyal devlet kazanımlarının en militan savunucusu, ilerleticisi ve koruyucusu olması görevini koyuyor. Mesela...


*           ) Bu bugün kimi zaman tartışılan, eski deneyimlerden birebir kopya edilen „Sürü Bağışıklığı“ stratejisinin aşil topuğu, işte bence tam da bu noktadadır. Ben bu noktada bu anlayışın Convid-19 virüsüne birebir uygulanabileceğini düşünmüyorum. Çünkü bu virüs öncekilerinden farklı, yayılması farklı; bence çok daha tehlikeli ve ölümcül. Sorun da burada zaten.

**)      Bu tür anlayışların, sözünü ettiğimiz pasif politikaların bir yanı ile anglo-sakson coğrafyada dayandığı zemin, buralarda tarihsel olarak yaygın olan utilatirizm'dir.Bir şeyden mümkün olduğunca maximal fayda sağlamaya yönelik bir etik düşünce tarzından da ileri gelen bu davranışlar, örneğin ABD'de "herkesin kendi sorunu, sağlık sorunu ile kendisi ilgilenirse, toplumsal olarak maximal fayda sağlanır" şeklinde ifadesini buluyor. Tüm bunlara söz konusu ülkelerde uygulanan ''sosyal'' sistemi, dolayısı ile sağlık sistemini zayıflatıcı ekonomi politikaları da ekleyince buralarda ortaya çıkan göreceli yüksek ölüm oranları anlaşılır oluyor. Çıkış noktası etik olarak "maximal toplumsal fayda" olması, doğal seleksiyon yolu ile (sosyal Darwinizm) bunu sağlama sonucunu değiştirmiyor görüldüğü kadarı ile...